Gazetelerde geçen hafta bir haber vardı; Barbaros da Yunusemre Belediyesi bi dönem önce Manisa Belediyesinin yaptığı yeşil kuşak dediğimiz kaldırım kenarında ki yeşil bantı kaldırıyor.
O bantın yapılmasını çok iyi hatırlıyorum. Cengiz Başkanımızla Barbaros Mahallesini ziyarete gitmiştik kaldırımın genişlemesi için bahçe duvarlarını kaldıralım yeşil bant yapalım aydınlatma lambası, ağaç, çiçek bu yeşil banta dikelim demişti. Vatandaşlar da rıza göstermiş bahçe duvarlarını yıkmışlardı. Yeşil bant; merkezde yapılanların aynısı kaldırım kenarlarında bulunan ağaçların, aydınlatma direklerinin, telekomun, tedaşın panolarını bu bantın içine koyup ağaçlı, gölgeli, yeşil, çiçekli bir yol yapıp insanları yayalaştırmaya özendirmekten kaynaklanmaktadır.
Yunusemre Belediyesi yaraya çare olmak adına koşarak gelmiş ağaçları kesip aydınlatma lambalarını sökmüş. Neden? İki araç park ettiğinde üçüncüsü geçemiyor birbirlerini bekliyor ve kavgalar oluyormuş, Barbaros Muhtarının dediği.
Yeşil bant gitti kavga bitti.
Otopark, demir yığınlarını koyacak yer bulamama sıkıntısı. Barbaros gibi bir mahallede otopark sıkıntısı? Peki bu 4407 sokağı yeşil bantı alelacele kaldırmakla hallettik. Diğer sokaklar güllük gülistanlık mı? Aynı sıkıntılar orada da var hatta o sokaklarda ki kaldırımlar yürünemeyecek darlıkta olmasına rağmen bir araç park ettiğinde ikinci aracın geçmesi ustalık gerektirir geçemez bile.
Barbaros’a otopark: İşte zurnanın zırt dediği yer. Dar sokaklar üç bazıları dört katlı yapılar artan nüfus ve nüfusa paralel olarak artan araç sayısı. Az önce demiştim bu demir yığınlarımız çok kıymetli çocuklara oyun alanı, mahallenin rahat nefes alabilmesi için yeşil alan park, spor alanları ve otopark yapılabilmesi için yeni planlama yapmak lazım. çünkü bu saydıklarımızın başka türlü çözülmesi imkansız. Ama istenmiyor. Bu istemezük nidaları sadece Barbaros da değil, tüm imar ıslah planı yapılmış mahallelerde olduğu gibi sözde planlı gelişmiş merkezde de aynı.
Yolu daralt kaldırımı genişlet, yolu genişlet arabalara park yeri olsun. İndir, bindir, kaldır, oynadığımız yer neresi bir metrelik bir ölçüde bir alanda. Değişen bir şey var mı? Yok. Bu araba, otopark, yürüme yolu, araç yolu, ile ilgili yaptıklarımız. Çocuklar nerede oynuyor? Parklar nerede yapılıyor? Balkonlara çıkıp oturabiliyor muyuz? Bakın balkonlara şimdi yaz da geliyor her birinde karagöz perdesi gibi bezler, balkonun tavanından yere kadar ne o balkona çıkıyoruz, kentin estetiği yok zaten bir de görüntü kirliliği.
Bu işin politikası, benim dediğim olacak tutturması olmaz, bilhassa; seçimler yaklaşıyor oy derdi hiç olmaz. Memlekette seçim bitmiyor ki bir sene önce belediye başkanlığı seçimleri vardı, şimdi genel seçim, her şey normal giderse bi dört sene sonra yine seçim. Biz bugün otursak planın başına dört yılda ancak yaparız zaten. Hop dört yıl sonra yine seçimler geldi.
Bu plan muhabbetlerini tantanalarını bitirelim de, ekonomi, eğitim, iş imkanlarını çoğaltalım. Ticarette sınıf atlayalım herkesin bir işi olsun. Okul alanları yapalım sınıflarda 40-50 talebe devri dünyada geri kalmış ülkelerde var biz bunlara layık mıyız? Kavgadan gürültüden uzak huzurlu yaşamak bizlerin hakkı. Bizi bizden başka kimse düşünmez.
Gelin bir olalım işi kolay kılalım. Huzurlu mutlu yaşayalım.
Nasıl olacak demeyelim bir ucundan başlayalım.
Hocaya sormuşlar, “hocam dünyanın merkezi neresidir?” “Eşeğimin bastığı yerdir” diye cevap vermiş. “Hoca amma da attın ha” denilince “inanmayan varsa ölçsün.”
Manisa da dünyanın merkezi sayılır, sayılır diyorum hoca kadar iddialı olmadığımdan. Neden dünyanın merkezi? Şehzadeler şehri yani Osmanlı padişahlarının çocukken yetiştiği okuduğu hendese medrese ata binmek, ok atmak gibi savaş sanatlarını öğrendikleri yer, yani Manisa cihan padişahlarının yetiştirildiği çağ kapatıp çağ açan Fatih sultan mehmetin, Akdenizin Osmanlı Gölü olduğu bir devirde bu büyüklükte ki imparatorluk topraklarını yöneten Kanuni’nin yetiştiği bir şehir Manisa, bu padişahlara mekteplik yapmış. Dünyanın merkezi Manisa, hala tereddüdü olan varsa hendese medrese tahsili gerekir.
Hoca gökyüzünde kaç yıldız var dediklerinde yine eşeğimin kılları kadar demiş. Hoca çok nüktedan hazır cevap ama eşekten başka bildiği de yok! Ters binmiş, yüz inmiş, kulaklarına tutunup yeri dinlemiş, semerine bakıp çulu yenilemiş, ama illa eşeğim demiş. Eşeği binek olarak kullandığından olsa gerek. Çok kıymetliymiş.
İşte Şehzadeler Şehri Manisa sokaklarında caddelerinde çok yerde kaldırımlarında tespih tanesi gibi dizilmiş arabaların geçid vermediği yollar. Gözümüz gibi baktığımız inci tanesi gibi yollara gerdanlık yaptığımız araçlar da bizim çok kıymetlilerimiz.
Kimsenin işgal edemediği (Allah da göstermesin) Manisa’mızı demir yığını araçlar işgal etti. Esiri olduk illa gözümüzün önünde, kendisi balkonda, anahtarı cebimizde olsun istediğimiz arabalarımız.
Bizim torun bi torba dolusu oyuncak arabayla geliyor bize, beraber oynuyoruz uyuyup kalıp da evine götürdüklerinde sabah gözlerini açtığında arabalarını arıyormuş. Çocuk gibi olduk yani. Size de hak vermiyor değilim ben arabalarla oynadığım için hevesimi alıyorum size de tavsiye ederim.
Gelelim “arabaları cebimize mi koyalım” nakaratına.Her yer için geçerli değil ama boşaltılan garaj için söyleyeyim; Garaj alanı 50 bin metrekare, araçların park edebileceği alan 30 bin m2 yani 1200 araç alabilir. Bu alanda 50 araç dahi yok. Bülent Koşmaz Parkı’nın (Emekliler Parkı adı yeni verildiği için bilmiyor olabilirsiniz) altında ki otopark 400 araçlık, günde ortalama 150 -200 araçlık boş alan var ama otopark giriş ve çıkışının ağızlarında araçlar yola parketmiş vaziyette. Kullanılsa çarşı rahatlayacağı gibi esnafın dükkanının önü de açılacak.
Karaköy otoparkı da aynı. Demek bu memlekete otopark dahi kar etmiyor. İlla balkona. Ona bir çiçek gibi bakacağız Ne de olsa kendimize bakmadığımız kadar aracımıza bakıyoruz. Ali Rıza Çevik Okulunu yenileyip bodrumuna 432 araçlık otopark yapalım diyoruz. Herkesin şikayet ettiği otopark sorununa çözüm buluyoruz ama düşünüyoruz.
Hatta daha ileri gidip merkezde kentsel yenileme yapıp konut adalarının yapısını değiştirelim, yolları genişletelim, altlarına otoparklar yapalım, mahallelerin nefes alması için aralara yeşil alanlar serpiştirelim diyoruz ama düşünüyoruz.
Dünyada bir çok kent yaşlandığında (Kahire yeni yapılmaya başlıyor) yapıları bozulduğunda tarihi kimliği ve özelliğini kaybetmeden aksine korumacılığın hakim olduğu anlayışla güncellenerek kentsel yenileme yapılmaya başlandı.
Darısı Manisamızın başına.
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Dün böyle bir tepeden Ulucami’den ben de baktım Manisa’ma. Benden ne kadar Yahya Kemal olursa Manisa’dan da İstanbul o kadar olur dedim ama içime söyleyemedim gönlüme anlatamadım neden böyle dediğimi? Ulucami: İshak Çelebi yaptırmış Saruhan Beylerinden Türbesi de burada. Bizans kalesi, Topkale, duvarları dayanamamış Saruhan Beylerin amacına. Bizans mizans kalmayınca yapıvermiş camiyi İshak Çelebi Sipil’in yamacına. Koca kapının caminin cümle kapısının eşiğine çıkıp da Manisa’ya baktın mı taa yunt dağlarına kadar gözüküyor boylu boyunca gediz. Daha sonra Osmanlı gelmiş Manisa’nın sokaklarına meydanlarına bir bir saplamış minareleri birer karış arayla hamamları da yanlarında. Külliye cami derken Şehzadeler Şehri olmuş Manisa. Sadrazam, Sultan, Padişah, Paşa, Veziriazam, her biri yaptırmış han hamam cami medrese, muazzam mı muazzam. Eski siyah beyazlarda kalmış, durmuş zaman.
Yanmış yakılmış anladım da sonra ne olmuş. Yananların yerine yenileri yapılmış o yapılanlarda şimdi korumaya alınacak cinsten yapılardı. Çocukluğumun Manisa’sının çoğu evleri hala gözümün önünde. Onları da yıkmışız. Yangından sonra bir yangın alayı da geçmiş Manisa’mızdan.
Akşama yemekte tartışıyorduk yıkılıp yerine bu apartmanlar yapılmasaydı nüfusu nereye sığdıracaklardı diye, şimdi cebimize mi koyduk kurşun askerleri, oyuncak plastikleri.
Ulucami’yi restore edeceğiz, restorasyon projesi için İzmir II numaralı koruma kurulu ile birlikte röleve projesini yerinde incelemeye gittik. Kalabalık bir ekip; mimar, sanat tarihçi, arkeolog, şehir planlamacı, raportörler, yapı taşlarını sayarcasına, fotoğrafını çekercesine inceledik, sütun başlıklarından kaidelerinin detayına, pencerelerinden kapı sövelerine kadar, didik didik ettiler. Manisa’nın önemli eserlerinden biri dediler.
Ulucami’nin bir kere daha cümle kapısının haşmetiyle irkildim. Koca koca taşlardan yapılmış yüksek basamakları çıkarken dizlerimden destek aldım. Eşiğin önünde şöyle bir yüzümü döndüm Manisa’ya, gözlerimi kapadım da baktım: Gel zaman git zaman aradan yıllar geçti çok zaman. Gediz kıvrım kıvrım akarken çok yatak değiştirdi. Manisa kendini değiştirdikçe de çok tarih yazdı. Değişmeyen Ulucaminin taş yapısı ile cümle kapısı bir de çınarları ki Ulucamiyle aynı yaşta sanki.
Hadi gidiyoruz dediklerinde açtım gözlerimi önüme bakıyordum. Utandığımdan mı? Basamaklardan yuvarlanmayayım diye mi? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Eçiş büçüş çatılar, kimi delikleri pencere yapmış, kimi kapıları çatıya açmış, bazıları göğe merdiven dayamış, kimileri kiremit yerine şıngıl döşemiş. Kahve krem mavi renkli hepsi yapış yapış renkler.
Dörtken beş, beşken altı olmuş üç kat yerine.
İmar, mimar hak getire
İskanlar, ruhsatlar su götüre.
Muradiye Camisi ara ki görüne.
Osmanlının Minareleri gözükmez, müezzinlerin avazeleri duyulmaz olduğunda Ulucami 1366’dan beri yerinde duruyor orada, Manisa’mız yerinde durmamakta haklı galiba, kimler gelmiş kimler geçmiş bu arada.
1915 Manisa’nın işgali 1922 işgalden kurtuluşu, yokluklar işsizlik savaşlarda erkek nüfusu kırılmış üretim olmadığı gibi üretecek insan yok. Yokluklar yokluklar, tüm bunlara rağmen savaş sonrası Atatürk’ün kalkınma hamlesi inkılaplar Cumhuriyet ilanı. 1945 ikinci dünya savaşının sonu, sıkıntılar. Babamın yaşadığı yıllar ile bizim kuşağın yaşadığı seneler, bir dönem biterken bir başka dönemin başladığı yıllar. Bunca yokluktan sonra eski, yıkık, basık, yer evlerinden sonra yeni yeni evlerin yapıldığı ki onlarda kerpiçten kısa bir zaman sonra yığma tuğladan yapıldığı bahçede ki mutfakların içerde olduğu, bahçelerde ki tuvaletlerin evlerin içine alındığı, eskinin lüksü evler.
Komşuların birbirlerinden gece lambaları için gaz istedikleri. Gecelerin karanlıkların aydınlatıldığı yakmadan önce isinin silindiği gece lambaları, mahalle bakkallarında gazın yanında gece lambasının şişesi de satılırdı. Aspirinden erkek çorabına kadın çorabına kadar kıt kanaat olan temel ihtiyaçların yanında henüz çok kullanılacak şeylerin ihtiyaç olmadığı, bilinmediği, şeylerde satılırdı. Makara ipliği, dikiş iğnesi, cızlavat lastik ayakkabı, şaşula ile tabaklara konulan kilo ile alınan yoğurt, mabel sakız, markasız bisküvit, kırık leblebi, karamela şekerinin yanında pahalısından akide şekeri, zeytinyağı yapımı sabun. Kısacası insanların o da lazım bu da lazım dedikçe üretilen, bazen yerli daha sonra yabancı alınıp satılan mallar bakkal dükkanlarında raflarda yerlerini bulurdu. Dükkandan alınanlar sayfaları kırışmış, uçları kıvrılmış veresiye defterine yazılır, ele para geçtikçe hesaplar kapatılırdı.
Deterjan yerine fırınlardan bedava alınan odun külü kullanılırken, badanalar kireç suyundan, sokak duvarlarına yapılan mavi kuşaklar çivitten, kalemler divittendi. Gaz lamba devri kapanmış evlerde mangalla ısınmalar devam etmekteydi. Kuzineler ısınmanın yanında yemek için kullanılır yakacaktan tasarruflar yapılırdı. Zaman tasarruf zamanıydı. Çalışmak zor, kazanmak zor, temel ihtiyaca tasarruf zor, geçinmek zor mu zor. Bunları gören bizlerin yanında, telefonu televizyonu buzdolabını büyüklerimiz de gördü.
Yokluklardan bolluklara:
Çarşıda satılan buzdan buzdolabına, deterjan diye kullanılan odun külünden çamaşır makinesine, kuzineden elektrikli fırına, lambalı radyodan transistörlüsüne, Almanya’dan teypler getirdi almancılar köylüsüne. Nereden nereye… 80-90-95 yaşında olanlar cep telefonu bile kullandılar.
Ufaktı şehirler bir uçtan bir uca yürüyüş mesafesi, bisikletler ithaldi Philips, Rale, Yale marka. İki markadan başkası olmayan motorsikletler de ithal.
Babalar ve çocukları yokluktan darlığı beraber yaşadılar, yol aldılar. O zamanın çocukları şimdinin babaları çocukları ile darlıktan varlığı yaşıyorlar. Çocuklarımızın çocukları torunlarımız varlık devrinde doğdular. Bolluğu yaşıyorlar.
Yokluğu darlığı bilmiyorlar ki varlığın ne olduğunu bilsinler, hele bolluğun nasıl bol olduğunu hiç bilmezler. Eskiler yokluğa seferberlik zamanı derlerdi. Siperlerden, seferlerden, Seferberlikten Siber’e. Mektuptan maile. Nereden nereye?
Çocukluğumuzda yaşlılar derdi böyle. Şimdi biz diyoruz yaşlandık mı ne?
1985 Küçük sanayi sitesinin birinci kısmı bitmiş 533 dükkana yerleşmeye başlamışlardı. Altı yedi yıl gibi bir zaman almıştı dükkan inşaatlarına başlanmasından tamamlanmasına kadar. Şehre uzak burada sanayi mi olur kim gelecek işimiz bozulur gibi sızlanmalardan dolayı kooperatif ortağı olmayan esnaf, yepyeni büyük (100-200-300-400 m2) dükkanları görünce ikinci kısmın yapılması ihtiyacı doğdu. 1987 yılında sanayi camisinden sonra ki alanda inşaatlar başladı. Bu alanı tarif etmesi şimdi kolay, sanayi camisinden aşağı derken Mehmet Akif Ersoy caddesi kaldırımsız bordür taşları döşenmiş toprak yoldu yolun hemen altı şimdi ki yürüyüş parkurunun olduğu park alanı ve menemen yoluna kadar ki alan zeytin, armut, badem ağaçlarından beş metre ötesi gözükmezdi o kadar sık ağaçlıktı.
Şimdi ki 75.yıl mahallesi; bu bölgede şehre uzak bir alan olduğundan boş. Bahri Sarıtepe Caddesine cephesi (bankalar caddesi; o zamanlarda ne adı var ne kendi) olan bu bölgede ilk yapılan kooperatifin projesini çizdim. Proje müellifi ben, kooperatif başkanı Rahmetli Bülent Koşmaz, inşaatları yapacak firma Çapra İnşaat, Rahmetli Mustafa Çapra. İmara ve bütçeye göre yapılan üç katlı inşaatlar yükselmeye başlayınca aidatını inşaat taksitini ödeyen ödeyemeyen kooperatif ortaklarından çatlak sesler çıkmaya başladı; mutfak ufak, salon küçük, oda yatak, banyo kuvet. Arsa belli, üye sayısı sabit, yapılacak inşaat metre karesi sınırlı. İnsanları bir araya toplayıp ev sahibi yapmak bir küçük daire sahibi olmaktan başka düşüncesi olmayan başkan Bülent Koşmaz bıraktı yöneticiliği, ortaklıktan da ayrıldı.
1992’de Celal Bayar Üniversitesi kurulma aşamasında: Vali Sami Sönmez, Belediye Başkanı Zafer Ünal, ben Mimarlar Odası Başkanı, Rahmetli Ticaret Odası Başkanı ve diğer sivil toplum kurum başkanları mütevelli heyeti oluşturduk. Kurulmasında hep birlikte çalıştık.
Bilge Dershanesi: Yaşar Coşkun, Galip Karagözler, diğerlerini hatırlamıyorum. Rahmetli arkadaşlarını toplamış eğitime ilk adımını attıktan sonra 1992 yılı Doruk Kolejini kurmuş yine birliktelik bir araya gelmişler Rahmetli Koşmaz müteşebbis, Rahmetli Çapra yapımcı, Kızıltoprak müdür, Coşkun yine var. 94 ‘te bittiğinde kızım ilk talebelerinden oldu o yıllarda öğrendiği ingilizcesi ile üniversite sonrası çalıştığı firmanın dış ticaret satın almasında çalıştı. Manisa’nın ilk koleji ve kalitesi.
Bundan sonra ki zamanlarda da bir araya geldik.Birliktelikler oluşturdu enerjinin e’si bilinmezken enerji şirketi kuralım dedi bir kaç yıl genel kurul yaptık Manisa’da tutmadı. Toplanan paralar faiziyle dağıtıldı dağıtılmasaydı devam ettirebilseydik, nafile, Manisa’da.
Aradan yıllar geçti bu arada bir çok toplantı kuruluş çalışmalarında fikir projelerinde zaman zaman bir araya geldik.
Yıl 2006 Organize Sanayi Başkanı olduğu yıllar. OSB’yi büyütmek istiyor ihtiyaç var. 4. ve 5. kısım inşaatları başlayacak iş henüz proje aşamasında. Proje ve uygulamanın teknik müşaviri olmamı istedi. Daha sonra Balo projesinde de beraberdik yine ortaklaşa. Türkiye’de bir ilk Batı Anadolu Lojistik Ortaklığı (BALO) projesini hayata geçirdi. Manisa’dan Avrupa’ya taşımacılık.
Minnetin, himmetin, duygusallığında ki hizmetin, kadirşinaslığın, vefanın, hakkın, hukukun, saygınlığında ki arkadaşlığın, sessizliğin sakinliğinde ki huzurun, vakurun, yorulmazlığın gayretinde ki sabırın, tüm bunların karşılığında ortaya çıkarılan OSB 4.5. kısmın eserin kusursuzluğunda ki damganın vurulduğu hayatımda ki iziydi Rahmetli Bülent Koşmaz.
2012 de Cengiz Başkan altını otopark yapalım dediğinde başladık Emekliler Parkına. Cami ve Vilayet Konağından dolayı tescilli alan olduğundan Koruma Kurulu belli noktalarda elle, kazma kürekle sondaj kazılarının yapılmasını istedi bulguya rastlanabilir endişesiyle. Bir şeye rastlanmadı. Projeler kurula, tasdikler, gelmeler, gitmeler, ihaleler, şikayetler bir hayli gecikmeler olmasına rağmen güzele erişmek güzeli bulmak kolay olmuyor. 2014 otopark açıldı 2015 üst peyzajı bitti.
Vilayet Konağı kapısında durunca parkın ortasından Osmanlı’ya uzanan Hatuniye Camisi’nin minaresi mihenk taşıydı fonda ki Spil’in.
Minarenin şerefesinden, Vilayet Konağının çatısında ki Şanlı Bayrağımızın çelik direğinden, Fatih Parkı’n da at üstünde ki Fatih Sultan Mehmet’ten, Gediz’e boylu boyunca uzanan lirik ince bir çizgiydi park.
Spil’den Gediz Ovası’na yazılan Manisa Tarihi’nde önemi olan meydanın parkla taçlandırıldığı değerli bir isimle tarih boyunca korunarak tescillendiği BÜLENT KOŞMAZ PARKI. Allah her kula vermez bu hakkı.
Dünya döndükçe her gecenin bir sabahı vardır mutlak
Elbet gün dönecek aylar yıllar geçecek sabahlar hep olacak
Sabahlar olmasın dediğim günler çok gerilerde kaldı.
Eyüp Sultan’da sabah ezanı, dört yanı sardı.
Namazdan sonra, Piyer Loti sessiz, sakin zaman.
Kahve yudumlanırken haliç durgundur her zaman.
Epeyi oturmuşum dedim, artık kalkayım,
Ancak varırım öğleyi Yeni Cami’de kılayım.
Mısır çarşısından geçtim, baharatlar rengarenk
Alıcılarda ayak oynamaya başlamış, satıcılarda ayrı bir ahenk.
Kah selam bazen kelam, Kapalı Çarşı’ya geldiğimde,
Vakit güneşle gizlenmiş, ikindi oldu mu ne?
Çıktım çarşıdan, Nuruosmaniye’de kıldım ikindiyi,
Allah Allahh, kubbeden indirdim kamet getiren müezzini
Akşam’a vakit var derken saate baktım,
Aklım sıra bugün zamanı bir hayli uzatacaktım.
Oysa bu ezanlar bu manevi, bu ulvi hava
Benim ki hevesmiş, dünyalık için heva
Süleymaniye’den göründü boylu boyunca boğaz, alaca sularıyla.
Yahya Kemal’i andım. akşama girerken camiye ezanla,
“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi.”
Yatsıya ömür yetmedi selalar verildi sabah Sultan Ahmet’ten
Ecel, hayret bu kadarda mı acil geldi? Beş vakte bile yetmeden.
Hastanede kaldığı günlerde her sabah uğradım, hasta yatağında serum kolunda yatarken beni gördüğünde yüzü gülüyor, çok özlediği çocukluk hareketliliği, arkadaşları aklına geldiğinde çıkalım artık deyip vızıklıyordu.
Kardeşi Can bizde kalıyor, bu üçüncü gece beraber yatıyoruz. Akşamları biz kendi işimizle meşgul olur göz ucuyla da onu izlerken oyuncaklarıyla oynayışı, yarım konuşmasıyla kendi kendine senaryolar oluşturmasına dayanamayıp oyuna katılıp onunla çocuk oluyorum. Heyecanlanıyor beni de senaryoya oyuna ekleyiveriyordu. “Dede şen bu arabayı al.” “Of taza oldu.”
Dışarıdan gelen babasını görünce gözleri parlıyor babasına “şen de oyna” diyerek çok sevdiği oyuncak arabalarını paylaşmak istiyor oyun ikramında bulunuyordu. Abisini annesini soruyor, aldığı yanıtla hiç tutturmadan boyun eğiyor ama özlediği susmasından belli oluyordu. Uykusu geldiğinde “filim aççç filim” demesine bababası (babaannesi) dayanamayıp izlediği dizisini yarıda bırakıp ona çocuk filmi açıyordu. Çok geçmeden göz kapakları ağırlaştığında, kaldırmakta zorlandığında yanı başımızda uykuya çoktan dalmıştı bile.
Üçüncü geceye girmeden akşam vakti babası; abisi ve annesini getirdi hastaneden. Abisi sarı benziyle üzgün ama eve dönmenin sevinci solgun yüzünden zorla gülümsemesinden belli de olsa çekingen tavrı ve hastalığın nazı hala üzerindeydi. Hastalığının dermansızlığı, açlığının halsizliği ile yarı uzanır gibi koltuğa ilişti, abisine sarılan Can; annesinin de boynuna sitemkar şekilde atıldı. Bizden evlerine giderlerken babası eşyaları, Can’ı kucağına aldığında zorla doğrulan abisi Alperen, kapı önünde kapıya yaslanmış vaziyette ayakkabılarının giydirilmesini bekliyordu.
‘Ne muhtaç etsin ne de eksik etsin’ diye bir deyim vardır halk arasında.
Alperen’in üç gün kaldığı hastane: Daha hastane kapısından girince bir kalabalık ki aralardan geçmeye zorlanırken solgun benizler asık suratları incitmeme gayretiyle eğilip bükülerek geçmeye çalışırken tanıdık tanımadık bu insanlara “geçmiş olsun” “Allah şifa versin” diyerek niyazlarda bulunuyordum ama öte yandan da çok üzülüyordum. Dakikalarca beklediğim asansör kapısında kalabalık bir grupla beşinci kata ulaştığımda üzüntüm bir kat daha artarken koridorda ki insan kalabalığı aşağıdakinden farklı değildi. Alperen’i ziyaretten sonra ikinci katta ki doktorundan bilgi alayım dediğimde doktorun kapı önü emekli maaşı kuyruğunda banka önünde bekleyen insanlardan az değildi. Çekindim araya girip bu kadar saat bekleyen insanları incitmekten. Vazgeçtim doktorla görüşmekten.
Celal Bayar Hastanesi de bundan farklı değil belediyemizin yapabileceği işleri takip etmek için gittiğimde az önce anlattığım kalabalığın buraya geldiğini görünce bunlar beni mi takip ediyor demekten kendimi alamadım. Aynı düzen aynı yüzleri asık, omuzları düşük, çaresizlik içerisinde çare arayan grup grup insanlar.
Devlet hastanesi; çekilen eziyetlerin, doktor kapısı önünde ki çilelerinin, hasta kuyruklarının kopyası olan bir başka hastane. Celal Bayar sosyal tesisleri ile Tariş depolarını hastane alanına dahil edelim de hastane genişlesin rahatlasın insanlar bu eziyeti çekmesin dediğimin üzerinden 1999’dan bu yana 16 yıl geçti.
Çocukların ayak ucu baş ucu yatırıldığı tek kişilik yatakların, hasta odalarına istiflenir gibi sıkıştırıldığı, eklentilerle gecekondulaşan, koridor duvarlarında ki kabloların ilmek ilmek kapı üstünde ki deliklerden odalara girdiği tüm bunlara rağmen yapanlardan Allah Razı Olsun dediğimiz Moris Şinasi Hastanesi.
Yıllarca sosyal sigortalıların şifa bulduğu ancak artan sigortalıların yanında odaların sayısının arttırılamadığı daha sonra sadece sigortalı değil her hastanın kabul edildiği Merkez Efendi Hastanesi de bunlardan farklı değil.
Biz bunlardan yanıp yakınırken Merkez Efendi Hastanesi boşaltılıp yenisi yapılıncaya kadar zaten yoğun olan hastaneler daha da yoğunlaşacak.
Bölge hastanesinin yapımının gecikmesi bunca ihtiyaca hastaya rağmen yapılamaması ayrı bir terane ve de efsane.
Hastahane kelimesinden ‘ha’ yı kaldırdık, hastaneleri hanemiz gibi görmekte zorlandık, kalabalık kapı önlerinde ki hasta insan istiflerinden huzurlu sakin bir şekilde derman bulamadık, hastayken bir kat daha hasta olmaktan kurtulamadık.
Biz atarız sen zahmet etme, ekmeği akşamdan alırız okul çıkışında, bakkal çakkal işimiz olmaz olsa da nöbetleşe hallederiz biz onu. Önceleri bozuldu, sonraları o bize iş buyurdu. Ahbap olamadık bir türlü, duymadık salağa yattık her türlü, uzattığında, çöpü de atmadık, ta ki sıkı yönetim askerleri gelip bizim eve baskın yapana kadar oturduk. Sonra biz de çıktık iki sokak ötede çatı katına taşındık.
Sonra öğrendik ki bi kaç meşhur artizle komşu olmuşuz. Bununla daha çabuk anlaştık. Burada çöp bacamız vardı mutfağın penceresinin yanında bacadan salladın mı altta toplanıyor bodrumda, gerisi Kapıcı Cafer’e kalmış. Çok zaman biz ona emanet ederdik evi, gelip gidenleri.
İstanbul da talebeliğimizde tanıdık kapıcılığın ne olduğunu bizim Manisa’da asansörlü apartman bile yok o zamanlar değil kapıcı olsun. İlk çizdiğim projede imar yönetmeliği; beş kata asansör boşluğu koy, altı kata asansör, dört kat yapacaksan tabana kuvvet diyor.
İstanbul; bazı apartmanlarda kolaylık olsun diye çöp bacası yapılıyor. Olmayanlarda kapıcı her sabah kapıdan çöpü alıyor.
“Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır.
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.”
Gençlik, umurumuzda mı çöp möp? Ama doğmadan önce de varmış doğduktan sonra da. Hayatın vazgeçilmezi de hadi topladık nereye atacağız. Çok zaman toplaması bile dert.
Spilin yamaçları Manisa’nın eski mahalleleri daracık sokaklar traktör girmiyor diye belediyenin eşekleri var buralarda çalışıyor mahalle aralarında çöp topluyor küfelere dolduruluyor. Kayıtlı her biri; yem torbası, nalbant parası, yulafı, arpası, taa 2009 yılına kadar. Cengiz Başkan ufacık traktörler satın aldı, oyuncak her biri, arkalarına büyük kovalar monteledik, eşekleri de emekli ettik. Hatta tören dahi düzenledik. Traktörler marşa basınca eşekleri hayvan barınağına misafir ettik.
Tüm bu tantana akşam yediklerimizi sabah ürettiklerimizi ne yapacağız. Bizim dışımızdakiler şehirden kente dönüştükleri için çöpü de dönüştürmüşler.
Biz:
ÇÖP; Kibarca katı atık diye adını değiştirdik ama ne evsafını ne de yerini değiştiremedik. Manisa Çöpü’nü Bozköy Deresi kenarına döküyordu. Ancak benim buraları tanıdığımda çöpün az da olsa kalıntıları kalmıştı. Şimdi üç katlı güzel, bahçeli evlerin olduğu 75. Yıl mahallesine, Migros’un bulunduğu alandan dere boyunca Cumartesi Kapalı Pazaryerine kadar çöpler yayılıp giderdi.
Bozköy Deresi o zamanlar yatağında akmaz çakıllı yapısı olan zeminini uyanık inşaatçılar beton karmak için çakıl malzemesi olarak traktörlere at arabalarına kürekle doldururlardı, top mermisi düşmüş gibi oyuk oyuk olan yatağı kış geldiğinde derenin suyu oyuklara dolarak ve dolanarak yönünü değiştirirdi. Bozköy Deresi yatağının yakınında zeytinliğimiz var, dere yatak değiştirdikçe bizim zeytinlerin her yıl bir kaçı dereye kurban edilirdi. Son kalan bir kaç ağacın zeytinlerini toplamağa giderdik rahmetli babamla.
Daha sonra DSİ Bozköy Deresinin yatağını düzene koymak için yatağını ıslah ederek sadece Manisa tarafına su taşkınlarını önlemek için yüksekçe kırkbeş derece yatık taş duvar ördü, ayrıca bu bölgede yakın zamana kadar aşağı yukarı 25-30 yıl öncesi Migros’un yerinde belediyenin asfalt plent şantiyesi vardı. Dumanı ortalığı boyar havayı boğardı.
Çöp daha önce taşındı şimdi ki yerine, sonra asfalt plenti de. Dağlar kadar oldu sıkıştırıldığından mı? Sıkıntıdan mı? Zaman zaman patladı. Yandı duman dumana. Turgut Özal’dan taa Bozköy’e kadar gitti hem kokusu hem dumanı. Politik malzeme oldu seçim zamanı.
Tarih her zaman yazılmaz tarih yazan da her devirde bulunmaz. Anlatmayayım beş sene içinde geçenleri,Turgut Özal Muhtarı İsmet anlatsın yaşadığı günleri.
Nasip bugüneymiş, bu iş de Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’e nasipmiş.
Kentsel dönüşümü hala yaptırmadılar ama çöpün dönüşümünü yapıyoruz. Modern bir katı atık bertaraf tesisini hayata geçiriyoruz.
İzmir Caddesi 1955 senesi iki arkadaş kapı önüne oturmuşlar oyun oynuyorlar. Sağdan gelen arabalar senin soldan gelenler benim kimin tarafından gelirse o tokat atacak.
Araba geçmez, çocuklar oyunu unuturlar, başka oyuna dalarlar.
1960 yılları ilkokul zamanlarım, her sabah evden çıkarken “sağa sola bak” diye tembihlerdi annem. Sağa sola bak. Murat Germen İlk Okulu’na giderken İzmir Caddesi’ni geçerdim. Araç yok denecek kadar az olduğundan dikkat etmezdik karşıdan karşıya geçmelere. Yola caddeye atlardık. Sabahları tembihlenmem ondandı. Bundan 15 sene sonra 1975, İzmir Caddesinin ortasına refüj yapıldı cadde malum dar olduğu için iki bordürü sırt sırta yapıştırıp yapıldı refüj. Refüj değilde tüneklik. Karşıdan karşıya geçmeler zorlaştığından birinci şeridi geçer yolun ortasında bu bordürlerin üstünde tüner yol serbest olsun diye bekler ikinci şeridinden sonra karşı kaldırıma geçerdik.
Bi 15 yıl daha geçti, 1990 yılında bu refüj bozuldu araçlar çoğaldı kuyruk oluyorlar ortada ki çakma refüj bordürler sökülerek kaldırıldı. Sözde trafik rahatladı. Anam; belki büyüdük de ondan belki de araçların sağı solu belli olmadığından tembihlemedi ama analık tembihinin yerini oku üfle duaları aldı. Araçlardan dolayı kazadan, hırsızların çoğaldığı uğursuzların kol gezdiğinden dolayı beladan korunmak için. Hala söyler sabahları evden çıkarken “oku üfle.” Hayat öyle çekilmez oldu ki anacım hem okuyorum hem de üflüyorum. Böyle diyemiyorum tabii.
Zaman dilimi kısalmış bi 10 sene daha geçti 2010. Okulun köşesine trafik lambası kondu hem öğrencilerin rahatça okula gitmeleri hem de yayaların kazasız geçmeleri için. Bir tanede Kırmızı Köprü’nün köşesinde var sabahları İzmir Caddesi demiryolu ağına katılıp trafik literatüründe olmayan farklı bir ulaşıma dönüşüyor. Servis otobüslerinin her biri vagon olmuş Sultan Camisi’nden Kırmızı Köprü’ye kadar hayli uzun bir katar, ama önde lokomotif arkada restoran vagonu gözükmüyor. Sabah 07.00 de başlayan mazot kokulu, egzoz dumanlı, gürültülü motorları ile başı sonu gözükmeyen git git bitmeyen ömürleri tüketen, sinirleri törpüleyen, mahşere yolculuk başlıyor.
Trafiğe ayar vermek için en kolay çözüm yeşil de geç, kırmızı da dur. Bir tek Celal Şahin yok akordeonuyla. Duyan gelmiş sabah servisine. 08.00’e kadar.
Sonra her şey güllük gülistanlık mı? Araba sevdası-sürücü tutkusu iki gönül samanlık seyranlık olunca, yollar kargaşa karmaşa devam telaşa, saat 16.00’ya kadar. Sabah ki katarın vagonları kopmuş raydan çıkmış trafiğe girmiş geri dönüyorlar mahşerden. “Walking Dead.” Akşam vaktine kadar kimler yok ki? Okul servisleri, öğrencilerini almış arabalı velileri, herkesin, esnaf, memur, işçilerin dönüşleri, toplu ulaşım çileleri.
Söz yine imara geldi desem! Ne alakası var? Alakası yoksa! benim torun oturma odasında ki halının çizgilerine diziyor oyuncak arabalarını sonra beni çağırıyor.
“Dede gel oynayalım.”
1922 manisanın kurtuluş tarihi aynı zamanda 1923 Cumhuriyet ilanı
1924-25-26-… devrimler, tarım, sanayi hamleleri, kurulan fabrikalar, ekmek için buğday bulunamazken tohumluklar bulunup ekilip biçilen tarlalar… Bunlar birbirine ne kadar yakın zamanlar. Tüm bunların yanında 1922 de kurtuluşa kavuşan Manisanın beş yıl sonra 1927 yılında yapılan imar planı. Okumuş adam bulunamazken mühendis plancı bulunup yapılan şehir planı, hem de Şehzadeler Şehri’ni koruma öncelikli yaklaşımla yapılmış imar planı.
Bir de yıllar sonra yaşamak için değil barınmak için yapılmış 1989 imar planı ve arada ki plansız yıllar.
1930-40 yıllarında ki sanayi, tarım ve endüstriyel yatırımlar 1950 den sonra dış destekli yardım ve krediler ile endüstriyel ve tarıma yönelik üretimler kalkınmaya hızlı bir ivme kazandırdı.
Bu tarihe kadar savaş sonrası yoklukları, çekilen sıkıntıların sonra üretimin artması istihdamın sağlanması ile bolluk sayılabilecek bir döneme girildi. Köyden şehirlere göç ve doğunun sıkıntılı yaşamın hala sürüyor olması batıda ki sanayi hamlesi nüfusun bu şehirlere kayarak hızla artmasına karşılık planlama açısından gelişme ve imar planları paralel yürüyemedi.
Artan nüfus beraberinde fiziki, sosyal, ekonomik yönden gelişimi zorladı. Doğal eşiklerden dolayı genişleyip büyüyemeyen Manisa, 1965 yılında çıkan kat mülkiyeti yasası ile gelişimine (!) imkan tanıdı. 70 yılından sonra yap sat kolaylığına dönüşen yasa, korumacılık anlayışı ile yapılmış olan imar planını delmeye başladı. İmar İskan Bakanlığının imar planlarını geciktirmesi ve ihtiyaçlara yetişememesi konut açığını belediye başkanlarının, meclislerinin aldığı kararlar ile katları yükselterek çözdüler.
Arsası olanlar müteahhitlere verdikleri arsalarıyla birer daire sahibi olurlarken arsası olmayanlar merkeze yakın tarlalarını parselleyerek gecekondulaşmayı hızlandırdılar. Merkezde kat artışı, cıvarda gecekondu için şahıs parselli tarla satışı.
Henüz kördüğüm olmayan önceden alınmış bu kararlar yumağını çözebilmek amacıyla 1987 yılında imar plan çalışmalarına başlandı 1989 yılında belediye başkanlığı seçimlerine gider ayak yapılan bu plan belediye meclisi tarafından kabul edildi. O gün çözüm gibi gözüküp şehre atılan düğümler bu gün kördüğüm olan bu kararlardır.
Plan yarı yolda kalmışken Manisa’mızın sanayisi büyümesine ve gelişimine devam etmiştir. 40-80-150 derken 350 bine gelen Manisa nüfusu beraberinde sosyal çöküntüyü kaçınılmaz kılmıştır. Hırsızlık, cinayet, gasp, tecavüz, vakalarında ki artış sonucu yeni bir kent planını gerekli hale getirmiştir.
Doğal eşiklerin sınırlamasından dolayı gelişim alanları yaratamamış Manisa çarpık yapılaştığı için kentsel yenileme kaçınılmazdır. Bu çalışmada fiziksel, sosyal, ekonomik, yaklaşımlarla kentin yenileme probleminin bir bütüncül anlayışla ele alınması gerekir.
O zaman ki hataların düzeltileceği zamandayız, yapılan yanlış 40 sene sonra kentsel yenileme imkanı ile günümüze kadar gelmişken mevcudun yerine yıkıp yenisini inşa edip, yapılan yanlışın üzerine bir yanlış daha yapmayalım. 1970-80 yıllarında ki inşaat teknikleriyle yapılan konutlar ekonomik ömürlerini doldurdu ve yıprandı, merkezde ki konut adaları dahil gecekondulardan oluşan mahalleler ile sorunlu alanlar halini aldı.
Şu anda yapılacak bütüncül yenileme imar planı ile uzun soluklu bir kentsel yenileme uygulaması şehrimizi kurtarır.
Fiziksel, sosyal, geçim standartları yüksek, ekonomi, eğitim, tarih, kültür, turizm yönüyle, insan odaklı yaşam kalitesiyle, sağlıklı, huzurlu bir kent yapmış oluruz.
Sağlıcakla kalın.