İçeriğe geç

BALIK KAVAĞA ÇIKMIŞ

Boğaz’ın karadeniz’e yakın uç köylerinden biri Anadolu Kavağı . Kendi halinde olan bu köy hem nüfusu, hem yerleşim alanı açısından, sakin, yalıları az olsa da seçkin boğaz evlerinin bulunduğu boğazın en güzel köylerinden biridir. Eskileri balıkçılıkla geçinirdi. Karadeniz’den Lüfer, Palamut akını olduğunda boğaz akıntısının az hissedildiği İstanbul Boğazı’nın ağzında balık oyalanır daha sonra akıntı ile iç kesimlere gider marmaraya hatta Çanakkale Boğazı’na kadar göçleri sürer boğazdan boğaza yol bulurlar en azından insan boğazından geçerlerdi.

 

Anadolu kavağının usta balıkçıları tekneleriyle kıyıdan biraz açığa çıkar olta veya ağ ile Palamut’tan Lüfer’den nasiplerine ne gelirse tutarlar aynı takımdan olan kıyıda  tezgah açmış balıkçı arkadaşlarına tekneden tezgaha balıkları yerleştirirler. Daha çok Kavağın iç kesimlerinden, kıyıdan gelen köy halkı ilk mahsul olan taze palamutlardan satın alırlardı.

Balık akını bol olduğu için balığa doyan halk balık almayı gün aşırıya hatta haftada bire çıkardığında balıkçılar tezgahta kalan balığı Anadolu Kavağı’nın içlerine vatandaşın ayağına taşırlardı.


Üç tekerlekli üzerinde muşamba serili arabanın tablasına, kıta çavuşunun komutuyla tadada çıkacak askerler gibi dizilmiş palamutlar; nefeslerini tutmuş! kuyruk yüzgeçlerini adeta selam vermek istercesine kaldırmış, dışa döndürülmüş vişne kırmızısı solungaçları gri siyah alacalı boyuna renk verirken tezgahta açmış açelya çiçeği gibi manzara sergilerler. Balık tezgahı haline getirilmiş arabanın alt tarafında raf şeklinde olan yerde paketleme kağıdı, su leğeni, arabanın yan tarafına asılmış kova ıvır zıvırlar bulunur, balıkların bulunduğu üst tezgahın bir köşesi balığı temizlemek ve dilimlemek için ayrılmış olan satıcı ayrı, arabayı ittiği gibi satış naraları atan balıkları ikide bir can suyu verir gibi ıslatan ayrıdır. Kavak halkının bazıları Palamut kağıda sarılmasın diye kapıdan bakır tepsi veya tencere uzatırlardı.

 

Anadolu Kavağı iç kesimlerinin yolları düz olsa da hizaya getirilmiş bir tabur balık dolu arabayı itmek için güç gerekir. Balıkçılar arabadan yapma tezgahı boşaltıp nafakayı temin etmek için Kavağın derinlemesine iç kesimlerine kadar girerlerdi.

 

Bazen çocukların takıldığı balıkçılara, yaşlı teyzelerin pencereden “Oğlum balık kaç kuruş?” diye seslendiği, kahvedekilerin “Ooo balık kavağa çıkmış.” muhabbetleri balıkçıların moralini bozsa da “Haftaya lüfer getireceğiz.” deyip tezgahı zengin gösterme edası ile karşılık verirlerdi.

Balığın kavağa çıkması ucuzlamasının işaretidir.

GÖBEKLİTEPE

Kazmaktan yapmaya başımızı yukarı kaldırıp bakmaya zaman yok. Habire debire her yer kazılıyor. İndikçe derine iniliyor hem tarih hem kültür hem inanç hem yaşayış yönüyle şöyle bir başımızı kaldırdığımızda meğer üstte anlatılanlar bitmeden, altta değişmiş.

 

İnsanlık her kazma, çekiç, fırça, darbeleri ile evrim geçiriyor. Paleolitik Mezolitik Neolitik yani sonuna litik koyduğunuz her devir yaşanıyor burada. 5000 yıl mezopotamya’ya inad 12500 yıl. İnsan yaşamış. Yuh deyince paleontologlar insan ama bizim gibi değiller deyip hayretlerde indirim yapıyorlar.

 

Bu defa insan gibiler merak konusu oluyor. Urfa’ya peygamberler şehri deniyor ama koskoca dünyada yeryüzünde bilmem hangi alemde veya alemlerde insanlığın üst üste yaşadığı gibiymiş muhayyilesi uyandırırken kendinizi tarihçi zannediyor ve başlıyorsunuz yorum yapmaya… Hey gidi koca dünya bula bula neredeyse mavi göğü boyayacak kadar sarı topraklarda mı yaşattın bunca evrilmiş insanı. Medeniyetleri toprağa gömülmüş, şimdi çok bilmişleri vay anasını dedirterek hayrette bırakıyorlar.

 

Merak insanlığın en mütecessis hissi. Bu mu insanı yaşatıyor acabalar peşpeşe gelince bir kazma daha vuralım deyip dünyaya tutunmak mı mütecessis fikir veya 100 yıl sonra ne olacak demek mi muhayyel akıl.

 

Kimi insanlığın yedek parçasını üretme gayretinde kimi hakka tevekkel edip allahın işine karışılmaz günahsızlığına sarılmada kimi tüm engelleri aşıp inançların arasından sıyrılıp ben benim gerisini ilerisini bilmem toprağa karışıp nereye gittiğimin önemi yok sevaplarının savurganlığını yapma günahında. Günahsızlar kader avutmacasındayken merakı ile günahın eşiğinde bir ayağı.

 

Bunca çelişkiler yumağına dolanmış çabalarken inançlarımızı geri kazanmanın tövbeleri fayda etmezken, Urfa peygamberler şehri’nde çeşitli inançların yoğrulduğu ama yaratanın tek olduğu neticesinde birleşildiği noktadaydık. Hatta; belki, acaba demeden, başa dönmeden, Göbeklitepe’den aşağıya inmeden, tam da bulunduğumuz yerde dünyanın merkezindeydik.

 

Urfa sıcağında; çilelere, dertlere, devrana, zamana, dünyaya inad taşların dikine dikine konduğu gölgeliğin altında ucsuz bucaksız sapsarılığın rengarenginde düşündüm durdum. Dönüp dönüp dikine konmuş taşlara baktım da baktım. Sonsuzluğun başlangıcı burası mı diye. O kadar ne geriye ne ileriye gidecek değilim ama meğer herkes otobüslere gitmiş en son gidecek ben kalmışım.

 

RIZA KAPISI

Efendimin desturu,

Pirimin niyazı,

Resulünün rızası ile geldim huzuruna.

El bağladım,

Dil bağladım,

Bel bağladım razı oldum rızana.

Nice bekleşir canlar gördüm kapının önünde fakire “sen, sen gel” dediler.

Fakir “önümde insanlar var önce onlar” dedim, “onlar ölü “ dediler.

Geçerken öne

Dokundum her birine,

Geldim rıza kapısının önüne

Baktım ardıma dokunduklarımın bir bir hepsi gelmiş dibime

Kapıdakiler

“Onlar yanında olmasaydı almazdık seni içeri” dediler.

Fakirde “onlar yanıma gelmeseydi ben de girmezdim içeri” dedim

Beklerdim, beklerdim ta ki “son kalan da can bulsun” derdim.

12.08.2011

BAŞSAĞLIĞI DİLEYEN TÜM DOSTLARIMA ALLAH’TAN SAĞLIKLI ÖMÜRLER DİLERİM.

Sekizinci kat: Uzun geniş ve oturma alanı olan mutfak cephe camekanı, İbrahim Çelebi Camisi ve bahçesine bakıyor. Cami bahçesinde çok eski büyük uzun servi ağaçları, koruluğu andıran aynı boyda çamlar, aralarında, bunlarla yarışırcasına adeta gayretli, ömrü en uzun olan bir tek Çınar minareyi geçme çabasında.

Anam Çınar’ı takip eder bilemediği yaşını, mevsimlerin rüzgarlarını, yağmurlarını, güneşsiz havaları, kavurucu sıcak yaz günleri ile kışın ayazlarını yaşayan hayatını çınara benzetir olmalıydı. Sonbaharın kışa yaklaştığı günlerinde yapraksız kaldığı zamanlar “Çınar yapraklarını dökmeye başladı” derdi.

İlkbaharın başlangıcında Çınar baharın geldiğini belli ederken, kuru gibi gözüken dallarına yapıştırılmış yavru aslan pençesini andıran yapraklar küçük seyrek yeşermeye başlayınca “Eee bahar geldi bak senin Çınar yeşermeye başladı anacım” derdim.

Yapraklar çoğaldığında mutfağının camekanına çarpacak şekilde dalış yapan kırlangıçların uçuşları, kumruların gugukları kulaklarımıza hoş gelirken, komşunun beyaz güvercinlerinin havada takla atışları, kargaların minarenin alemine konup ötüşleri bile bahar sevinciyle hiç de bed gelmiyordu.

Bu sene çınar yapraklarını dökmeye yakın, kırlangıçlar erken göçtü, kargalar sustu, güneş bulutlar arasında görünüp görünüp kayboldu. Sonbahar bu yıl bize gelmişti: Ailemizin 100 yılını deviren çınarı Hak’ka teslim olmuştu. camekanının önünde uçuşan beyaz güvercinler gibi akça pakça bembeyaz çehresiyle gönül kuşu uçmuştu.

Mutfak camekanını kapattık, yatak odasının kapısını da, en son taziye için gelenin ardından daire kapısını da kapatacağız. Ama kalbimizde ki yerinin kapısı hep açık kalacak. Tüm anılarımızı onunla birlikte yaşayacağız, her anını, hatırasını birlikte yad edeceğiz. Her anışımızda gözlerimiz buğulanacak, yaşla dolacak, onu anlatırken yanağımızın birinden silmek istemeyeceğimiz ince ufak bir damla akacak.

Anneciğim: Burada yapraklar döküldü ama senin, hiç, belki inşallah demediğim, Cennet’inde heryer yeşildir. Ne yaprak dökümü sonbaharların, ne dünya kaygıların, bizi düşünme endişelerin, merak edişlerin kalmamıştır ama Cennet’inde bize de yanında yer ayırmak için dualarını hala duyar gibiyim.

LAF SARUHANBEY HEYKELİNDEN AÇILMIŞKEN…

Saruhan Bey’in türbesinin önünde parkın içinde kaftanlı bir duruş modelinin heykeli. Saruhanbey kaftan giymiş mi bilmiyorum. Bir adımı önde duruyor, durabilir her faninin yapacağı hareket, başında kavuğu benzer birşey var, takmış mıdır bilmiyorum.

Saruhanbeyin türbesi yıllar önce yapılmış 65 sene öncede vardı doğu tarafı çangıl ot çöp kokar ağaçlı kel akasyaların cılız halleri ile batı yönünde türbeye tepeden bakan ev dizisi vardı. Önleri izmir caddesinden merdivenle hem de hatırı sayılır dinlenme sahanlığı terası olan merdivenle çıkılan sokağa bakan arka cepheleri de türbe ve küçük bakımsız koruluğuna bakıyordu. Gündüz bile ürperti veriyordu çocukluk hayallerime.

Saruhanbey’in türbesi mi? ‘Saruhan Baba Zaviyesi’ olduğu söylendiğine göre bir tarikat şeyhi mi yatmaktadır? Herhangi bir kesinlik yoktur. ‘Saruhan Baba’ diye bir tarikat şeyhinin yattığı da söylenir. Türbenin kitabesi olmadığı için bilinmemekte. “Maksad bir amma rivayet muhtelif.”

Türbe giriş kapısının doğusunda iki mezar taşı bulunmaktadır. Bunlardan Biri Manisa’da ‘Tarihi Mekânlar Mezar Taşları ve Kitabeler kitabında:’ Saruhan Türbesi’nin türbedârı es-Seyyid Selim Efendi’ye diğer mezar taşı ise Mevlevi Seyyid Mehmed Dede’ye aittir. (Manisa’da Mevlevilik Tarihi’nin şöyle bir uzun uzadıya araştırılması ve belgelenmesi gerekir.)

Çünkü az üstünde Alibey Camisi’nin bahçesinde Mevlevi imaretinin olduğunu ben iyi hatırlıyorum.

Bu bölgede yani Alibey camisi dahil, daha doğrusu Manisa’da ki bir çok caminin bahçesinde düzenleme, peyzaj yapan belediye başkanı Rahmetli Adil Aygül’ün zamanında Alibey camisi ve türbe çevresi de elden geçirilmiş Saruhanbey’in heykeli de tarih öğretmeni Cengiz Hoca tarafından yapılmıştı.

Camilerin bahçeleri düzenlenirken bazı mezar taşları bazı camilerin hazireleri kayboldu veya taşları Alibey camiinde olduğu gibi kademelendirilen cami bahçesinde kademe duvarı istinad duvarı taşı olarak kullanıldı. Saruhanbey’in koruluğunun içerisinde de kimlere ait olduğunu bilmediğim çocukluğumda hatırladığım bir kaç belki de bir çok mezar taşı, hazire yok oldu. Dayıoğlu belediye başkanlığı döneminde bu mahallin en yükseğine kuşçular kahvesi yapıldı. Ev dizisini kamulaştır meydan park açık alan yap türbeyi korumaya al. Sonra çok boş kaldı deyip kahve, çayhane ilaveler yap. Kamulaştırması yapılan malikler mahkemeye gitse hakederler yıkılan evlerini ama kimin umurunda. Adalet çalışmayınca hakkaniyet gözetilmeyince hak aranmıyor.. Amaç başka sonuç bambaşka.

Saruhanbey ile Merkez Efendi heykelleri anlatmakla olmaz bir yazı dizisi olabilir. Bakımları ve kim oldukları yazılmalı bir taraflarına. Ama kavşağın orta yerinde ki Merkez Efendi kimdir bu deyip merak edenler hayat hikayesini okumaya heykelin yanına giderken ilk yardım çantasını yanlarında götürmeyi unutmasınlar.

Bir özelliğimizden daha bahsedeyim. Bu tür 500-600 yıllık eserlerimizi kucaklamakta üstümüze yok. Kendimize benzetmişiz. Hani yolda bir tanıdığımızı görürüz orta yerde sarmaş dolaş öpüşürüz şimdi yeni çıktı üç defa öpüşülüyor. İki yanaktan şap şup sonra bir yanaktan daha şap. Bu eserleri de öpmek istercesine sarmalamışız ucube binalarla.

Manisa’da çok cami var Osmanlıdan kalma. Alışmışız artık, başımızı kaldırıp dahi bakmıyoruz. Çoğunun hikayesi yalan yanlış. Yapılışı, kitabesini okursan biliyorsun kitabesi yoksa sallıyorsun. Tarihimiz; tahmin, belki, kabul, kadim… kelimelerinin satır aralarında kullanılmasıyla oluşmuş.

TORBADAN HAFRİYAT=KESEDEN MALİYET

Dar sokaklar, iki yöne parketmiş araçlar, kaldırımları düzgün ama yürümüyor insanlar. Bir araç geçecek kadar ortada kalmış emsal-i tüneli tercih ediyorlar bir araç geldiğinde kaçacak (delik) boşluk arıyorlar. Köşe başlarında dörtyol ağızlarında mecburiyetten çöp konteynerleri. Bir de hafriyat artığı adım başı doldurulmuş torbalar yığın halinde. Belediyenin gelip almasını bekliyor.

Kentsel dönüşüm dediler, apartmanlar dönüştü dönüşemeyenlerde daireler dönüştü. İşte yapılan tadilat; yıkılan duvar, sökülen fayans, karo, kapı, dolap, doğrama, pencere, yerine montajlanıyor yenileri acele. Torbalar aşağı, dolaplar yukarı. Bu dönüşümlerde! Ne kadar özenilse de yapılanlar daha etiketleri, barkodları sökülmeden iki gün sonra demode oluyor.

Sektörel anlamda vektörel grafikler ivme kazanmalı ki güncel göstergeler torba sayısına bağlanmalı. Gibi bi şey.

Gelelim Türkiye dışına: Ev değil, köy değil, semt değil, koca şehir korumaya alınmış belki 200-250 senedir aynı. Ne rengi ne kapısı ne bacası değişmemiş. Araç yok çoğu otoparkta. Yasaksa, herkes uymakta.

Tadilat tamirat ne? Ödleri patlıyor; kapının sapını, pencerenin ispanyoletini, banyonun kurnasını, mutfağın dolabını, merdiven küpeştesini, değiştireceğim diye. Bi apartman giriş kapıları var bizim Hükümet Konağında yok. Harçla yapıştırılmış beyaz fayanslar, işleme desenli karolar, sürtünmekten aşınmış kapı pervazları, çarpılmaktan zor kapanan kapı kanatları, hiç açılmamış pencere vasistasları…

Yeni yapıyorlarsa: Kütüphane, müze, kilise, konser salonu, opera binası, spor salonu, tiyatro binası, okullar. Yani halkın kullanacağı kamusal yapılar, sosyal tesisler. Son derece modern mimari eserler, dünya mimarlık literatüre girecek şekilde projelendirilmiş binalar. Halkının eviyle villasıyla kasıldığı değil, kentine kimlik kazandıran, mimarıyla sanatçısıyla gurur duyduğu, mimarisiyle övündüğü, modern çağdaş görünümüyle; yabancıların kente akın ettiği, sokaklarında meydanlarında turistten geçilemediği, her türlü güncel yapı malzemelerinin kullanıldığı, hatta o yapı için yeni malzemeler üretildiği marka yapılar ile diğer kentlerden öne geçme çabalarıdır.

Bizde derken genelden bahsediyorum. Evlerimizin tadilatı kesmedi, kentleri dönüştürmek için koca yapıyı kökten yıkıyoruz. Bir ucûbe gidiyor bir acûze geliyor. Kentmiş; caddesi mi, meydanı mı, parkı yeşil alanı mı, konser, konferans salonu mu, müzesi mi var? Kentimizin neresiyle gurur duyalım?

Üç tane çam, iki tane süs eriği, yeşil yerine beton kaplı adına peyzaj dediğimiz her yeşilde kullanılan taşlar. Her köşesine çocuk oyuncağı diye tutturduğumuz, çocuğunuz bağırış çağırış atlayıp zıplar oynarken pencereden ateş eden, önü açık, parka, yeşil alana bakıyor diye ev alan insanlar.

Köy mü şehir, şehir mi köy? Herkes köşe bucak kaçmak istiyor, emekli olsam da şuraya yerleşsem diye. Hayalden öte değil istekler. Ne çocuklar bırakıyor ne torunlar hep dilekler hep dilekler.

Okula bu sene yeni başlayacak en küçük kız torunum Zeynepsu şarkı söylüyor.

Ellerim tombik tombik,

Kirlenince çok komik.

Kirli eller sevilmez,

Güzelliğin görülmez.

Saçların bakım ister,

Hele dişler hele dişler…

Her şeye yeniden başlamak mı lâzım acaba?

EZAN; HZ.BİLÂL’İN MAKAMI, MİNARENİN MEKÂNIDIR.

Minare ve camiler Osmanlı devrinde plan, yapılış, ustalık ve süslemede önem kazanmış ve simgeleştirilmiştir. Caminin kocaman gövdesi, üstünde ki kubbesinin görünüşü, minareler sayesinde yumuşatılmış siluetleri anlam kazanmış ezan içinde minareler bir fonksiyonu icra etmiştir.

Taş basamakların bir merkez etrafında dönerek üst üste konması ve belli bir yükseklikten sonra son basamakla, şerefe denilen, bir insanın ancak sığabileceği genişlikte bir sahanlığın yapılmasıdır minare. Bu minareyi sarmalayan sahanlıkta müezzin dönerek ezan okur, her yöne sesini ulaştırırdı. Osmanlı devrinde minare, şerefe ve şerefenin mukarnaslarla minare gövdesinden genişletilerek yapılması, ayrıca müezzinin rahatça dönebilmesi için, yine taşların birbirlerine şekille eklenerek motiflerle süslenen taş korkuluklu minarenin görünüşü ile camiye uyum sağlaması amaçlanmıştır.

Ses cihazları icad edilmiş ama henüz camilere; kubbe, kemer, köşe trompları, ile caminin ses akustiği sağlandığından ve kur’an’ı okuyanın (Osmanlı devrinde imam ve müezzinlerin imtihanında aranılan özellikler) belagatı, ses güzelliği, makam, erkan, nağme, huşû içerisinde ki cemaatin gönlüne girdiğinde duyulan huzur, ses cihazları ile sağlanamayacağı için camilerde geç kullanılmaya başlanmıştır.

Daha sonra ses cihazına güvenen her imam müezzin ya sesi açarak ya tonlamalarını ayarlayarak sesini benzetmeye çalışmıştır. Bir zaman sonra teknoloji daha da gelişince müezzini veya ezan okuyan herhangi! birini görmeden de sesini duyar olduk. Minarelere çıkılmaz olmuş şerefe yerine minarenin kapı eşiğinde mikrofona ezan okunmaya başlanmıştır. Kapı girişi ve müezzin mahfili cihazları yerleştirmeye sığmadığından cami içlerine ilave kablolar yapılarak aletler ikiye bölünmüş bir kısmı kapı eşiğine bir kısmı da mahfilin konsoluna monte edilmiştir.

Tüfek icat oldu misali şimdi her ezan vakti bir başka birinin sesi duyuluyor. Makam, belagat, adâb, erkânın yokluğu, acemilik, iş olsunluk yetmezmiş gibi bağıran bir ses (niye her ezanda başka birinin sesinin duyulması, bağırmaktan kısılan sesin yerini başka biri alıyor olmalı); tak diye bir ses arkasından üç ayrı tuştan bap bup bip sesi. Ezan sonunda tuk birkaç saniye aradan sonra küt diye cihazın kapanış sesi.

Hicret sonrası, müslümanlar namazlarını eda etmek için vaktin gelmesini bekliyorlardı. Ezanı okuyacak kimseleri Hz.Peygamberimize bildirmişler ancak hiçbiri uygun bulunmamıştı. Peygamberimiz ezanın Hz. Bilâl Habeşi’ye öğretilmesini istedi. Hz.Bilâl Peygamberimizin beğendiği güzel sesiyle ezanı okudu. Bu olaydan sonra Ezan-ı Muhammedî İslam’ın şiarı olmuştur.

Mekke’nin fethinden sonra Hz. Bilâl Kâbe’nin üzerinden “Fetih Ezanı” da denilen Mekke’deki ilk ezanı okudu.

Ezanın güzel sesle ve adab-ı erkâna uygun okunması, Peygamberimizin dileği olduğu için bir bakıma sünnettir.

Tak tuk, pat küt ve bağıran bir ses; her yeri gezmedim ama gezdiğim yerler içerisinde bir tek Manisa’mızda var.

KULA’NIN YERALTINI BİLİYOR MUYUZ?

Kula’nın yerüstünü biliyoruz hatta turizme açtık da, yeraltını biliyor muyuz?

Manisa Su ve Kanal İdaresi Genel Müdürlüğü MASKİ, Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesine suyu en az olan Kula ilçesini pilot bölge seçerek içme ve sulama suyu durumuna ilişkin hazırladıkları protokola göre yeraltı ve yerüstü suyunun sürdürülebilir ve yönetimiyle ilgili bir çalışma yaptırdı. Salı günü bu projenin sunumunu jeoloji mühendisleri şube başkanından dinledik. Daha önce yazmıştım.

Bir torunum Antalya’da beşinci sınıfa gidiyor. Bir vesile ile geçen ay içerisinde Antalya’daydım. Torunum Kerem’e öğretmenleri bir ödev daha doğrusu bunların grubuna bir proje vermiş. Bir apartmanda su tasarrufunu nasıl sağlarız diye.

 

Duşta şöyle mutfakta böyle yapsınlar dedim olmaz dede dedi. Ben yapacağım ama apartmanın diğer katlarındakiler benim gibi yapmazsa o apartmanda tasarruf sağlanmaz dedi. Doğruydu.

 

Kısaca: O zaman apartmanın tesisatını değiştirip geri dönüşümde kullanılabilecek vasıfta ki suyu apartmanın yapılacak olan arıtma tesisine göndersinler arıtıp tekrar kullansınlar…

Daha önce bahçe fide fidan sulamalarında saat yoktu gece uykulu halde esneyerek yatarken bahçeye bırakılan hortum sabah gözler açılmadan yine esner vaziyette musluk kapatılıyordu. Konu komşuya yetmiyor sabah su kavgaları başlıyor kahvede sandalyelere ters oturuluyordu.

Sayaç kondu şöyle bir zıpladılar, sonra su idareli kullanıldı. Konu komşuya herkese yetti. Kahvede okeye dönmeye başladılar. Maski iyi yaptı dediler.

Yazlıkta bahçe sulamada kullandığımız artezyen suyu Ağustos kurak ay geldiğinde bitiyor. Bitmeden önce hortumu havada yakalayan bahçesini suluyordu. İzmir’de sulama suyu arıtmaya gitmediği için içmesuyundan ucuz dediler. Alalım bari dedim basketçileri geçtik hortumu havada yakalayacağız diye.

-İçme suyu ile sulama suyu arasında fark yok. Dedi İzsu, ikisi de aynı para.

-Geçen sene değildi.

-Tasarruflu kullanmıyorlar ki ucuz diye müsrifçe akıtıyorlar.

İnsan her yerde insan.

Sunumda Şube başkanı tasarruf ederseniz su herkese yeter demedi tabii.

Küresel ısınma, ekosistem değişikliği, barajlar, hayvan içmesuyu, sulama göletleri, yeraltına derinlere inen su, sondajlar, çatlaklar, artan nüfus, artan büyükbaş küçükbaş hayvan sayısı, sulanacak arazi, buharlaşma ile mevcut suyun su ihtiyacını karşılayamayacağı teknik olarak hazırladıkları proje ile sundu.

Yeni kaynaklar, tasarruf, yeni ve teknik projeler, hatta yeraltında birbirine yakın kireç taşı olan üç bölgede yeraltı barajının yapılması, suyu toplama imkanları, ekosistemin düzenlenmesi ve daha yapılacak farklı ve teknik birçok proje sayesinde Kula suyunun ihtiyacı karşılayacak şekle getirebilir.

Korkulacak bir durum yok ama korkulması gereken (hele ilerisi için) bir susuzluk var.

İlerisi için suya yatırım yapılması şart.

SU GİBİ AZİZ OL.l

“Altı da bir üstü de birdir yerin” ama her şeyde geçerli değil.

Gediz, antik çağların Hermos’u o yıllar insan az su bol, Hermos göllenerek akıyor, karşıdan karşıya bazen bir günde ancak geçilirmiş o da salla! Nehrin yatak kotu düşük olduğu için (başka türlü nehir olmazdı zaten,) yerin üstündeki suları topladığı yani drene ettiği gibi altındakileri de emerek toplarmış. Geniş mi geniş akarmış. Yerüstündeki sular gel zaman git zaman rahmetin bereket olduğunun nimetini bilmeyen insanlar işi medeniyete pas ettikten sonra adına yağmur demişler. O da azalmış. Üstü de bir altı da bir sözü bu yıllarda söylenmeye başlamış.

Üstte dereler susuzluktan kuruyunca kalanlar da alta sızarak Gediz’e gitmiş. Altta, üstte, başta, yok devri gelince adına Gediz demeye başlamışız. Artık yağmur duaları kehanetini göstermez, umutlar pekişmez, inançlar gösterişle örtüşmez, hal aldığında dualar isabetli olmadığı zamanlarda, medeniyetin çevreye hakimiyetiyle Gediz karaya boyanmış, bir zaman sonra baştan değil her yerden kokmaya başlamış, su da yıkanmak zorunda kalmıştır. Bir günde geçilemeyen Hermos, yani zamanımızın Gediz’i; her yerine pranga baraj, sulama içme göleti yapılınca akayım mı akmayayım mı diyecek hale gelmiş, paçaları sıvayarak üç adımda geçilir olmuş. Eko sistem bozulmuş, ağaç, yeşil, pırnarların yerini kara toprak alınca kuraklık baş göstermiş. Göçsen nereye gidecen, her yer insan zaten.

Kalan sular bize yetmez hale geldiğinde kavgalar başladı. Onyedi ilçe içerisinde suyu az olan Kula, pilot bölge seçilmiş. “Suyu nasıl toplarız” sunumundaydık dün Maski’de. İş veresiye defteri gibi kağıda dökülünce çözüm bulmak çok zor zorlaşmış. Mevcut sular da alarm veriyor birkaç sene sonrasının hesabındaydık toplantıda.

Manisa’da su alarmı diye ulusal basında yer alan habere nispet yaparcasına Manisa: Yıllar önce Göksu ovasının suları derin kuyu pompaları ile İzmir’e basılırken, az daha uzaktan, 2011 yılında “…Nuriye Belediye Başkanı Hasan Karapehlivan ise tarımdaki ekonomik koşulların getirdiği sorunlar nedeniyle okuyan gençlerin köyde iş imkanı bulamadığını belirterek, “Bu yüzden büyük kentlere göç veriyoruz. 2004’de beldenin nüfusu 1800 kişiydi, bugün ise 1250 civarındadır. Başkan Kocaoğlu’na (İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı) beldemiz adına teşekkür ediyoruz, bu imkanı gençlerimize tanıdılar, çocuklarımız mesleki eğitime tutuldular, hiçbir siyaset yapılmadan iş imkanı verdiler, dedi. Karapehlivan, Sarıkız tesislerinde çalışan 31 kişinin tamamının Nuriye beldesinde ikamet ettiğini sözlerine ekledi.”

31 kişi uğruna buradan İzmir’e döşenen isale hattı ile su giderken nüfusu hızla artan İzmir ve ilçeleri gözünü Manisa ovasında nazlı nazlı akan Gediz’ i besleyen Akhisar’da ki Kumçayına dikmiş. Önüne 46 metre yüksekliğinde set yapılarak arkasında biriken 33 milyon metreküp suya Gürdük Barajı deniliyor. Bu su Manisa milletvekilimiz Uğur Aydemir’in demesi: Manisa merkeze içmesuyu Akhisar’a da sulama suyu olarak hizmet verecekmiş. Baraj bitince göreceğiz.

Bu günlerde yeni bir haber daha dolaşıyor hem yerel hem ulusal basında “Gördes’ten bereket akacak” 430 milyon metreküp su hacmine sahip olacak Gördes’e yapılan baraj suyu 114 km isale hattı ile İzmir’e akıtılacak. İsale hattının geçtiği bölgelerde basınç kırıcı, debi düzenleyici vanalardan, hatta çatlak patlak olursa Akhisar Ovası da sulamada kullanabilecek.

Manisa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nden geçen hafta ulusal basında bir haberi yayınlandı: “Manisa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü küresel ısınma, aşırı tarımsal sulamalar ve bilinçsiz su tüketimi gibi nedenlerden dolayı il genelinde yeraltı sularındaki seviyenin ve sudan elde edilen verimin ciddi bir şekilde düştüğünü açıkladı. MASKİ Genel Müdürü Yaşar Coşkun, bilinçli su tüketiminin önemine vurgu yaparak, önlem alınmadığı takdirde gelecek nesillerin susuzluk tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını söyledi…”

Manisa’da su alarm verirken, Manisa Büyükşehir olmuş, Maski su peşinde koşarken, “Olmaz kardeşim, olsa dükkan senin.”

GEÇEN GEÇENE

Nerde eski bayramlar? Bayramın eskisi yenisi olmaz. Bakmayın devran bayramları yaza bahara getirdi nerde eski bayramlar dedirtiyor. Güz ola kış gele, bayramlar eski haline döne.

Bu kurban bayramının yarısı tatil, yarısı pamuk tarla bağ bahçeydi. İşçi sıkıntısı çekmeyeyim diyenler bayramda bağda sergideydi. Onlar bayramı, üzümü satınca yapacaklar. Pamuk, arasını sür, su ver, ilaç, darılara su, kurutmada domates, kavun karpuz para etti memnun herkes. Kanaat olunca her şey yetiyor.

Çift maaş çocuk var yok, ufak, masraf yok, araba, deniz, tatil. Tarla bağ atadan dededen ek gelir geliyor öteden. Bir ay sonra hepsi biter. Muhabbeti sürer.

Bir başkadır memleketim.

Bayram geçti, tatil bitti, yaz gitti. Haydi çocuklar okula. Veliler daha heyecanlı çocuklardan elini tuttuğun çocuğun gelirken peşinden okul öğretmen seçilirken bir telaştır. Tatilde yenilen hurmalar…

Bize en yakın okul Muratgermen’di. Öğretmenim babamın öğretmeni Fuat öğretmendi. Diğer okullarda aynı öğretmenlerde farklı değildi. Koca gün okulda geçen zamanlarımızda anamızın babamızın bıraktığı talim terbiyeyi öğretmenler devralır yanında tarih coğrafyayı da öğretirlerdi. Ortaokul lise bir tane; ya meslek, ya ticaret, ya da düz lise tercih sebebiydi. Liseyi bitiren öğretmen dahi olabilir memur alınırdı resmi daireye. Her şeyi her konuyu bilir dünyadan bile haberi olurdu. Unutulmuştur belki: Beş yıl ilk öğretim, üç yıl orta öğretim liseye geçiş imtihanla lise üç yıl, her dersten geçsende üçüncü yıl sonunda imtihanla liseyi bitirirdin. Üniversite her ilde yoktu ilçelerin üniversiteden haberi bile yoktu. Bazıları puanlı, kabiliyet isteyenleri başarı imtihanlıydı.

İlkokulu bitirenin kendi tercihiydi çıraklıkla zenaat öğrenmek. Liseyi bitirenler her bir üniversiteye girip meslek edinmek. Zenaat sahipleri askerden sonra ya hemen ya biraz daha piştikten sonra dükkan açar. Meslek edinen üniversite mezunları kendi mesleklerini yapar, resmi kurumla ilgili meslek sahipleri devlet kurumlarında memur olurdu. Onları da önce ki memur abileri iş öğretir, memur ahlakını yerleştirir, yetiştirirdi. Yeni memura iş öğretenler rahmetli oldu, işi öğrenenler dede oldu. Torunlarının yetişmeleri dedelerin nenelerin, anadan babadan çok derdi oldu.

“Çek kulağını uzasın” derler ya aman çekme uzamasın kimse ne yapacağını bilmiyor.

Bayram geçti, tatil bitti, yaz gitti. Şimdi, “Bir dokun, bin ah işit zamanı.”