Hep batıya gidiyordum OSB, Karaali, Muradiye, Akgedik doğudan çıkabilir miyim diye. Yanlış rotaydı herhalde olmadı. Bu sefer batıdan çıkmayı denemek için doğuya doğru gittim. İlk tespit ettiğim rotam Yeniharmandalı’ydı. Kesmedi yorulmadım geçtim levhalarda Çavuşoğlu vardı oraya yöneldim epey gittikten sonra üç yol ağzında bir levha daha Çavuşoğlu diğeri Koldere şöyle baktım ikiside aynı mesafe gibiydi Koldere’nin uzaktan görüntüsü silueti geniş olduğu için yakın gibi gözüküyordu. O tarafa pedalladım. Geçen dönem döktüğümüz asfaltı şimdi bisiklet ile çiğniyordum!
Yolda köpekler ile dost gibiydik; kimi kuyruk sallıyor, kimi ayaktayken oturuyor, kimi de şöyle bir seslenip havlar gibi yapıyordu. Muhteşem Gediz Ovası kına gibi toprağın rengi, adam olmamız için buraya ekilsek dedim, adam gibi adam çıkardı. Hani adamın dibi diyorlar ya o cinsten. Henüz tarıma ters düşecek her hangi bir görüntü tesis mesis yoktu sevindim. Ziya Paşa’nın dediği aklıma geldi.
“Gezdim diyar-ı Gediz Ovasını ne çiftlikler gördüm.
Koldere’ye kadar gittim güllük gülistanlık köyler gördüm.”
Alt yapısı bitenlerin taş kaplamaları yapılmış bordürler çekilmiş yollara. Nerde çamur, nerde çer çöp? Pırıl pırıl her yan, her köy. Asfalt desen çöküntüsüz kazıntısız. Hani Eurosport da Avrupa bisiklet yarışlarında İtalya’dan, Fransa’dan köyler gösteriliyor tertemiz yemyeşil işte öyle bir şey buraları.
![]()
Koldere bas bas gelmiyor bir türlü baktım novigasyona 6 km var daha, inat ettik ya kahvede bir çay içip dinlenirim dedim ya. Uzaktan gördüğün koyun sürüsü yol kenarında yaklaştım mutlaka köpeği vardır bu sürünün dedim, yolun ortasına aslan gibi bir şey çıkmaz mı? Bağırdım çobana “Bir şey yapmaz değil mi?” Sopayı şöyle bir seğirtti “Yapmaz amca gel dedi.” Maşallah heybetli bir kangal öyle masum bakıyor ki.
Nihayet Koldere’nin içine girdim, sanki Paris bas bas kahvelere geleceğim yok anam merkez. Harbiden merkezmiş tam ortada güneşe karşı olanını seçtim kahvelerin içinden. “Selamün aleyküm” çaycı hemen geldi çay söyledim sonra iki kişi daha geldi yanıma; soracaklar ama nereden başlayacaklarını bilemiyorlar. Saruhanlıdan mı geliyon? Manisa’dan. Nerelisin? Manisa’lıyım. Yok sen karadenizliye benziyorsun. Bu soruya alışık olduğum için burnuma bakıp kehanette bulunmak istiyorsun ama her kocaman burunlu karadenizli mi olur? Arnavutların burunları da büyük değil mi? Haa sen de bizdensin dedi. Bakıyorum zorlanıyorlar. Belediyede çalışıyorum. Yaşıma göre, Ersan Atılgan zamanında mı girdin? Yok Cengiz Ergün zamanında. Hah şöyle ya rahatladık şimdi. Cengiz başkanı görür müsün? Görürüm. Söyle bizi de Manisa’ya alsın Saruhanlı’dan hizmet falan yok bizim Koldere’ye, bak Yeşilköy Manisa’ya bağlandı git gör Paris olmuş. Unutma ama. Tamam ama bak buraya da Büyükşehir hizmet ediyor alt yapıya başlamışlar bitince taş kaplama, asfalt istediğiniz gibi olur. Yok sen yine de söyle.
Saat 16.30’da kalktım. Antrenmansızım dönüş zor geldi bi daha bu kadar açılmayacağım dedim.
Yerel basında ‘Manisa 428 milyon dolar ihracat yaptı’ diye bir haber beni ziyadesiyle memnun etti. Gerçi Manisa’nın böyle bir gücü yok tarım ve vardiya şehri ürettiği domatesi, üzümü, mısırı var onları da tarlalarını da satsan bu rakamı bulmaz. Organize Sanayi Bölgesi, havamızı suyumuzu bilhassa OSB’de ki fabrika idarecilerinin bilmediği trafiğimizi yolumuzu kullanıyor ama neticede ülke ekonomisine katkı ve göçe sebep olduğundan dolayı artan Manisa nüfusuna istihdam sağlıyor!
Ancak bir kaç gün sonra yine yerel gazetelerde ‘Muradiye Sanayi Islah OSB oluyor’ haberi.
On gün önce uzun zamandır gitmediğim OSB’nin dördüncü kısmına bisiklet ile gittim gezdim. Çok büyük fabrikalar yapıldığı gibi çok da modern ve çağdaş mimari projeler yarışıyor adeta. Yollar çevre jilet, bakımlı, temiz, yeşil, yeni yeni ağaçlar dikilmiş. Yeri gelmişken, Rahmetli oldu tabii her biri, zamanın OSB Başkanı Hasan Türek (hepsinden Allah razı olsun.) İnşaat mühendisi ve OSB’nin teknik koordinatörü inşaat mühendisi Necip Turagankur birinci ve ikinci kısım OSB’yi botanik bahçesine çevirmiş çok farklı ağaçlar diktirmişti, yollara, yeşil alanlara, refüjlere. Fıstık çamı da güzel yaş kış yeşil ancak farklı ağaç türleri daha farklı gösterecektir OSB’yi. Evet modern ve teknolojik, kesinlikle dumansız fabrikalar, hızla yapılanıyordu dördüncü kısımda.
Muradiye sanayi; bizim gecekondu mahallelerine bir seçim zamanında imar ıslah planları yapıldı yani imarlı oldu dört metre yollarıyla eçiş büçüş evler imara girdi. Bir başka seçim zamanı (o devirlerde seçim her ay her yıl yapılıyordu) hisseli olan tapuları şahıs tapusuyla tek tapuya dönüştürüldü şimdi de kentsel dönüşüm ile ihya oluyorlar.
Manisa’nın havasını suyunu yolunu yordamını feda ettiğimiz MOSB’nin imajına halel gelmesine gönlüm razı değil. O zamanlar Rahmetli Muradiye Belediye Başkanı Hamdi Aga (Mergen), Muradiye Belediyesine gelir getirici bir unsur gözüyle bakıp sanayi alanının planlarını yaptırmıştı. Arsalar ucuz, ruhsat hak getire diye burada ki sanayicilerin de tercih ettiği bu bölgenin hala yolları bozuk, Yuntdağı’nı besleyen elektrik hatlarını kullanıyor, Muradiyenin olmayan suyunu çoğu imalathane kendi sondajıyla idare ediyor, ayrıca arıtması da yok. Bir ara Muradiye Sanayi Güzelleştirme derneği kurmuşlardı iş paraya gelince güzelleşmekten vazgeçtiler.
Şu da bir gerçek o sanayi alanınında ıslahı gerekli çok eskiden ucuz diye o tarafa yönlenen sanayiciler yaptıkları yeni yatırım ve üretimleri ile yeni pazarlar buldular hem ekonomik yönden hem de üretim yönünden geliştiler, tabii hepsi değil. O bölgenin de kentsel dönüşüm gibi sanayi dönüşümüne ihtiyacı var. Ama organize (Manisa) ile sanayi (Muradiye) arasında çok kalın bir çizgi var.
Bu çizginin kesik kesik yani çizginin üzerinden geçilebilir olması için Muradiye Sanayi’nin, Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nin jileti ile sinek kaydı olması lazım.
MOSB’da istihdam, ihracat ve üretim alanında lider firmalara ödüllerin verildiği bir gece düzenlendi. Manisa’ya çok yakın, Türkiye’de birbirine bu kadar yakın il olma özelliğini taşıyan Manisa. Niye Manisa taşıyorda İzmir taşımıyor? İzmir’in gidecek yeri yok denize dayanmış, Manisa’nın arkasında gideceği karayolundan giderse 240 km yol var. Bu yakınlığından ve İzmir’in havaalanı limanı olduğundan dolayı İzmir Swiss Otel’de düzenlenmiş sanayiciye geceye ulaşım kolay olsun diyerek.
Dün dikkatimi çekti Manisa’ya İzmir yönünden girerken şehir tabelasında Manisa’nın nüfusu 390 bin yazıyor. Daha düne kadar 360 bindi. Demek ki OSB’de bir kaç fabrika daha açılmış dedim. 30 bin artmış bölü dört 8 bin göç gelmiş,kısa zamanda bu kadar doğurganlık olmayacağına göre.
Swiss otelde ki geceye damgasını vuran “Türkiye’nin yerli otomobiline ev sahipliği yapmak istiyoruz.” Talebi olmuş. Üç sene sonra tabela 490 bin olacak. Oturma odasında yaşayıp salonu kullanmayan Manisa’lı hemşerilerim salonu göç dalgası ile yeni gelecek olan işçilere kiraya verebilirler. Çünkü üç senede yeni imar planı bitecek, üç senede uygulaması sürecek. Altyapıyı da ilave edersek gelenler çadır mı kursun bu yurttaşlık hemşerilik görevi Manisa’nın ekonomisine katkı sağlamayı! hangimiz istemeyiz.
Manisa’da: Okur yazar olmayan %5 ilkokul mezunu yani okuma yazma bilen %28, ortaokul %26, lise %29, yüksekokul %12. Eğitim bu.
1000 ila 3000 TL arası geçinen %70, %30’u 3000 ve üzeri. Ekonomi bu.
%21 işli işsiz özel sektörde çalışan, %0.7 iş adamı, gerisi; esnaf, emekli, ev hanımı, öğrenci, çiftçi. %78.3 İstihdam da bu.
İzmir’de yaşayan 220 bin Manisa’lı varmış. Eğitim ve ekonomiden nasibini almış kimseler olsa gerek. Bazen ben de özenmiyo değilim. ‘Ay beyaz deniz mavi, eğlenin Manisa’lılar.’
At araba ustası demir çemberi kızgın ateşte öyle bir ısıttı ki cehenneme zebani yaparlar dedim kendi kendime. Kor haline gelen çemberi uzun saplı maşayla tutup biraz daha çekiçledikten sonra çevirdi çevirdi itina ile kesilip çember haline getirilmiş yerde duran bisiklet tekerine benzer jant ve tellerin yerine ahşap olan ve bu ahşabı içine alacak şekilde kapkara demirden oluşan Rus komünistinin olamayacağı kadar kızıllaşmış çemberi zavallı ağaç janta geçirdi, öyle bir koku yayıldı ki işte bu, ağacın son nefesini verişiydi. Demir prangaya bağlanmış ahşaplar yıllar boyu bu pranga altında çürüyünceye kadar arnavut taşı kaplı sokaklarda dingil sesini taşıyacaktı.
Tekerleğin icadı ve çeşitli şekillerde kullanılması dünyada değişim rüzgarlarını çok kısa zamanda fırtınaya döndürmüştü.
Artık eşeklerin çektiği uzayıp giden deve kervanları yavaş yavaş taşıma işini bırakacaktı. Devecilik yerini at arabalarına bırakırken homurtulu, ağzı köpük köpük develer tarih kitaplarının sayfalarında alt yazılı kara bir fotoğraf olarak yerini almaya başlayacaktı. Devecinin yanık sesiyle söylediği yalellisi tekerleğin taşlı sokaklarda yankılanan dönüş ve dingil sesiyle duyulmaz olacaktı.
Tekerleğin icadı ile hızlanan taşımacılık bir yerde imal edilen malları başka bir yerlere daha uzaklara götürerek pazar genişlemesi sağlanmaya başlamış, ticaret gelişmiş, takasla yapılan alışverişler altın sikkeyle yapılır olmuş, giderek zenginleşen ülkeler nereye varacağı kimi yutacağı belli olmayan bir canavarı beslemeye başlamıştı.
Zamanla insanlığı lokma haline getirmeden yuttuğu adına medeniyet denilen bu canavar dünyayı esareti altına aldığında da insanlık her şeyini ona teslim etti.
Tekerlekler çoğaldı. Ahşap arabalardan sonra her bir teneke kutunun altına bağlandığında janta takılan kara demirin kızıl komünistin yerini, ahtapotun evrim geçirmiş hali emperyalizmin kolları gibi dünyanın her yerine uzanan çektikçe her yere ulaşan lastiği almıştı. Önceleri kıçımızdan donumuzun düşmemesi için bele geçirdiğimiz lastik saatte kilometreler kateden tekerleğe dönüşünce kafamızda da tilkiler dönmeğe başlamıştı. Dönen tilkilerin kuyruklarını çarpıştırmayan ülkeler medeniyetin dizginlerini ellerine geçirdiler. Aydınger kağıdına çizilen çizgiler toprakta yol oldu. Teneke kutulara gün doğmuş, belimizin yerine teneke kutunun altına bağladığımız lastiğe yollar yetmez olmuş yatmasak da kalkmasak da o köy bizim köyümüz zırvasıyla çok uzaklara gitmişiz.
Evler köye, köyler şehre, şehirler kente dönerken bir curcunadır giden, kural tanımaz kutuları yavaşlatmak, durdurabilmek için kırmızıyı ve hiç yanmayan yeşil ışık kuralını koyan medeniyet; insanlığımıza alaycı bir şekilde direğin tepesinden göz kırparken sen dur sen geç ile bizleri hizaya soktu.
Bu medeniyet alametifarikası lambalar nereye kadar gelmiş? Manisa’nın Kırmızı Köprüsü’ne, Hacıyahya Camisi’nin altında tek istikamet yolun ağzına, oradan Şeyh Fenari Camisi’ne, Akmescid Kavşağı’na, iki adımda bir olduğundan Lambasız kullanılabilecek Moris Şinasi Çocuk Hastanesi Kavşağı’na, oradan Cumartesi Pazar dahil 19-20-21-22’den sonra hastane tarafından hiç araç çıkmamasına rağmen dört yol ağzı şapkasız çıkmam alışkanlığı ile CBÜ ile Merkez Efendi Hastanelerine kadar gelen lambalar, sürücüler tarafından edebiyatımıza yeni terimler ekleyen bu lambaların sonuncusu meteoroloji kavşağında durmuş. Yeşil dalgadan vazgeçtim, akıllısını henüz görmedim (yakında olacak inşallah), kırmızının yanında geriye say komutu ayarlanmış ama ana! hakkı gözetilmemiş.
Kırmızı yanıyor iyi de karşıdan kimse gelmiyor bunca lastikli kutu neyi bekliyor? Işıkı anam ışıkı.
Yoğun trafiğe kırmızı, hem de kıpkızılından.
Yöresel mutfaklar, tatlar, yerel haberler, yerel yönetim, yerel basın, yerel… Yerel yani alaturka, şark, anadolu işi, İstanbul’a göre taşra, avam, arabesk, olduğu için mi yerel deniyor. basite indirgendiğinden önemsenmiyor olabilir mi acaba? Yerel haberler daha çok kaza bela haberleridir. Vurdulu kırdılı türk filmlerini andırır.
Zaten yerel basın niye kendini geliştirmez bir haberi hepsi yapar: Fotoğraf aynı, haber aynı, başlık büyük puntoların karakter ve kalınlıkları aynı. Acaba bir elden bir matbaadan mı çıkıyor diye düşündüğüm çok zaman olmuştur. Bir tanesini okuyun diğerlerini okumaya gerek yok. Dizlerinizin üstüne koyup okuduysanız elinizde veya masa üstündeyse ya pantolon ya eliniz ya da masanız boyanır demek ki hem aynı matbaa, hem aynı mürekkep.
Fotoğraf, ona gelince bir konser konferans tören mören bu gibi etkinliklerde sahnenin, kürsünün, konferansçının, tiyatrocunun, önüne kot pantolondan bir duvar arka ceplerde yarısı dışarıda cep telefonları. omuzlarda kameralar, gözlerine dayalı objektifi soba borusu görünümlü makineler, bazen askısı düşük alesta bekleyen elde tutulan enstane yakalama sevdasında olanlar.
Konuşmacılar kürsüden ininceye kadar arkada seyirciler bir sağa yatar bir sola yere yatanlarını bile gördüm! konuşmacıyı izlemek için kırk takla atarlar. Ben kot alacağım zaman böyle bir etkinliğe gidiyorum marka ve kalite seçiyorum ama kırarmış yırtılmış kirlenmiş olduklarından bazen seçemediğim de oluyor. Bunca gayret çaba karşılığında haber ve fotoğraflar aynı biri çekip pas etse hem kottan duvar olmayacak hem yere yatan seyirci kalmayacak.
Haberler çekim foto yazı çizi aynı olunca yerel dedikodular, muhabbetler, çekiştirmeler de aynı oluyor. Herkes aynı haberlerden bilgi sahibi oluyor. Heyecan aynı, sevinç üzüntü aynı, yerel sevinçler, üzüntüler, göz yaşları, şakşaklar aynı, dedikodular, kulaktan duymalar bile aynı. Komünist giysisi gibi tek tip.
Bazen akşam ajanslarını dinlerken çeşitli kanallarda ki haberlere bakınca acaba yerel basın büyüyünce ulusal basın mı oluyor diye düşündüğümde oluyor. Hal böyle olunca Türkiye’de böyle oluyor demek ki.
Düşünmek, akıl fikir üretmek yok. Birileri bizim yerimize düşünüyor üretiyor ithalat yapıyor, yol köprü yapıyor, bize geçmek, yimek ve padişahım çok yaşa dimek düşüyor.
Karpuz ucuzsa hep beraber karpuz yiyoruz kabakaşı kabaktadı itiraz yok, evde inek eşek de yok ona verelim, ye. Kiraz ihraç ediliyor bize kurtlusu hem de boncuk gibisi kalıyor ağzına atmadan eliylen yar bak, bulamadın benden büyük mü de tevekkel Allah ağzına at. Üzüm; kalıntı, buluntu, ilaçlı, (yeni duydum Cumhuriyet Hamamı’nda yıkamak lazımmış) bilye gibi, hormonlu. Et pahalı ama hiç mi yemeyeceğiz. Hem de GDO’lusundan, tavuk zehirliyor, hiç yemesen aş erdiriyor! ‘Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti’ 1925-30’lu yıllarda Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmuştu. Şimdi yok her halde.
Kemal Sunal, Levent Kırca rahmetli, Şener Şen emekli oldu. Münir Özkul çınardı devrildi. Allah Rahmet Eylesin. Zaman zaman eski filmlerini seyrediyorum. Şimdi onlar yok diye bizi anlatan hicveden yok, dolayısıyla kendimizi değiştik sanıyoruz.
Ama ben hala: Aile yapısını bozan, sonunda birbirlerini sevenlerin kardeş çıktığı, o onun anası, bu bunun dostu sevgilisi olduğu, evli insanların da sürekli kavga ettiği, çocukların anasını babasını bilmediği… dizileri olmayan, vurdulu kırdılı, kadına şiddet, erkeğe hiddet, basıldı, kasıldı, haberleri yapmayan, sakin yaşayan, gümrüklerde kılı kırk yararak bizden meyve sebze gıda maddesi alan ve vatandaşına yediren avrupalıyı Avrupa’da ki insanı kıskanıyorum.
Tabaklarında ki meyveyi canım çekiyor.
Tarihte onca olan bitenden sonra kendini koruyabilmiş bir ilçemiz olan Kula’nın kentsel sit sınırları içerisinde ki eski mahallerinde yaklaşık 3 binin üzerinde koruma altında olan tarihi evleri vardır. Yıllar önce koruma planı yapılarak bu evlerin bulunduğu beş mahalle kentsel sit sınırları ile korunmaya alınmıştır. Halkımız da duyarlılık göstererek oturdukları evleri korumaya çalışmışlar, günümüzde bu evlerde yaşamak zor olsa da ata miraslarına sahip çıkmışlardır. Kula’dan göç edip evlerini boşaltan eski Kula’lıların evleri bakımsız ve sahipsizlikten dolayı yıkılmış ve bir çoğu da yıkılmaya yüz tutmuştur. Sonradan baba dede mirası deyip onaranlar olsa da bir çoğu onarımın restorasyonun çok maliyetli olmasından dolayı güç yettirememişler neticede yıkılıp çoğu tarihi ev yaşantı ve hikayeleri ile birlikte tarihin bilinmezleri arasına karışmıştır. Buna rağmen son yaptığımız koruma imar planının güncellenmesinde 1200 ev tescil edilmiştir.
Bana göre bu koruma sınırları içerisindeki 3 binden fazla olan evlerin tamamı tescillenmelidir. Çünkü dar sokaklarıyla, birbirlerine yaslanmış saçaklarıyla, ahşap kapı, kepenk, ocak, davlumbaz, tavan işçilikleri ile dar sokakların kayrak ve divlit taşlarıyla kaplanmasına kadar korunmalıdır. Korunmalı ama kendi haline bırakmakla olmaz yağmura rüzgara güneşe açık olan hayatlı bahçeli evler zamanla yıpranmakta ve ahşap dolgu karışımı duvarlarının, çatılarının çökmesiyle makus talihine doğru yol almaktadır.
Manisa Büyükşehir Belediyemiz satın alma yoluyla yedi tarihi evi restore etmeğe devam ediyor, 2018 yılı içerisinde tamamı bitirilecektir. Ayrıca 32 yeni konut yaparak eski tarihi ev ile takas yapıp restore edilecek ev sayısını arttırmayı planlıyor. Buna rağmen yetmez. Akla ilk gelen Safranbolu Evleri 1970’li yıllarda başlamış hem de devlet desteği alarak. Yakın zamana kadar ancak kendine gelebilmiş olmasına rağmen devlet ve kurumların desteği hala devam etmektedir.
Evlerin restorasyonu, sokak sağlıklaştırmaları, yol kaplamaları, sokak aydınlatma armatürleri, yangın hidrantlarına kadar elden geçirilmesi gereken Eski Kula. Maalesef bir veya iki kişinin bir kurumun gayretleri ile olmaz el ve gönül birliğinin en önemlisi maddi desteğin olması gerekir.
Kula volkanik arazi yapısıyla Avrupa’dan Yakındoğu’ya uzanan havzada tek jeopark hem de UNESCO sertifikalı
tek jeopark. Bu sayede Kula’nın turizm önemi farklı destinasyonlar sayesinde artmaktadır. Ayrıca 2016 yılında Manisa Büyükşehir, Salihli, Kula belediyeleriyle Jeopark Belediyeler Birliğini kurarak uluslararası çapta bir güç kazanmış olup Avrupa ve Dünya jeoparkları arasında önemli bir yer tutmuştur. Rusya’da ki Türk Devletleri ve Yakındoğu’da oluşacak olan yeni jeoparklara öncülük yapacak pozisyondadır.
Jeoparkların var olma sebeplerinden bir tanesi her ne kadar bölgenin coğrafi yapısı olsa da diğer faktörlerinde oluşması veya bu alan içerisinde; tarihi yapılar, eserler, el sanatları, arkeoloji, antik kentler, kültür, geleneksel yaşantı, hatta yöresel lezzetler bulunması gereklidir.
Tüm bu imkanlara rağmen helva yapmak için maddi güç gereklidir. El sanatlarının, kültürün, geleneklerin yaşatılması kadar, Kula Tarihi evlerinin kısa Zaman’da ve çok sayıda restorasyonunun yapılması gereklidir. Manisa Organize Sanayi Bölgemizde 180-200 civarında fabrika işyeri vardır. Bir çoğu ihracat rekorları kırarken ülkemize de katma değer sağlamaktadırlar. Bu işletmelerin Kula Tarihi Evleri’nin restorasyonuna el atmaları her bir işletmenin bir ev restore etmesi ile belediyeler birliği ile, tarih kültürü tarihi evleri ve lokomotif vazifesi gören UNESCO sertifikalı jeoparkıyla Kula kısa zamanda dünya çapında bir üne kavuşacaktır. Ege Bölgemizin iç kesimlerinde ki bu bölge turizm zenginliği ile kalkınacak hatta Organize Sanayi Bölgemize ticaret maksadıyla gelen yabancı konuklarımızın ziyaret etmek isteyecekleri bir yer olacak bizlerinde gurur kaynağımız olacaktır.
Tarihi Kula Evleri’nde konaklayacak olan konuklar, dünya oluşumu ve jeolojik mirasımızı yakından görecek, kök boyalı el dokuması halıları diğer el sanatlarının yanında yöresel tatlar, yaren geceleri ile hoşça vakit geçireceklerdir.
Ziyaret için ticarete, ticaret ile ziyarete geleceklerdir.



Demirci 200 km mesafede merkeze. Demircinin Küpeler köyünde Küpeler camisi 220 km neredeyse Kütahya’ya geçilecek, sınırda zaten. Köyün sırtında ki dağı aştın mı Simav. Saruhan beyliği eseri ahşap kerpiç karışımı basit bir köy camisi. 600-650 yıl tarihe meydan okumuş bir ucu kayaya oturan temelleri ile ayakta kalmış. 250 yıl önce sırtta haydari, omuzda çıkı, ayakta çarık, elde fırça bir lokma bir hırka inancı ile köy köy gezip böyle camilere hat tarzında ayetler, tabiat resimleri, yapmış olan Ali Ağa’nın oğlu Mehmet Emin kalem işleri ile süslemiş Küpeli Camisi’ni. Bu yazıların yüzü suyu hürmetine tescilli olan bu cami Cengiz Ergün başkanımızın özel olarak ilgilenmesiyle restore edilmektedir.
Ayrıca yine Demirci’nin Kışlak Köyü’nde buna benzer işlemeleri hat yazıları olan bir cami daha var, Kışlak Camisi; hemen yanına o kadar yakınına ki son cemaat mahallini yıkacak kadar kasıtlı yakınına yeni bir cami yapılmış. İkindi vaktine yakın buraya gittiğimde birbirlerine direnen bu camilerin karşısında ki kahvenin önüne oturmuş bir köylü vardı başka da kimseyi görmedim. Yoktu. Eski tescilli camiyi gezerken uzaklarda bir camiden ikindi ezanı sesi geldi dışarı çıktım, eski caminin cemaati yok yıkılsın diye bakıyorlar ancak yeni camide de bir hareket yok kapısı kilitli ezan dahi okunmadı. Köylü vatandaşa sordum niye ezan okunmuyor koca cami yapmışsınız cemaat yok caminin kapısı kilitli nerde bu cemaat? Tık yok. Eskisi yenisi yan yana, cemaat haydaya.
Çok üzüldüm. eski camiyi yıkılması için son cemaat duvarından yaralamışlar duvar yıkık çatı çökük o kadar da güzel kalem işleri hat yazıları var. Yeni cami diğer köylerde ki camiler ile yarışmak için onlardan daha büyük yapılmış, yemede yanında yat derler ya, bu camiyi de girmede yanından bak. Seyrediyorlar.
Cami konusunda haliyle hassas bir milletiz ancak bazen de abartıyor kaş yaparken göz çıkarıyoruz. Sarıgöl’ün Emcelli Köyü’nde kıblesi yanlış olan bir camiyi yıkmışlar. Yazık gözün bakış açısı genişliğinde bir sapmaya kadar kıble bozulmuyor. Ama dedikodular içimizi çürütünce yıkıyoruz. Bir de yıkılan camiyi yaptırana saygıdan dolayı minaresini yıkmamışlar. Yeni camiye iki şerefeli bir minare yapmışlar yanında da yıkılan caminin yıkılmayan tek şerefeli minaresi. Ucube bir görüntü. Var mı ülkemizde bu görüntü de her hangi bir yerde cami? Yok.
Eskilerde bir laf vardır “Zarfa değil mazrufa bak” derler, yani zarfın süsü önemli değil içinde ki yazının önemi var demektir. Cami önemli değil içinde ki cemaatin hak yanında itibarı Allah indinde ibadeti önemlidir.
Sonbaharın güneşli ve renkli günlerinden biri denk geldi Cumartesiye. Bisiklet yolunda su birikintileri var güneşin sıcaklığı yetmemiş kurutmaya. O yüzden geçen gün aynı yolda tepemde ki kaska kadar çamur sıçradı bisikletin tekerinden tabii. Bugün çamurlukları taktım çamur vız gelir. Bazı düzgün insanlar da çamurluk kullanmalı tekerden gelse iyi de her yerden geliyor.
Trafiktekiler mi bana alıştı ben mi trafiğe, yol verenler bir de direksiyonda reverans yapıyorlar buyrun der gibi el uzatıyorlar. Allah Allah şaşırmadım desem yalan olur ama çözdüm. Spor bisiklet kıyafeti: Dar paça siyah eşofman altı, üstümde gri rüzgarlık, sırtımda rüzgarlığın üstüne çıkardığım içimde ki içliğin kavuniçi cırtlak rengi ensemden aşağıda, kask, eldivenler, spor ayakkabı. Belli ki spora çıkmış bu adam keyfini bozmayalım edasında sürücüler. Ayrıca karbon salınımına önlem bandana boynumda yoğun trafikte ağzımı burnumu örtüyorum.

Manisa vardiya kenti olduğunu bi daha anladım güzergahım servis yolu güzergahıydı çünkü. 2000 yılında tır yoktu memlekette. İzmir’den kiralıyordum. Şimdi envaiçeşit araç, dolmuş deriz 10 kişilik araçları uzatmışlar doldurulmuş olmuş 21 kişi. Son zamanda onlar revaçta taksi gibi kullanıyorlar, trafikte gıcıklığı yapanlarda onlar, ama ufacık bebeleri araçta unutanlar da bunlar.

Sığınacak bir liman arayan fırtınaya yakalanmış tekne gibi Laleli’de bisiklet yoluna kapağı attım. Kestim pedallamayı boşa attım zincirin cırrr sesli nağmelerinde biraz da oturduğum selenin üstünden doğrularak gidiyorum. Keyiften zili çalacağım tik tak Amet gibi olacak. Ama merak etmeyin bisiklet yolunda giden yayalara zil sesi yetmedi, yaklaştığımda bana bakmasına rağmen bağırdım. “Kaçsana kızım” uyandı, kucağında ki bebesiyle. Geldiğimi görmediği gibi nerede yürüdüğünü de bilmiyor.
Karbon salınımı (trafik) organize sanayiye girdiğimde azalmıştı. Sondan bi evvel ki kavşaktan sağa döndüğümde Karaali’ye gider levhası az sonra gözüktü, cümbüşte gözükmüştü. Zeytinlikler, sarı kırmızı rengarenk yapraklarıyla asmalar, bağlar, renk armonisi çitlembik ağaçları.
Bir yanım sanayi alanı fabrikalar, bir yanım tarım arazisi bağlar bahçeler tarlalar. Sanayi asgari ücret. Bağ üzüm baş fiyat. Ekin saman ithal. Zeytin, yağ çomakla ağacı bakalım daha pazara çıkmadın.
Karaali Köy yolu üzerinde; tarlasını süren, zeytinini toplayan, tarlasına tohum serpen, koyunlarını yayan çoban. Öte yanımda ki koca koca binalar, fabrikalar, sanayiden sesler, kamyonlar, tırlar. Şimdi anlaşılıyor; tarım para etse sanayiye adam bulunmaz. Köyden şehre göç olmaz. Tüketim olmaz ekonomi daralır. İyi de ithal malı kim ala kim vere. Sanayidekiler yabancı, hancı, çalışanlar yolcu yolancı. O yan ithal, bu yan ithal, para mı yeter be hacı!
Pedallıyorum Karaali yoluna girdim zeytinciler yol kenarında kimi sopalıyor naylon brandaların üstüne üstüne, kimi topluyor çuvalların içine içine. “Bereketli olsun.” dediğimde çomak sesinin yerini çomaklayanın sesi aldı. “Eyvallah”
Akgedik’e döndüğümde yolun virajları manzarayı tetiklerken, asmaların kahverengileri, kavakların sarıları, çınarların rengarenkleri. Empresyonizm burada doğmuş sanki. Monet’in tablolarını andırıyor tabiat. Paul Cezanne, Van Gogh toplaşmışlar renkleri cümbüşlüyorlar. Uzaktan gözüküyor Akgedik’in minaresi ne zevkliymiş buralarda pedallaması.
Bu tılsım bozulmasın bir daha gördüğümde rüyadan uyanırım diye sanayiye girdim dönüşte. Eyvah servis çıkışıymış. Doldurulmuşlar, kara dumana borazan olmuş egzozlu benim yaşımda otobüsler. Kapısının önü kalabalık servise binenlerin arasından geçerken iki köpek fabrikanın yalakası olsa gerek takıldılar peşime hayt huyt bağırış çağırış pabuç bırakmadım. Az ileride biri fino diğeri. babafino, fino cav cav gazlıyor diğeri kalın sesiyle horfluyor. Ben durur muyum ben de carlıyorum. Şimdi anladım o kadar köy gezdim yol düzdüm bir köpek görsem ya. Meğer onlar da insanlar gibi köyde ekmek olmadığını anlamışlar sanayiye takılmışlar.
Bandana ağzımda burnumda, basa bildiğim kadar pedal ayaklarımda. Ne manzara kaldı hatırımda, ne rüyalar uyandığımda. Asfalt siyah, şehir gri vızır vızır trafik, köy yolu böyle tozumuyordu cabası.
Mavi bisiklet yolu yapıldığından beri dip bucak görmemiş çamurlu o da. Bastım geldim eve 40 km olmuş ya.
İzmir caddesinden kırmızı köprüye devam ederken önemli yapılardan biri Karaköy Polis karakolu idi. O devirde akşamları sokak bekçileri hava karardığında mahallelere dağılır sokaklarda asayişi ber-kemal ettikleri gibi ellerinde düdük palaskaya bağlı bellerinde cop, hırsız uğursuz kovalar akşamları gün ağarıncaya kadar vatandaşın huzurunu sağlarlardı. Gecenin sessizliğini yırtan tiz bir düdük sesi bize güven verirdi. O devirde hırsızlıktan başka büyük olay olmaz olsa da çocuk halimizle duymaz, duyurulmazdı bizlere. Ama şunu iyi bildiğim ve bu devirde neden yok diye sebep aradığım konu: Polis veya mahalle bekçisi hırsızı yakaladığında (önünde bahçesi makilerin arasında ki dar bahçe yolundan karakola girilir solda polislerin ifade aldığı şikayetlerin dinlendiği görevli polis o odanın karşısında sağda komiserin odası vardı arkada bir kaç oda tuvaletler alta bodruma inen merdiven bulunurdu) karakola götürür bodrum katta ki nezarethanesine kapatılır polisler sabaha kadar nasihat ederdi. Sabah polislerin nöbet devri olur nöbeti devralan polisler de nasihat ederdi. Sonra ifadesi alınır bırakılırdı. O hırsız hırsızlıktan vazgeçtiği gibi bi daha karakolun önünden dahi geçmezdi.
Karakolu bu kadar iyi bilmemin sebeplerinden biri ben de altı yaşımda çocuk suçlulardan biri olarak az önce güvendiğimiz bekçilerden birinin vazifeşinaslığı neticesinde yakalanıp karakola götürülmemden kaynaklanmakta: Regaip kandili akşamı Manisa’mızda hepimizin bildiği havai fişekler atılır, maytaplar yakılır, mantar tabancaları kullanılır, çok ses çıkaran ve tehlikesi olan çıtır pıtır patlatılırdı. Yuvarlak aspirin kapsülü şeklinde ki çıtır pıtır tabletleri ufalanıp bir kaç küçük parça patlatıcı demirin içine doldurulur demirin ucunda ki çivi sert bir yere taşa duvara betona vurulurdu. Demir içinde sıkışan çıtır pıtır patlar şiddetli ses çıkartırdı. Onun bir doldurma ölçüsü vardı o ölçü kaçırılırsa yaralanmalara dahi sebep olurdu. Ama, erkekliğe sığan da oydu, çok ses çıkarsın diye o ölçünün kaçırıldığı da olurdu. Bu demirin kullanımının yasaklandığı devirde abimden saklayıp aldığım bir çıtır pıtır demirini kapımızın önünde sokak lambasının altında doldururken (doldurup kaldırım betonuna vuracağım) bekçi elimden tutup yakınımızda ki karakola götürdü. Çocukluk hali korkudan, bir de suçlu olduğumdan fazla sesimi çıkaramadım. Ne evin haberi var ne de komşuların. İşgüzar bekçiye bakın akşam vakti kaçırıldım, kayboldum sanacaklar. Ağabeyim bekçiyle giderken görmüşte ifadem alınırken ayaklarımın titrediği anda karakola gelip beni almıştı.
Kırmızı Köprüye geldik. Çaybaşı Deresi’nin (DSİ’nin kayıtlarında Akbaldır Deresi diye geçer) ihtişamı karşımıza çıkar. Derenin iki kenarında korkuluk vazifesi gören 50-60 cm yüksekliğinde pek yüksek olmayan, harpuştasının betonları aşınmış kalın taş duvarlarıyla düşme önlemi alınmış bir hayli derince içerisi koca koca yuvarlak kayaların, sık şekilde çınarların olduğu, yazın en sıcak günlerinde kuruyan kışın kayaları örtecek şekilde dolu dolu akan, akarken kayalara çarpan suyun sesiyle uzak evlerden dahi duyulan uğultusu ürperti verirdi sessiz kış gecelerinde.
Suyu eskisi kadar akmasa da şimdi bile şehre nefes aldıran çınarlarının yeşilliğinin aktığı bir deredir. Doğu Batı yönünde yani Çarşı’yla Karaköy’ü, Kuzey Güney yönünde de Spil’in eteklerine yerleşmiş Eski Manisa ile İzmir Caddesi paralelinden sonra gide gide ovaya uzanan Yeni Manisa’yı birbirine bağlayan Kırmızı Köprü Çaybaşı Deresi’nin üstünde önemli ve stratejik bir noktadadır. Çaybaşı Deresi üzerinde çok sık köprü olmasına rağmen merkezi konumda ki bu köprü ve yakınında ki Karaköy Kahvehaneleri Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de geçer.
Köprü korkulukları tornadan çıkmış ahşap görünümünde kırmızı dökme mozaikten yapılmış olduğundan Kırmızı Köprü diye anılır. Köprü bir hayli eski kemerli. Altta ki kemerle yaşıt olmayan kırmızıyı andıran korkulukları kimin ne zaman yaptığını bilmiyorum. Manisa ile ilgili kitapların birinde vardır diye düşünüyorum.
Bu bölgeye gelince Evliya Çelebi dahi Karaköy Kahveleri’nin birinde soluklanmış, biz de bir nefes alalım. Kırmızı Köprü’den çok yukarılarda Arap Alan Meydanı’nda Defterdar Mahmut Efendi Camisi’nin köşesinde ki Pürnefes Çeşmesi dahil bir çok çeşmeler ve köprüler, aşağılarda da Ayn-ı Ali’nin Amak-ı Hayalî’nin anlatıldığı Koca Çitlenbik var anlatılacak.
Uzun hikaye velhasıl.
Trafik yoğunluğundan kuyruklanmalardan kırmızı ışıklardan ilerleyemeyiz. Trafik akmaz tıkanmalar olur ara sokaklara saparız bir başkası daha girmiştir bizim gibi yoğun trafiğe kapılmayayım diye, orada da sıkışıklık, dönsen dönemezsin geri gitsen arkanda bir başka araç. Buraları +18’den dar ama sağlı sollu parklanmalardan dapdar. Çöp arabası, ambulans, arazöz nasıl girecek diye sorar dururuz. Girmesi çıkması zor. Bazen nefret gelir bıkkınlık gelir. İçimizden geçenler dilimize gelenler söylenmez. Baştan çıkarır dayanamayız.
Manisa trafiği budur. Akşam saatlerinde bu dar sokaklarda park yeri arayanlarla karşılaşırsınız AVM otoparkında yer arayan sürücüler gibi. Her şey alt üst olur. Ne tek istikametler ne tık nefesler avaz avaz bağırganlar; bazen pazaryerini çağrıştırır, bazen kayıkçı kavgasını, bazen de taşa sopaya bıçağa dönerine kadar büyüğüne rastlanır. Silah çekilmez ama bir ucundan gösterilir.
Yollarda araçlar gidemiyor kaldırımlarda insanlar. Bir de anlamadığım bir şey var herkes sokakta. Aracı da insanı da. İşsiz sayısı istatistiğini Manisa arttırıyor herhalde, kaldırımlar omuz omuza yollar üst üste.
Çatal mezarlığı dünya işlerinin bittiği yerden hemen sonra başlayan dünya düzeninde ki aktörler rol alıyor. Dükkan dükkan, kahve, pastane, kafe, market, bir hareket bir hareket nereye kadar çocuk hastanesi kavşağına kadar kesintisiz. Bankası, kankası, konfeksiyonu, kavafı, çapıt çarşısı, kahvehaneler, kaldırım işgaliyesi için bahaneler. Marketler yan yana önlerinde çift sıra kamyon bozması araç parklanmalarıyla. Çilekeş caddesi.
Havada duman sis, zehir solumalar. Egzoz hizasında karbon salınımı soluyan çocuk arabalarında bebeler, giysi kutusu, cam kağıt naylon üçlüsü matruşkalar, Telekom panosu, Gedaş trafosu, sokak aydınlatmaları podyuma çıkmış Gedaş yanında bir belediye diğer yanında bir diğer belediye daha; boynu bükük olanından ucuna zeytin takılmış çomak gibisine kadar. Reklam panoları, yollar toz toprak pislik cabası. İşyeri kapı önlerinde naylon kovalar, askıda çamaşırlar, canlısı yetmiyormuş gibi cansızı mankenler yanınızda, öyle avare kasnak geziyorlar ki insanlar mankenin elini tutup hadi yürü diyenler bile var.
Manolya Meydanı’ndan dön Sultan Camii, Karaköy, Dış Mahalle, çocuk hastanesi kavşağına kadar bu istikamette keşmekeş caddesi.
Panayır desem değil, köylü pazarı hiç değil.
01.01.2018 de başlayacak işgaliyeli 18m. ve üzeri caddelerin düzenlemesi; asfaltından kaldırımına kadar jilet gibi olacak, temizlenecek, bozuk ve görüntü kirliliği ortadan kalkacak, maalesef balkonlara koyamadığımız ama ille de evimin önü dediğimiz araçlarımız otoparklara (raflara) kalkacak. Yollarda bu teneke yığınları olmayacak, kaldırımlar insanlara, yayalara. Yollar elektrikli otobüs ile akan trafiğe hareket halinde ki araçlara.
İşgaliyesi kalkan caddelerde ayağı taşa takılandan, elektrikli uçağın vaktinde gelmemesinden, çer çöp, kağıtların rüzgarla savrulduğu avareliğine kadar Fırat kenarında ki kurdun kaptığı kuzunun hesabının sorumlusu var artık. Bisikletler bayram yapacak. İndirme bindirme yükleme boşaltma gece. Ağaçlar bakımlı, yeşiller yemyeşil, çiçekler rengarenk.
2018-19 modern, çağdaş Manisa’nın Manisalı’nın yüzü gülecek. Selamlaşmalar, yardımlaşmalar, tebessümler, şakalaşmalar, takılmalar. Başka bir dünyaya yelken açarken yeni imar planının yeni düzenlemeler ve modern şehirciliğin rüzgarı ile yelkenleri şişireceğiz. Prime Manisa’da yiyip içip gezeceğiz, Eski Garaj Yeni Proje’de senfoni dinleyeceğiz.