Saat 15.00 de Lizbon havaalanına indik havalanında bir biz varız desem yalan olmaz. Herkes geçti de biz mi kalmıştık uzun koridorlar geniş salonlar bekleme koltukları bomboş. Bunlar neyle geçiniyorlar avrupa ülkeleri turizm ile geçiniyorlar ve de turistten geçilmiyordu diye düşündüm.
Toplu taşıma otobüsüne bindik durakta bilet satılıyor. Alfama denilen eski Lizbon mahallesine gitmemizi tavsiye ettiler eski binalar yenileniyor restore ediliyor sokak sağlıklaştırmaları yapılıyor. Otobüsten indik her sokaktan akın akın turist çıkıyor bir o kadar da giriyor. Başımız döndü şuraya biraz oturalım nefeslenelim dedik. Araç trafiğine kapatılmış bir sokağın girişindeki kafeye oturduk. Golf arabası gibi üstü sağı solu açık çek çek arabalarnın motorlu olanlarından uzunlamasına kuyruk kuyruğa park etmişler ellerinde resimli güzergahlar bu yarım saat şu kadar bu iki saat bu kadar euro çeşitli alternatifler sunuyor arabacılar. Listeye baktım 180 eurodan başlıyor. Kalktık kafeden uzandık şöyle bi inceden geçtiğimiz sokaklarda boydan tül perde çekilmiş çok bina sıvanıp boyanıyor. Sokaklar üç beş cm gibi küçük küçük kara granit taşlar ile yine aynı ölçüde krem taşlardan döşenmiş koca şehrin kaldırımları. Caddeler yine granit paket taş kaplı. Bordürler granit sarımtrak bazıları ama çoğu küfeki taşından muntazam kesilmiş siyah renkte. Klasik aydınlatma direkleri monte olmuş etrafına çember şeklinde beton geçirmişler otobüs duraklarının ayakları tertemiz monte edilmiş kısacası kaldırıma yola caddeye ne döşenmiş monte edilmiş yapılmış boyanmış ise pırıl pırıl hiç bir inşaat artığı beton beton yok zaten göremezsiniz. İşçilik hatası sıfır. Koca şehir iğne oyası gibi taş döşenmiş her sokağın kaldırımında farklı desen var siyah ile beyazımsı taşlar ile yapılmış ama her kaldırımı adım başı meydan her meydanda bir heykel yine heykellerden oluşan fiskiyeli havuzlar. Büyük boylu ağaçlar oturmak için banklar meydanlarda granit traverten kütlelerden koca bloktan oturma yerleri. Fotoğraf çekilen gezen tozan gözler binalarda gözler yerde üstü açık gezi otobüsleri, yerliler yok hiç görmedik sokakta gezen dolaşan yerli yok her biri dükkanında.
Bir tuhafıma giden de tuhafiyeciler, kumaş satılan dükkanlar konfeksiyon mağazası yok gibi. Hani biz el sanatları el sanatları diyoruz ya bunlarda terzilik her halde el sanatı, kumaşçı dolu.
Marka kent diye yıllardan beri uğraşıyoruz. Ağzımızda pelesenk olmuş icraat yok. Geçenlerde yazdım Manisa’nın pisliğini Şehzadeler şehriymiş.
Her avrupa ülkesi simge binaları caddeleri bulvarları müzeleri sanat galerileri meydanları heykelleri ile tanınır bilinir bilinmek için turist çekmek için bu değerlerini öne çıkarırlar. Lizbon bunlardan farklı kaldırım ve meydanları kaneviçe deseni gibi işlemişler. Marka yaratmışlar bu kaldırımı nerede görseniz Lizbon dersiniz. Turistin gezdiği bulunduğu yerlerde Lizbon’un tarihini burada gezerken okuyabiliyorsunuz, heykellerinden burada hangi büyükleri ileri gelenleri ataları ile bu tarihi yazdıklarını görebiliyor onlarla sizde resim çektirebiliyorsunuz. Her biri bir kalınca sütunun üstünde insan kabartma figürlerinin kaidelerinin üstünde altta tarihçeleri onları aralarında yaşatıp size de tanıtıyorlar.
Burada beş saat kaldık tam manasıyla tanıyamadım o yüzden daha derinlemesine anlatamıyorum. Müzelerini, sanat yapılarını kalelerini gezemedim. Oraları da inanın turistten geçilmiyordur.
Hafta sonu Tarihi Kentler Birliği Toplantısı için Bergama’daydım. Bergama Krallığından bahisle günümüz şehirciliği, korumacılık, kentleşme konuları konuşmalarda sıkça geçti elbette. Bergama 60 bin nüfuslu İzmir’in bir ilçesi öğleyin biten toplantıda konu“İçinden su geçen kentlerde yeni olanaklar” idi. O kadar güzel konulara değiniliyor ki bir an gözlerimi kapayıp tanıdığım gezdiğim kentleri, Manisa’yı gözlerim kapalıyken düşündüm. Anlatılanlar çok hoşuma gitmişti o kadar ilmi, o kadar planlı, yapılacaklar o kadar detaylı ve olumluydu ki.
Önce bozmuşuz neyi? Şehirlerimizi, kültürümüzü, milli değerlerimizi, çevremizi, çerçevemizi. İçinden su geçen kentler kulağa ne kadar hoş geliyor. Slogan gibi. Şehirlerimiz kentleşirken çarpılmışlar. Plancılar beşten aşağı olmaz illa ki yedi olsun. Yedi kocalı Hürmüz gibi üç de yetmez beş tane beş de yetmez yedi kat ver ver ver Allahım ver. Güzelim Bergama, antik kent, içinden su geçen kent, Kartalların dahi yuva yapamadığı tepede Akropolis, korunaklı kentin sahibi. Dünyaca meşhur Zeus Altarı’nın hatırına Pergamon Müzesi kurulan kentin sahibi.


60 bin nüfusu yedi katlıların içine sığdırmışlar. O kadar ki Pergamon Krallığının nekropolünden olan iki adet büyükçe tümülüsün dibine kadar yedi katlılar ile sarmışlar tümülüsler gözükmüyor. Allah’tan Antik Kenti bölgenin en yüksek tepesine kurmuşlarda örtememişler. Ama kentin ancak bir kaç noktasından tepeyi ve antik kenti görebiliyorsunuz. Bizim Spil’i gördüğümüz gibi.
İçinden su geçse ne yazar geçmese. Her kentte Manisa dahil yaptığımız bu kadar aymazlığı ancak Bergama Bakırçay’dan, Manisa Gediz’den, Aydın Menderes’ten su içerek (içebilirse) yüreği ferahlar.
Kentlerde turistlere veya turizme gösterebileceğimiz üç beş nokta kalmış. Gezip gelmeye, görüp gitmeye değmez cinsinden. O zaman bir rota çizelim bu rota üzerinde neler var orda bu burda şu topla göstermeye değer mi değer işte size turizm havzası, rotası oldu. Gelsinler de görsünler konuş konuş, tanıt, reklam, kampanya tam toplanacaklar hooop politika istatistikler küt aşağı.
Şimdi su boyunda neler var bunları toplayıp tanıtma rota yapma ayrı bir arayış ama sularımız kirli sanayi atıkları rengi kap kara sularda ölü balıklar, kıyılarda karabatak, ördekler can çekişirken, şehirlerde bile musluk suyu yerine damacanalar motosikletli kuryelerin arkalarında, yüreğimize su serpme içimizi ferahlatma sevdasındayken hangi suyu içimize sindireceğiz. Ormanlar maden ocağı, madenden yakayı kurtaranlar taş ocağı, bu kadar ocak varken yangına teslim edilen ormanlar. Yağmur duası, fayda etmez yakarmalar, yalvarmalar, neticede suyu çekilen dereler, ufalan barajlar, kuruyup da tarlaya çevrilen göller, yakındır su savaşları.
Evvela içimizden geçen suyu temizlemek lazım. Bu arada hızla değişime uğraması durmayan kentlerimizi korumacılık ile temizlemek lazım. Biri nemelazım derse hadi dön başa. Zor iş.
Geçenlerde biri demez mi kültür korumacılık, eski kent, bellek bunlar bizim jenerasyonun ideali, amacı. Bizim çocuklarımıza bu bilinci aşılayamazsak bu günkü uğraşılar 40 sene sonra gereksiz olacak.
İşte o zaman Kerimin arpa tarlasını yakmak kime kalır bilmem.
PLANSIZ PLANLAMA.
Nüfusu bir milyonun üzerinde ki şehirler büyükşehir oldu. Aniden oluşan olaylar karşısında ‘Nur topu gibi çocuğumuz oldu’ diye bir deyim vardır. Bu oluşum da böyle bir şeydi, şimdi de nüfus barajı biraz daha aşağıya çekilmek istendiğinden bahsediliyor.
Haydi çocuklar mektebe.
Büyükşehir olduğunda bakış açısı il geneline yayılınca ilin, ilçelerin, köylerin, mahalleye dönüşen koca koca beldelerin, ne durumda olduğu açıkça görüldü. Her birinin derdi sıkıntısı çaresi başka başka ve çok da uzun uzadıya anlatılacak hikayeleri var.
Taaa özel idare zamanından kalma her biri. Durduk yerde köyden mahalleye dönüşmez ki hiçbiri.
Büyükşehrin en önemli amaçlarından biri bence planlama: İl sınırları içerisinde kalan köyünden ilçesinden en küçük birimlerine, gökdeleninden ağılına, asfaltından taş kaplamasına, ölüsünden dirisine, ulaşımından gelişimine kadar planlamak. Doğacak çocuğun geleceğini planlamak. Hem sosyal, hem kültürel, hem kırsal yönden planlamak. Ekonomik kalkınmasından kültürel yapılaşmasına, eğitiminden sosyal yaşantısına planlamak. Birbirleri ile bağlantılarını, aralarında ki her türlü alış verişlerini sağlamak, kolaylaştırmak, il sınırları içinde ve dışında pazar aramak, ürettiklerini en iyi şekilde pazarlamak…
İlla ki planlamak.
Tüm bunlar imar planları her ne kadar yol arsa parsel okul cami planlamak olsa da günümüzde o bölgeyle ilgili tüm insanların kalkınma, kültür, sosyal, ekonomi, eğitim yönünden gelişmelerini yani yaşamlarını planlamak demektir. Hatta en az bir elli yıllık geleceğini nüfus artışını belli sayıda ön görüp bunun elli yıllık bir periyotta kontrolünü sağlayacak ve bu nüfusun artışına göre 50 yıllık zaman yolculuğunda ki ihtiyaçları göz önünde bulundurarak planlamak gerekir. Nüfus dengeleri kontrol edilmediği takdirde planlama amacına ulaşamamış olur.
Şimdi ki Manisa gibi, 50 yıl olmadı ama 25’inde olanlar oldu.
İşte böyle bir planlamayı geniş bir perspektiften bakış açısına ve teknik imkanına sahip büyükşehir planlar, planlamalı. Büyükşehir oluşumunun en önemli amaçlarından hatta olmazsa olmazlarından birisi budur.
Şimdi: Yıllarca, Manisa henüz büyükşehir olmadığı yıllarda 5 km ötesinde ki Muradiye’yi Manisa’ya bağlayalım Manisa ile birlikte düşünelim dememize rağmen ne yaptılar. Muradiye’yi bi başına planladılar hem de adına planlama denmeyecek bir şekilde. Üstüne CBÜ altına 20 yıldır toprak yollu, elektriksiz MSB yapıldı.Yanı başında Evronoz, Karaali, Yağcılar, Celal Bayar Üniversitesi olmasına rağmen görmediler görmemezliğe geldiler. Hatta öyle bir plan oldu ki plan bitti arıtma tesisine yer aranması bitmedi. Plana dahil değildi çünkü. Plandan önce Toki konutları bitti. Onun da Muradiye planıyla ilişkisi planlanıyor hatta Manisa merkezle ilişkilendirmek için planda olmayan bir yol çalışmasına başlandı sonu belli de başı belli değil. Bunların da yanında Akgedik köyü var esamisi okunmuyor.
Koparılan kâr.
17 ilçesine baktığımızda büyükşehir meclisini meşgul eden konulardan en önemlisi hatta gündem maddelerinin % 70-80’ni imar plan tadilatları, revizyon imar planları kapsamakta. Yani ilçelerin mevcut planları orasından burasından delinmekte. Mecliste hayırlı olsun nidaları ile planlar delikten geçmekte.
Sonra laf sırası geldiğinde mimarlar ile şehir plancıları suçlu deniyor.
Büyükşehir Belediyemiz 5000’lik imar plan çalışmalarının altlığını hazırlarken merkez ilçelerimiz saraydan mal kaçırır gibi Saraydan Kız Kaçırma Operası’nı sahneye koydular. Şehzade ve Yunusemre belediyeleri kentsel dönüşüm ile Manisa’nın 57 mahallesinin 10 tanesine plan hazırlama çabasındalar (sıraya aldıkları da var) ve bu operada Manisa’yı dönüştürme gayretini sahneliyorlar, bu arada revize planlar ile delinen Manisa imar planı cabası. Hatta o kadar ileriye geçmişler ki dönüşüm ve konut planlamalarını bitirmişler küçük sanayi ile orta ölçekli sanayi sitesini dahi planlamaya başlamışlar…
Anladığım kadarıyla plansız planlama yapmaya çalışan bu iki ilçe başkanı yani Yunusemre ile Şehzadeler başkanları Manisa’da yaşamayacaklar gibime geliyor.
Yıl M.Ö. 2009 dünyamızın henüz soğumamış patlamaların olduğu bir zamanındayız. Rüzgara kapılan dumanlar zaman zaman derinliklerde sıkışan gazların parlaması ile alev topuna dönen gaz magmadan geliyormuş krater ağzından fırlıyormuşçasına çıkar, alevler yükselmeye kalmadan bu tür yangınlara alışık itfaiye erleri alevler neye uğradıklarını anlamadan bastırırlardı. Bazen bir kaç krater patlamasına kısa zamanda müdahale edilemeyince rüzgara kapılan dumanlar kentin doğusundan batısına kadar bir sis bulutu şeklinde taşınırdı. Dumanın içinde bir de koku olurdu ki Uncubozköy’de oturanlar yine çöplük patladı deyip kapıyı bacayı camı çerçeveyi sıkıca kapatırlardı.
Koku ve pisliğinden bir mahalle veya bir kaç mahalle değil bir kent rahatsız olurdu. Çöplüğün sakin geçen zamanlarında kent unutur ama çöplüğü unutmayan altı mahalle vardı. Turgut Özal, Adnan Menderes, Akpınar, Nurlupınar, Kazım Karabekir, Ahmet Bedevi mahalleleri. Bu mahalle muhtarları arasında çöpten bir bağ oluşmuştu altız kardeş gibi gezerlerdi birinin derdi hepsinin derdi olur. Rüzgarla dağılan sisle yatışan çöp kokusu mahalleleri sardığında belediyeye gelirler “Aman derdimize bir çare” onlarla beraber üzülür dertleşir, Ankara’dan yazı, ÇED’ den izin, başkan Ankara’da, bugün meclis karar aldı, işler yarım kaldı, ormandan cevap bekliyoruz, yan yattı çamura battı, çözüm arıyoruz, paçamızı bırakmıyorlar.
Saymadım kaç defa oldu Cengiz başkan Turgut Özal mahallesine gittiğinde vatandaşla dertleştiği. Kulağı Ankara’da olan Cengiz Başkanımız ümitli mahalleli, muhtar umutsuz başkana inanıyorlar ama “Ne zaman?” diyorlardı.
Turgut Özal Muhtarı İsmet mahallelinin dırdırını bastırmak için onlara biraz daha sabır şırınga etmek için son çare doktor değil ama gazeteci çağırır. Bize söyler gazetecileri çağırdığını biz de onun yanında olurduk Ankara duy sesimizi diye.
Bir beş yıl geçti ama çöp yolunun da yarısını geçmiştik. Uzunburun onayı geldi proje, yer seçimi, kurullar, görüşler, orman, sorman konuşulur olmuştu.
Sıcak bir yaz günüydü. Başkan ve kalabalık bir grup belediye çalışanları ile dağın zirvesine Uzunburun köy yolundan arabalar ile çıkmıştık. Gideceğimiz yeri bulunduğumuz yüksekçe bir yerden işaretledik tek ağacın olduğu noktanın solunda kalan alandı. “Ne kadar?” Diye sordu başkan. İki kilometre kadar. “Yürüyelim” dediğinde sıcak, grup tarafından bir anda hissedildi. Tepelerinden aşağıya kaynar güneş dökülüverdi. Komutan edasıyla başkanın yürüyelim demesiyle o anda atalarımızın siperlerden fırlayarak düşman üzerine atılışları ve can siperâne vuruşmaları aklımıza geldi. Tepeden hafif meyilli olan hedefe doğru birbirimize bakarak bazen el ele tutunarak yürümeye başladık. Hedefe geldik, “Şu kayaları kaldıracağız. Bu taşları taşıyacağız, burası çöp toplama alanı, yanı tesisin oturtulacağı alan… ” incelemesinden sonra o noktadan yola devam ettik. Başkanımız ve bizlerin paçalarına dikenler dalamış, yapışmış vaziyette toz toprak, kan ter içerisinde aşağıya doğru iniyoruz yol yok iz yok taşlar üzerinde sekerken kayalara tutunuyorduk kayıp düşmeyelim diye, arada bir Menemen asfaltı uzaktan gözüküyor sonra bir tepeciğin arkasında kayboluyordu. Yorgunluktan sıcak daha bi yakıyor, terler burnumuzdan damlıyordu. Nihayet Menemen Yoluna inebildik arabalar yolda bekliyordu. Bir belediye başkanı o tepelerde hem de güneşe yakın yerde. Böyle başlandı süslü adıyla katıatık bertaraf tesisine.
Yol açma çalışmaları başladı ufak araçlar dahi gider olduğunda altızları yani altı mahalle muhtarını topladım toprak yoldan tepeye çıkardım her yanımız taş; burası deponi, burası toplama alanı, burası tesisin binası, orası dip suyu arıtması… diye bir o taşın bir bu kayanın arkasını gösteriyor iki lafımda bir muhtarların yüzlerine inanıyorlar mı diye bakıyordum. İnanıyorlar ama “Bu kadar taş kaya nasıl olacak bu işler ya?” Der gibiydiler.
Tesis bitti beklenen gün geldi çattı. Cengiz Başkanımız heyecanlı bu kadar büyük ve işlevi geniş bir tesis onu da heyecanlandırıyor açılış günü yaklaştıkça daha bir telaş farklı bir sevinç, başarmanın sevdası sarıyordu her yanını, aklında fikrinde bertaraf tesisi, biz de bertaraf olmayalım hata yapmayalım diye yanına yaklaşamıyor onun uykusuz gecelerinin sabahlamasını biz yapıyorduk.
Çağdaş, çevreci, modern bertaraf tesisi bu kadarla kalmıyor dokuz merkezi noktada Turgutlu, Saruhanlı, Kırkağaç, Gördes, Demirci, Selendi, Sarıgöl, Akhisar, Salihli ilçelerinde toplama alanlarında ki bu ilçelerden semitrayler denilen büyük araçlarla taşınacak olan ilçelerin katı atıkları için merkezi toplama üniteleri yapıldı. Şimdilik 1,5 milyonluk kentin çöpünü ama sonra hiçbir ilave yapılmadan sadece makine ekipman eklemesiyle yıllar boyu Manisa ili geneline hizmet edecek bir tesis.
Türkiye’de 110 milyon TL harcamayla kamu imkanlarıyla yapılan ilk tesis Uzunburun Katıatık Bertaraf Tesisi. İnsan sağlığı açısından çok büyük önem taşıyan bu tesis: 9 sene yılmadan gayret sarfeden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’ün gururu, Manisa’mızın onurudur.
Darısı yakın zamanda bitecek olan Manisa Atıksu Arıtma Tesisi açılışının başına.
Bu Aigai’yi ne yapmalı? Kırkıp yıldız yapılsa, taşları mı? Dere tepe taş. Keçiden başka dağı taşı, ahlatı, karaağacı, çitlembiği, horoz ibiği, kuş konmazı, çalı çırpıyı seven yok. Aigai Yuntdağın’da bir antik kent hatta Aigai’den önce yapılan taş duvarlar ile taş işçiliğinde ne kadar usta olduklarını göstermişlerdir. O zaman Aigai’yi ne yapmalı? Taşlarından camiler, minareler, evler, duvarlar ağıllar yapmalı. Hazır kesilmiş her birinde sanat olan taşlar derme çatma evlerin duvarlarına, akmayan çeşmelerine, su sarnıçlarına, camilere taşınmış. Aioil’li atalarının mirasını paylaşmışlar. Hazıra konmuşlar.
Alibey Camisi’nin avlusunda 2000 yılından önce var olan mevlevi tekkesi veya mutfağı, aşevi 2000 yılında yıkıntı harap vaziyetteydi restore etmek yerine harabeyi ortadan kaldırmayı tercih edip avlu düzenlemesi yapılınca kayboldu gitti. Yıkıntı ve o bölgede bulunan taşlar, hazire taşları peyzajda cami bahçesinin kademelendirildiği duvarlarda kullanıldı. Mezar taşlarının bazılarının yazılı yüzleri dışa dönük bazıları yatay konulmuş hatta mezar taşının başlığı dahi sıra taşı olarak kullanılmış.
Böyle yıkıntı harabe duvar veya yapıları ihya etmek yerine oralarda yeni bir duvar örüyor veya yeni bir yapı yapıyorsak yıkıntının taşları bulunmaz nimettir hazır kesilmiş yontulmuş bir taşı kullanmak. Oysa ustası onu yerine oturtmak uydurmak için kaç defa yerine koyup koyup kaldırmış biraz sağından solundan yontmuştur ve şimdi tamam dediğinde harçla veya kurşun dökerek bağlamıştır. Hiç biri olmadığı devirlerde geçmeler ile bağlantıyı sağlamlaştırmıştır. O taşta ustanın on parmağının izi, emeği, alınterinin damlacıkları vardır.
Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı eserinde: “…Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır. Kalede ve onun eteğine serpilmiş mahallelerde Türk velileri Roma ve Bizans taşlarıyla sarmaş dolaş yatarlar. Dedelerimizin mezarlarından çıkan yeşillikler hangi itikatların etrafında yontuldukları belli olmayan çok eski taşları kendi rahmaniyetleri ile yumuşatırlar; burada kerpiç bir duvardan İyonya tarzında bir sütun başlığı veya arkitrav fırlar…” diyerek Ankara’yı tasvirler.
Bizim bölgemizde Manisa merkez hatta ilçelerinde dahi taş işçiliği ile ünlü herhangi bir esere rastlayamayız. Ya dere taşından toplama duvarlar örülmüş, çok yerde de kerpiç veya çatma dediğimiz ahşap moloz karışımı duvarlardan yapılar yapılmıştır. Kolay yontulacak taşımız bulunmadığından zahmete katlanmayan ustalar eski cami, han, hamam, kale, köprü, çeşme gibi sivil, dini, askeri yapılarda da devşirme taşlar kullanmışlar veya taş ustaları dışarıdan (Urfa, Mardin, Diyarbakır…) getirtilmiş, diğer yapılarda yöresel malzeme kullanılmıştır.
Antik yerleşimi olan yörelerde de taş bol olduğundan hem de yontulmuşundan ev, ağıl, bahçe duvarlarında önceleri eserin yıkıntılarından seçerek sonra ne varsa diyerek taşlar alınmıştır. Yazılısından kabartmalı resimlilerine kadar çeşitliliği olan ve evlerin ön duvarlarında görülecek en mutena yerlerinde eçiş büçüşlerin arasında kullanılmıştır. bazı evlerin bahçelerinde sehpa yerine kullanılan sütun başlığı, altlığı, mermer avlu kaplamalarıyla neredeyse, ev müze, evin sahibi müze müdürüdür.
Antik kent yerleşimlerine yakın yapılan evler, köyler taşımacılık açısından bir kolaylıktır. Bir ikincisi evin temel kazılarından çıkması muhtemel buluntular dikkate alındığında körün istediği bir göz… sevinci yaşanır. Eh köyün çeşmesini, camisini artanlarla yapmak da hayırdan sayılınca sevap hanesi de kabarır.
İlk yerleşim yerleri seçilirken yol, su, güneş, rüzgar, hava, ulaşım… gibi bir çok unsurlar araştırılır en uygun şartlar bulunduğunda oraya yerleşilirmiş. Su kenarları, otlaklar, yaylalar gibi. Daha sonra hep bu yerleşim yerlerinin yanına yakınına bazen de üstüne yerleşilmiş. İlk önceleri şartlarda bulunmayan ekonomi, Lidyalılardan sonra başlıca şart olmuş. Duygusallaşan! insanlar ata dede yadigarı deyip onların yanıbaşlarına! yerleşmişler.
Kabataş, Yontmataş, Cilalıtaş devirlerinden sonra kuvvetle ihtimal yuvarlanarak götürülen taşlar ilham kaynağı olmuş ve tekerleğin bulunmasıyla Taşımataş Devri başlamış olup zamanımıza (Yakın Çağ tarihine) kadar gelinmiştir.
İşte Aigai’nin agorasından üç taş, biri toprağa, biri dereye, üçüncüsü her yere düşmüş. Her yere düşen taşlar cami dahil kireç badana ile beyaza boyanmış, devşirme taşlara kapak olmuş.
Masal gibi.
Peki oturup ağlayacak mıyız? Şehrimizde yabancı gibi mi dolaşacağız? Konuşacak bir insan bulamayacak mıyız?
Yabancılaşmayı tetikleyen unsurları yukarıda biraz bahsettik bunların haricinde bir çok sebepten yabancılaşmaktayız.
Ekonomi: Manisa bir yönden bakıldığında vardiya şehridir. 180-200 fabrika var aşağı yukarı 40-45 bin kişi çalışıyor olduğunu düşünürsek dört ile çarptığımızda 160-180-200 bin kişi demektir, bir de bu fabrikaların yan sanayi işletmeleri var. 400 bin olan şehir nüfusunun yarısı.
İnsanlar birbirlerini toplu yaşantının olduğu yerlerde tanır, yoksa sanayi servis duraklarında servis aracına inene binene bakmakla tanımaz. Çarşı, park, spor alanları, sosyal mekanlar, kamusal alanlarda. Şehirde yaşayanların buralarda bulunabilmesi için ekonomik durumunun iyice olmasının yanında kendine zaman ayırması da gerekmektedir. Şöyle bir şey yapılsa Manisa’da 10 yıllık ikameti olan fabrika çalışanın maaşı 2 bin TL’den başlasa.
İkincisi: Tarım şehri diyoruz baş fiyatlar son günlerde çok konuşulur oldu. Kuru üzüm 4 TL değil 8-10 TL olsa kimse bağını bırakıp fabrikaya çalışmaya gitmez, bağı bahçesi olmayan fabrika çalışanına da rakip olmaz.
Kimse bağını tarlasını satıp iş yeri açmaz: Çıraklıktan usta veya ticaret erbabı olmuş kimsenin pazarında rekabet yapmaz, et süt para etse bu işten para kazanılsa kimse hayvanını ineğini satmaz. Bundan dolayı köyden şehre göç de olmaz.
Eğitim; yabancılaşma da önemli unsurlardan biri. Eğitimli insan tiyatro, konferans, sergi, sinema, gibi sosyal aktivitelerden faydalanır evinden çıkar şehirli ile yüz yüze gelir, tanış olur.
O zaman oturup ağlamayacağız demek ki. Eğitim için okullarda kaliteli eğitimin verilmesi için mücadele edeceğiz. Tarım, hayvancılık, sanayi çalışanlarına geçineceği hatta sosyal yaşayabileceği bir kazancı sağlamak için odalara modalara, kapalı kapılar ardında ki toplantılara bakmayacağız çiftçi, sütçü, köylü ile bir olacağız. Bunu yabancılaşmayalım diye yapmayacağız Manisa’nın refah seviyesini arttırmak için birlik olacağız neticede bu işe de faydası olacak.
Nüfusumuzu sabitlemek zorundayız. Sanayiyi bir yerde durdurmalıyız, tarıma Gediz Ovasından dolayı destek vermeliyiz, ayrıca bu ovada yapılacak tarımda teknolojik üretim minimum ilaç minimum gübre yani dönüm başına düşen ürün miktarını mutlaka arttırmalıyız. (Sevgili Nazım Şafak’ın bu konuda çalışma ve tavsiyeleri yadsınamaz.) Gediz Ovası pilot bölge olmalı. Hatta Manisa olarak bir kampanya başlatıp Üzümü pamuğu domatesi bostanı önde gelen öne çıkan tarımı hep birlikte kalkındırarak ülke ekonomisine katkı sağlayarak aslan payını almalıyız.
Dağlık kıraç bölgelerde hayvancılığı ve tütüncülüğü teşvik etmeliyiz. Toplum olarak cola, asitli içecekler içeceğimize süt içelim, yoğurdu teşvik edelim. Kurban bayramında danaya gireceğimize normal günde de koyuna, danaya girelim hayvancılığı kalkındıralım. Kooperatifleşme ile ucuz yem, saman, ovada ki yonca ile dağda ki Gonca’yı (ineğimizin adı) takas edelim…
Manisa olarak bugüne kadar sanayicilere hiç birimiz teklif götürmeşizdir, kalkınma hamlesinde temsilciler kurulu bu konuya da el atmalı.
400 bin nüfuslu büyükşehir Manisa madem ki sanayi ihracatı ile ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor. Nitekim her yıl milyar dolarlık ihracat ile ithalat dengesini sağlarken yine ülke ekonomisine katma değer açısından sağladığı miktar ile Manisa’nın önde gelen sanayi kentlerinden biri olduğu açıklanır durur. Bundan payını almalı yani devlet burayı pilot bölge seçmeli. Planlanmasından ekonomik hayatına, eğitimine, yatırımına kadar ayrı ve farklı projeler geliştirmeli.
Yabancılaşmaya Karşı Kalkınma Meclisi: Temsilciler Kurulu, Teşvikçiler Kurumu, Girişimciler Grubu, Kapından ayrılmam yakandan düşmem encümeni, Her işi çok bileni, Manisa’yı seveni, zorlama gerektiren işlerde devreye sokulacak iş bilenin kılıç kullananın birimleri… şaka bi yana birlik ve beraberlik ile bu işin üstesinden gelinecektir.
Bunun başka çaresi yok. Yeni yapılacak imar planında yerel yönetime çok iş düşüyor derken acaba STK’lar bu işe sıcak bakarlar mı? Yeni yapılacak imar planının adına ‘Manisa’nın Yaşam Planı’ diyelim, ama hepimiz taşın altına gövdemizi koyalım.
Böylece ruhsatlı gecekondular oluşuyordu ama kanunlarda bu işe cevaz veriyordu. Bu zamanlarda yap sat kanunu çıktı (çıkmaz olaydı). İmar planı 1989’da değişti ve her mahallede sokakta caddede katlar arttırıldı. Burada şahıs parseli yapılmadı ama şahısların arsalarına hiç dokunulmadı. Kimsenin tapusu delinmedi. Tek ve iki katlı yapıların arasında yol kaç metreyse hiç farketmez aman şahsın tapusuna dokunmayalım denilen bir plan yapıldı. Plan yapılmadı mevcudun üzerinden geçilen ama adaların üstünde iki üç kat yazılı olanlara beş altı yedi sekiz kat yazıldı. Tarihi eser, cami, han hamam koruma hak getire, haydi Allah rast getire, bir plan ile herkes mutlu mesut edile. Berbere, diploma verilen yerde herkes müteahhit oldu. Ayakkabıcısından bakkalına, toptancısından perakendecisine kadar. Biz de bir kaç müteahhide proje ile destek verdik. Horozköy ve diğer gecekondu mahallelerinin projelerini yenilere bırakmıştık.
Bir taraftan yıkılıyor, diğer taraftan çiziliyor Manisa. Balkonlu, büyük sürme camlı, en üstte çekme çatı katı denilen her keseye uygun daireler yapılıyordu. Yıkılıp gidenin yerine kaleterasit sıvalı apartımanlar geliyor. İnşaat malzemesi imal eden firmaların barkod numaralarına uygun ürettikleri malzemeden oluşan bir Manisa ortaya çıkıyordu.
Tarihi eserler çok katlı apartmanlar ile abluka altına alınırken Manisa her vurulan kazma kürekle tarihten siliniyor, tanıdık bildik sokaklar üç beş ayda şekil değiştiriyor tanınmadığımız bir sokak oluyordu. Artık eve göre tarifler verilmiyor apartmana göre yerler tarifleniyor, ayrıca yeni yapılan binalara methiyeler düzülüyordu. Beş kata 1,5 kat altı kata 2 kat ölçeğiyle müteahhide verilen eski Manisa evleri yıkılıyor, komşuluklar bitiyordu. Sefertası gibi üst üste konulan konutlara apartman denilen yapılara bir katın haricinde (tapu sahibi) tanımadığımız yabancılar taşınıyordu. Hoşgeldiniz ev gezmeleri tanışma fasıllarına yetişelemeyince o iş de bitmişti. Evlere, yaygınlaşmaya başlayan televizyon sessizliği hakim oluyor, ev gezmeleri, sohbetler son bulurken gözler faltaşı gibi açılmış vaziyette sabahlar yapılmağa başlanıyordu.
Derken sanayi devri geldi çattı; 1965 göç yılları Türkiye’nin batısı ağmaya başladı. Manisa’ya çalışmaya gelenler barınmak için müşterek tapuya sığındı, ortak alınan tarla paylaşıldı, harçsız tuğladan sıvasız evler çatısı kırık toplama kiremitler kendi hallerine bırakılan yeni yabancılar, mahalleye dönüşen gecekondular.
Bu kadar yap sat yık yap konutları 90’lı yıllarda gelişmeye başlayan OSB’nin vardiyalı işçilerinin konut ihtiyacını karşıladı. Bir yandan gecekondular yapılırken öte yandan apartmanlar doluyorken Değirmen Boğazı, Kısık Çıkmazı… sokak isimleri yerine 3000 5000 gibi numaralar verildi. Tarihi sokak çeşmeleri bir bir yola yeşil alana parselasyona yenik düşerken kalan bir kaç tanesinin de suyu akmaz oldu.
Kadim şehir Manisa, nâdim şehir Manisa, hâdim şehir Manisa, malûm şehir Manisa oldu. Ne demek malum şehir diğer şehirlerden farkı olmayan herkesce bilinen tanınan demek.
Bir şehir işte böyle yabancılaştı? Planlama ile. Hasret kalınan hasletler, yitip giden değerler ile. Vardiya şehri olmak ile. Büyükkent denilen düşünceler ile.
(DEVAM EDECEK)
Bağı ayrı, dağı ayrı, çarşısı apayrı; mal almaya İstanbul’a gider esnafın bazıları. Ne yaparlar biliyor musunuz? Dükkanı kapatmaz veresiye getiren olur değişmeyen müşterisinin acil bir alımı olur dükkan kapalı olursa başka yere gidemez. Açık bırakmak lazım işte velinimet budur. Açık kalacak dükkâna kim bakacak? Yanda aynı işi yapan komşuya bırakılır anahtar. Komşu sabah besmele ile önce komşusunun emanet dükkanını açar sonra kendi dükkanını. Bitti bunlarda bitti. Tarım para etmeyince bağ bahçe tarla takke satan esnaf olmayanlar rekabeti getirdiğinde yabancılaştık.
Komşuluklar ahhh ah komşuluklar; hastalıkta sağlıkta, iyi günde dar günde, kıt olan yemek paylaşılır, ekmek fırından gelince bölüşülür, hastalığa kocakarı ilacı yapan yaşlılar çağrılır, adeta medet umulur. Geçmezse doktora fayton tutulur, çağrılır. Sıtma, kuş palazı, menenjittir başlıca hastalıklar yokluk devri, bir çoğu eser bırakır çok azını da alır götürür bakımsızlıklar.
Yıl 1975-76 oldu; gecekondu önleme bölgesi planlandı Laleli Mesir Mahallelerinin olduğu yere. Memur işçi toplaştı kooperatifleşti konutlar kıt kanaat parayla yapılmaya başlandı. Ne gibi Manisa Birlik gibi. 15.000 kişi yerleşecekti Manisa Birliğe villalar ile 5 bin kişi ancak yerleşebildi. Ne gibi Şimdi ki kentsel dönüşüm gibi. Eskisi yıkılarak yerine yenisi yapılıyor ama şehrin kaderi değişmeyen şekliyle kalıyor, yer evleri yok olunca komşuluklar bittiğinde yabancılaştık.
Kent dönüştü mü?
Gecekondu önleme bölgesiyle gecekondu önlendi mi?
Manisa Birliğe 15 bin kişi yerleştirildi mi?
Muhteşem Gediz Ovası’nın pamuğu, Yuntdağı’nın tütünü, politikalar sildi götürdü tümünü. Zirai Donatım Kurumu, Tariş battı, Ziraat Bankası çiftçiye yabancı oldu. Hayvancılık ayrı bir alem, satıla satıla gitti et balık da kalmadı. Çiftçi umudunu göçte aradı. Köylü iş umudu ile göçe göç kattı. Yabancılara bıraktığı köyünü terketti, o da yabancı olduğu şehre geldi çattı.
1927 ve 1970’e kadar ki imar planları tarihi eserleri koruma öncelikli ve yapım tekniğine uygun olarak en fazla üç katlı idi. İmar yapılacağına ihmal yapıldı. Yap sata çok kurbanlar verildi. Gecekondu mahallesi Nurlupınarken Akpınar da oldu. Diğer olanlara Türk büyüklerinin ismi kondu.
1973’te mimarlık ofisimi açtım o yıllarda Horozköy (Atatürk Mah.) Hafsa Sultan, Cumhuriyet mahallelerine ve diğer gecekondu mahallelerine Islah İmar Planları yapıldı (seçim vaadleri yasalarından.) İki katlı çok proje çizdim. Horozköy belediyesi ruhsat veriyor millet sırada benim ofisten projeyi kapan soluğu Horozköy de alıyor. Müşterek tapu ortak arsa (tarla) Tarla bağ bahçe sahibi (şahıs) parselasyonu bakkaldan aldığı mektup kağıdına (çizgili) parselleri çiziyor 2 metre bazıları 3 metre kendinden yola pay bırakıyor komşu tarla sahibi de 2 veya 3 metre bırakıyor iki tarla daha doğrusu her tarla bir ada oluyor iki ada arasında 4 veya 6 metre yol kalıyor. Kahvenin camında asılı parselasyon planı, satılanlar çapraz çizgiyle kapatılmış satılmayanlar için kahveciye müracaat.
İşte bu parselasyonlara ben ve öteki mimar, mühendis, haritacı, fen adamı, bayındırlık emeklisi, teknik ressam proje çiziyor bir furyadır gidiyor, ruhsatları imzalıyoruz. O zamanlar fen adamı teknik ressam proje yapamaz diye bayağı mücadele vermiştik.
(DEVAM EDECEK)
BİR ŞEHRİN YABANCILAŞMASI-1Ne zaman yabancı olduk birbirimize Kemal Sunal vefat edince, hababam sınıfındakiler büyüyünce, Bizimkiler dizisi bitince, Çok daha gerilere gidersek Laurel Hardy gibi komikliklere, Jerry Lewis’in gibi aptallıklara gülmediğimizde.
Orhan Boran Halit Kıvanç’ın maçlarını radyodan dinlemediğimizden bu yana. Metin Akpınar Zeki Alasya çifti ayrıldığında, Levent Kırca, Müjdat Gezen iktidarları eleştirmeyi bırakınca, Münir Özkul, Şener Şen emekli olunca onlara hep birlikte gülmediğimiz zaman birbirimize yabancı olduk.
Cem Karaca, Tanju Okan susunca, Samanyolu hatırlanmayınca.
Geçen gün pazara unuttuğum bir şeyi almak için bisiklet ile gitmek zorunda kaldım. Bisikletle pazara girilmez çok kalabalık bisikleti pazarcının birine bıraksam malını satmaktan benim bisikletime bakamaz. Ben yaşlarda üç kafadar pazarın girişinde emanet buldukları sandalyelere oturmuşlar dinleniyor sohbet ediyorlar. “Şunu şuraya bırakayım bakarak oluverin şurdan fasulye alacağım hemen de geleceğim” dedim bisikleti de onların yanında askıya aldım. Biri “Biz şimdi kalkarız” sırtını tutarak “Hemen geleceğim sizi bekletmem” dedim. Anladım ki kaybolan diyalogumuz da sebeplerden biri yabancı olmamıza.

Ortak müştereklerimiz kaybolmuş. Konuşmak için sebep, iş için vesile, görüşmek için bahanelerimiz bitmiş, bitirmişiz. Gailelemiz bitmiş, (ah o televizyon yok mu, bir de cep telefonu cebe sığmaz olaydı ele gelmez olaydı.) Hesap yapmaya başlamışız. Yarın bana lazım olur, onunla işim olur, çıkarlarımız öne geçmiş. Samimi sandığımız yaklaşımların menfaate dönüştüğünde karşı taraf da hesap yapmağa başladığında.
Karşımızdakini düşünmediğimiz zaman; ona ayıp olur, onun sırasını alamam, birazdan bir başkası da park edecek ona da yer bırakayım demediğimiz zaman, bir kaç gündür görmedim hasta mı acaba diye düşünmediğimizde, iş bulamadı nasıl geçiniyor demediğimizde.
Çinliler bozdu bizi ucuza satılan çin ürünleri alım gücümüzü arttırdı. Kalem, silgi, defter, boyalı kalem, oyalı mendil, el, bel, sırt çantası, limon kolonyası. Eskiden çantalar abiden kardeşe, defterler hatta her yıl aynı okutulan kitaplar komşu çocuğuna verilmediğinde…yabancılaştık.
Yaylamız vardı; Sultan Yaylası’nda dondurucu soğuk pınarları, Sultan Mustafa Suyu, kiraz bayramı olur her ağacın altında misafirler ye yiyebildiğin kadar. At eşek semerlerine bağlanmış küfelerde kirazlar, bir ağaçtan bir ağaca asılan transistörlü radyolar, ağaç üstünde üç ayaklı merdivenlerde kiraz toplayanlarda şarkılar. Her gün pazara giden kirazcılar. Yayla göçü başlamadan konu komşu akşam yakılan ateş etrafında oynanan oyunlar, türküler, (herkes bilmez elek kafaya konur sofra örtüsü baştan aşağı örtülür belde kuşakla bağlanır kukla gibi olanı başlarlar oynatmağa) Kirazlar bitmiş konu komşu taşınır olmuş, akşam üzeri yola koyulur göç kervanı; at, eşek, kimi yaya, traktör kasasında eşyalar önde. Sohbet muhabbet gırla Sivrice’ye gelindiğinde güneş batmıştır. Kervanın yolu da yarılanmıştır. Mahzen Çeşmesi’nden Narlıca’ya, Arapalan’a, Lalapaşa’ya dağılır kervancılar, komşular. Bağa taşınma hazırlık telaşı başlar.
Bağımız vardı; buz gibi tulumba suları, yaz akşamları sergi de dolunay zamanları, kömür karası çaydanlıklarda sohbete karışan çay bardağı tıngırtıları, bağ bozumundan sonra şehre göç komşu kucaklaşmaları seneye inşallah gözyaşları. Arabanın dingilinde köpeğim, at arabasının dengine tuttunmuş ellerim. Mahzun durgun çocukluk hallerim. Eylül serinliği, sonbahar esintilerim, çocukluk heveslerim, kaybolduğunda yabancılaştık.
(DEVAM EDECEK)
Otelimiz eski kentin içindeydi bunu Delgada’yı gezdiğimde anladım. Eski şehir sokağı, evi, evlerin kapısı, çatısı, sokak lambaları, kaldırım taşları küfeki taşı bordürleri, boncuk işler gibi işlenmiş döşenmiş her sokağının kaldırımları. Desenler yapılmış oturup özenle çalışılmış, deliye postaki saydırır gibi bizde öyle derler ama burada 5×5 den ufakları da var kırık kırpık ne varsa döşemişler yollara, kaldırımlara, meydanlara bastığımız her yere, merdivenler kesme küfeki yani volkan tüfü pencere söveleri aynısından, kaplama yapmışlar o da aynısından, kesilmiş bu taşları altlık yapmışlar hediyelik eşyaları bunlara yapıştırmışlar. Dar kapıların ufak tek kanatlı pencereli cephelerin bulunduğu, dar desenli figürlü sokaklarında ki evlerinin birbirine benzediği bu fotoğrafı nerede görsem Ponta Delgada derim.

Azor tarihini tarihçilere bırakırsak adanın ilk yerleşim yeri burasıymış. Bozmamışlar, adanın yerleşimi arttıkça yeni yeni yerleri yerleşime açmışlar. Her gelene bir ev mantığıyla yapılmış sanki telaş içinde sokakta kaldım başımı sokacak bir yer yapmalıyım telaşıyla kimse gecekondu yapmamış zaten bunlar gecekonduyu bilmedikleri gibi yapmayı da bilmiyorlardır. Eski yerleşimin dışına bahçeli tek en fazla iki katlı evler yapmışlar. (Biz de olmadığı gibi.) Öyle ya insanlar toprakla, yeşille, çiçekle, komşularıyla birlikte yaşar 15-20-25-50 metre yükseğe niye taşıyorsun insanını insanlıktan çıkarıyorsun. Çocuğun bahçede bisiklet binmeyi öğreniyor, oyun oynuyor, komşuya gelip gidiyor komşu çocuğu ile oynarken birlikte yediği içtiği ayrı gitmeyen bir şekilde kardeşçesine arkadaş oluyor.

Her yer tertemiz ‘ter’ pekiştirme ekini koymasak olmaz bu terim bu ek bizde var temizse temizdir. Bizde temizliği dahi bilmediğimizden biraz farklı temize tertemiz deriz. Bir çöp bir kağıt bir izmarit bir ağız ifrazatı yok temiz, biz de olsa tertemiz. Bir de bu temizliğe bu insanlığa karşı akşamları yağmur yağıyor hani dükkanımızın önünü evimizin bahçesini temizlemek için şöyle bi ıslatırız cinsinden. Sokakları evleri kaldırımları yıkıyor üstelik yeşili çiçeği ağaçları suluyor. Hatta mısırları, yoncaları da yeterince suluyor ki sulama tesisatı hiç bir tarlada yok.
Buraya layık çünkü kıymetini bilenler böyle yerlerde. İnsanı dünyaya getirmiş, akıl vermiş, yaşanacak bir yer, bir alan bir kent vermiş, yeşille tanıştırmış. O zaman bu yaratılan dünyanın kıymetini bilenlere de yardımcı oluyor, suluyor, yıkıyor, temizliyor.
Sessiz sakin bir şehir yeni yerleşimde bulvarların altında otoparklar var, çok açık otopark alanı olmasına rağmen park eden araç çok az, yani park sıkıntısı çekmezsiniz her arabaya yer var. Hiç bir yerde kavşakta, trafik ışığı yok, yaya kaldırıma ayağını attığında herkes duruyor istersen yaya kaldırımı olmayan yerden geç. Zank. Klakson yok, motosiklet yok, olanda egzoz var, car car yok. 200 bin nüfus var insan yok, turist çok.

Dört yan deniz ama okyanusundan. Balinaların danslarını yabancılara seyrettirmeğe katamaranlar günde iki sefer yapıyor.
Böyle bir yer Delgada. Gezimizin önemli noktalarından biri olan Volkanik kaldera krater gölüne gidiyoruz. Aman Allahım o ne yol asfalt iki kenarında karayolları tabiriyle şarampoller beton kaplı, kurumuş ot zaten yok ama yaşına da bakıyorlar biçiyorlar temizliyorlar. Tamam burası özel turistik bir yol da ondan diyelim. Bizde ne turiste ne bize böyle yol yok.

İki araç ancak yan yana geçiyor insancıl, o yüzden istesen de hızlı sürüş yok. Yeşilin içerisinde bir çizgi sanki ilkokulda yaptığımız resimler gibi. Yeşil yetmezmiş gibi botanik ağaçlı yapmışlar yolu, o da yetmemiş Ortanca’dan yaşmak kenarı işler gibi yolun kenarını süslemişler mor eflatun renkli koca kafalı ortancalar hem de yol boyu.
Bu bir özenti değil özlem benim için hep derim günü kurtarmak daha masraflı kaç defa yapıp bozuyoruz. Geleceğe yatırım yapmak hem ucuz, hem sağlam, hem planlı, hem akıllı.
Otelimiz eski kentin içindeydi bunu Delgada’yı gezdiğimde anladım. Eski şehir sokağı, evi, evlerin kapısı, çatısı, sokak lambaları, kaldırım taşları küfeki taşı bordürleri, boncuk işler gibi işlenmiş döşenmiş her sokağının kaldırımları. Desenler yapılmış oturup özenle çalışılmış, deliye postaki saydırır gibi bizde öyle derler ama burada 5×5 den ufakları da var kırık kırpık ne varsa döşemişler yollara, kaldırımlara, meydanlara bastığımız her yere, merdivenler kesme küfeki yani volkan tüfü pencere söveleri aynısından, kaplama yapmışlar o da aynısından, kesilmiş bu taşları altlık yapmışlar hediyelik eşyaları bunlara yapıştırmışlar. Dar kapıların ufak tek kanatlı pencereli cephelerin bulunduğu, dar desenli figürlü sokaklarında ki evlerinin birbirine benzediği bu fotoğrafı nerede görsem Ponta Delgada derim.

Azor tarihini tarihçilere bırakırsak adanın ilk yerleşim yeri burasıymış. Bozmamışlar, adanın yerleşimi arttıkça yeni yeni yerleri yerleşime açmışlar. Her gelene bir ev mantığıyla yapılmış sanki telaş içinde sokakta kaldım başımı sokacak bir yer yapmalıyım telaşıyla kimse gecekondu yapmamış zaten bunlar gecekonduyu bilmedikleri gibi yapmayı da bilmiyorlardır. Eski yerleşimin dışına bahçeli tek en fazla iki katlı evler yapmışlar. (Biz de olmadığı gibi.) Öyle ya insanlar toprakla, yeşille, çiçekle, komşularıyla birlikte yaşar 15-20-25-50 metre yükseğe niye taşıyorsun insanını insanlıktan çıkarıyorsun. Çocuğun bahçede bisiklet binmeyi öğreniyor, oyun oynuyor, komşuya gelip gidiyor komşu çocuğu ile oynarken birlikte yediği içtiği ayrı gitmeyen bir şekilde kardeşçesine arkadaş oluyor.
Her yer tertemiz ‘ter’ pekiştirme ekini koymasak olmaz bu terim bu ek bizde var temizse temizdir. Bizde temizliği dahi bilmediğimizden biraz farklı temize tertemiz deriz. Bir çöp bir kağıt bir izmarit bir ağız ifrazatı yok temiz, biz de olsa tertemiz. Bir de bu temizliğe bu insanlığa karşı akşamları yağmur yağıyor hani dükkanımızın önünü evimizin bahçesini temizlemek için şöyle bi ıslatırız cinsinden. Sokakları evleri kaldırımları yıkıyor üstelik yeşili çiçeği ağaçları suluyor. Hatta mısırları, yoncaları da yeterince suluyor ki sulama tesisatı hiç bir tarlada yok.
Buraya layık çünkü kıymetini bilenler böyle yerlerde. İnsanı dünyaya getirmiş, akıl vermiş, yaşanacak bir yer, bir alan bir kent vermiş, yeşille tanıştırmış. O zaman bu yaratılan dünyanın kıymetini bilenlere de yardımcı oluyor, suluyor, yıkıyor, temizliyor.
Sessiz sakin bir şehir yeni yerleşimde bulvarların altında otoparklar var, çok açık otopark alanı olmasına rağmen park eden araç çok az, yani park sıkıntısı çekmezsiniz her arabaya yer var. Hiç bir yerde kavşakta, trafik ışığı yok, yaya kaldırıma ayağını attığında herkes duruyor istersen yaya kaldırımı olmayan yerden geç. Zank. Klakson yok, motosiklet yok, olanda egzoz var, car car yok. 200 bin nüfus var insan yok, turist çok.
Dört yan deniz ama okyanusundan. Balinaların danslarını yabancılara seyrettirmeğe katamaranlar günde iki sefer yapıyor.
Böyle bir yer Delgada. Gezimizin önemli noktalarından biri olan Volkanik kaldera krater gölüne gidiyoruz. Aman Allahım o ne yol asfalt iki kenarında karayolları tabiriyle şarampoller beton kaplı, kurumuş ot zaten yok ama yaşına da bakıyorlar biçiyorlar temizliyorlar. Tamam burası özel turistik bir yol da ondan diyelim. Bizde ne turiste ne bize böyle yol yok.
İki araç ancak yan yana geçiyor insancıl, o yüzden istesen de hızlı sürüş yok. Yeşilin içerisinde bir çizgi sanki ilkokulda yaptığımız resimler gibi. Yeşil yetmezmiş gibi botanik ağaçlı yapmışlar yolu, o da yetmemiş Ortanca’dan yaşmak kenarı işler gibi yolun kenarını süslemişler mor eflatun renkli koca kafalı ortancalar hem de yol boyu.
Bu bir özenti değil özlem benim için hep derim günü kurtarmak daha masraflı kaç defa yapıp bozuyoruz. Geleceğe yatırım yapmak hem ucuz, hem sağlam, hem planlı, hem akıllı.
Ama ne var ki sabah evimde uyandığımda minarelerden sabah ezanı, ölüm habercisi uzaklardan sabah sessizliğinin içinden gelen yanık sesli müezzinin salası duygulandırıp hüzne boğarken iki damla yaşın biri ülkem diğeri Manisam içindi.
Ama ne var ki sabah evimde uyandığımda minarelerden sabah ezanı, ölüm habercisi uzaklardan sabah sessizliğinin içinden gelen yanık sesli müezzinin salası duygulandırıp hüzne boğarken iki damla yaşın biri ülkem diğeri Manisam içindi.