……….
Düşenin, kayıp gidenin, aranıp bulunamayanların, gemisi olup da kurtarmakta hüner sahibi olanların, yüzdürenlerin, sürenlerin, sürdürenlerin sözde maharetlerinde kültürsüzlüğün kültür olduğu umursamazlıklarda kentler.
Yapmacık gülücüklerin, sözde selamların, sinsi yüzlere, katı yüreklere, yataklık yaptığı menfaatlerin ovuşturulan avuçlarda ki gacurtuları, geçmişten gelen kültürün geleceğe kurban verildiği aldatmacaların kol gezdiği, sessiz masumiyetin sinsi hıyanetin, her geçen günün bir öncekine göre arandığı kentler.
Oysa:
Manisa Şehzadeler Şehri. Kadim bir medeniyetin tarihte yaşandığı izlerinin hala süregeldiği bu medeniyetin ruhunun sokak taşlarında, büklüm büklüm giden gölgenin barındığı dar sokaklarında, kerpiç evlerin toprak sıcaklığında, komşu duvarların dar kapılarında, hastalıkların bir kap çorba paylaşımlarında, iyi ve kötü günlerde ki hasletlerimizde, cami ve minarelerinin ezan seslerinde, medreselerinde ki rahlelerinde, hanlarının kapı kulplarında, türbelerinin yeşil demirlerinde, sokak çeşmelerinin çağlamasında, her köşe başında dökülen lokma kokularında, tarihi okunan ulu çınarların kovuklarında, insanların gönüllerinde hüküm sürdüğü değerlerin estetik kaygıdan uzak özüne bağlı paylaşım ve dayanışmanın saygı, sevgi, mazbut, mağdur, mağrur, mahzun, mazlum, insan odaklı kaygıların, duyguların toplumsal paylaşımının yaşandığı sıcak ve tabii mekanlar bütünüdür bizim şehrimiz ve yaşam kültürümüz.
Kent olmaya yüz tutmuş soğukluğunda ki yüzsüzlüğümüzün sıcak samimi sevecen daracık yolları pamuğunun helva, pekmezinin pandispanya, diye satıldığı parkları, taş kaplı caddeleri ıhlamur kokulu, mor çiçekli akasyaların gölgesinde ki sarmalanmalar, selamlaşmalar, durup durup konuşmalar, ikindi ezanının bir minareden diğerine yankılandığında yaklaşan akşamın serinliğinin çöktüğü cami avlularında ki şadırvanlarda çağıldayan su seslerinin Spil dağından inen dereleri çağrıştırdığının kültür olduğu yaşamlar…
Ahi adabının, ticaret erbabının, müşteri ahlakının, velinimet anlayışının, kırk yıllık hatırlı kahvenin yanında getirilen yayla suyunun, çay ocağından ikram edilen tavşan kanı çayın, veresiye defterinde ki köylünün asaletinin, hürmetkar hizmetkar çarşı eşrafının, pazarlığı sünnet bildiği, müşterisini incitmediği, komşusunun siftahının önde geldiği, borcuna sadık alacağına muvafık olduğu, alış verişin kıt bereketin bol olduğu, besmeleyle açılıp besmeleyle kapanan kepenklerin sesinde pirlerine fatiha veren esnafın ahilik, yaşam kültürüdür.
Demircinin çekiç sesiyle zikre kapılıp cezbe gelen Hz.Mevlana’nın ulviyetinde ki yaşamdır; tasavvuf erbabı, ahi adabı, esnaf ahlakı, konu komşu hayatı, dayanışması, şehir yaşamı.
Oysa kentler; sonradan kazanılmış gelişigüzel değerlerin toplumsallıktan çok bireyselliğin hüküm sürdüğü insanların yalnızlaştırıldığı, rastgele dizilmiş dikine keşişen caddelerin insani ölçülerden uzak devasa ağaçsız gölgesiz meydanlara açıldığı, ve bu caddelerin kenarlarına yerleştirilmiş yapıların, yerleşim birimlerinin, uyumsuz ruhsuz planlama ile sıralandığı, hatta modellenmiş büyük camlı vitrinlerin, kaldırımların, şekillendirildiği statik yaşantıyı çağrıştırır kent.
Tek düze plan ve yapılar bütünlüğü, monoton ve sıkıcı yaşantı ile bunalımlara, teknolojik imkanlar ile yalnızlığa sürükleyen bencil çıkarcı milli duygu ve hasletlerden uzak ruhsuz kent yaşamına inat, kültür; insan fıtratını sürdüren, imkansızlıkların dayanışma ve yardımlaşmayla çözümlendiği, Cebrâil (AS) “Bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki; Ben, Allah Teâlâ komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Diyen peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hadislerinde ki yardımlaşma anlayışını sürdüren inanış bizim yaşam kültürümüzde ki en kıymetli hazinemizdir.
Bu yaşayışın idrakinde olup kadim medeniyetimizi şiar edindiğimiz sürece örf adet gelenek ve beraberliğimizi, köklü inanışımızı paylaştığımızda yaşam kültürümüzde bencil ve çıkarcılıktan uzak sevgi, hoşgörü ve saygı hüküm sürecektir şehzadeler şehrimizde.
Şehir, insanların birbirini tanıdığı, yakından tanımadıkları ile yüz aşinalığının olduğu, selamsız geçilmediği, gülümsenmediği, hal hatır sorulup hoş sohbetler edilmediği, zamanlar olmamıştır. Sosyal yaşantıların hiç ihmal edilmediği, düğün, dernek, sünnet, hasta ziyareti, baş sağlığı, ölümünden sonra sık sık aranıldığı, bir aile akraba dost komşuluk şehirlilik bağı vardı.
Göç, kalabalık, nüfus artışı, yabancılaşma, şehirden kente dönüşüm, değer yargılarının erozyona uğraması ve kent.
Bu yazı serisinde şehir ve kent kültürü ve giderek gelenek örf ve adetlerin kaybı ve kültürümüzün yok olması konusudur.
Şehir Kültürü: “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Toplumlar geliştikçe edindikleri alışkanlıklar gündelik yapılan işlerin yanında gelecek toplumlara taşımak istedikleri bu yaptıkları zamanla bir birikim oluşturarak değer kazanırlar. Örf adet şekline gelen bu alışkanlıkların bazıları silinip giderken bir çoğu yıllarca taşına gelerek eskilerin bu alışkanlıklarına yeni nesiller kültür olarak nitelendirirler.”
Diye anlamlandırılır kültür.
Bireylerin, toplulukların, ülkelerin yaşadıkları bölgeler ve konumlarına, mevsimsel etkileşimlerine, sosyal yapılarına, eğitimlerine, tarihi geçmişlerine göre bu faktörler çoğaltılabilir tüm bunlara göre kültür ve kültürel oluşumlarından doğan, barınmadan korunmaya giyim kuşamdan yeme içmeye kadar her şey ülkelerin yaşamlarında farklılıklar gösterir.
Bu farklılık dünya hayatı boyunca ülkelerin ortaklaşa üretip tükettikleri ithalat ve ihracat girdileriyle birbirlerine yakınlaşarak kültür ve yaşam farklılıklarına rağmen ortak kullandıkları araç gereç, makineleşme ve teknoloji sayesinde globalleşen dünyada arada ki yaşantı mesafelerini birbirine yaklaştırırken geçmişten gelen değerler kültür farklılığını sürdürür.
Akıp giden zaman ve anlayışlarında güncellenen şehirler ve şehir yaşantılarının kentleşme sürecinin potasında eriyip gittiği, kaybolduğu insanlar, insanlıkları, giderek yaşayanlarına ve yaşamlarına yabancılaşan kentler. Bir elden çıkmışçasına birbirine benzeyen kentlerine yabancılaşanlar.
Fabrikasyon malzemeler kullanılarak çağdaşlık adı altında üretim barkodlarından tarihi, kimliği ve yapılaşması okunan kentler. Moda akımlarının gömlek gibi elbise gibi her yıl yenilendiği, giyenin şahsiyet değiştirdiği, yakınlarına göre ötekileştiği, ayrışarak koptuğu, akıntıya kapılmış, rüzgara tutulmuşluğun avareliğinde sürüklenerek giden, kimliğini yansıtacak bir özelliğinin yokluğunda kaybolanlar misali kentler.
Ruhsuzluğun donukluğunda, monoton hayatların giderek robotlaştığı insanların yaşamlarını çarklarında öğüterek tozları bir şişenin içerisinde gelecek için suya bırakılmış isimsiz kimsesiz kimliksiz insanların kentleri.
Yakaların iki yanında beyaz kordonlu kulaklıklar, olmayanların ellerinde telefonlar, tıklamalar, kalabalıklar, kent caddelerinde araçların homurtularında kornalar, umursamazlığın önceliğinde sürücüler, günlük koşuşturmaların curcunasında bağırış, çağırış, gürültü, uğultu ve kavgaların gölgesinde kentler.
Çoluk çocuk, büyük küçük, anne baba, torun torba, bir koşuşturmacanın zamanı kovalamacanın telaşı içerisinde ki kent hayatları. Oysa kışın cemreler ile bahara gelindiğinde dönüşen havalarla yazlık kışlık hazırlığında ki evlerin bahçelerinde pişen turfanda sebzelerin ocakta ki yemeğin kokusunun “Çocuklu, karnı burnunda, hamile, günü de az kaldı, kokmuştur zahir. Koş şunu götürüver” inceliğinde ki yaşam kültürüydü komşuluklar…
Manisa Ovası tarımsal sit alanı oluyor
“Tarım Bakanlığı, Gediz ovası ve diğer Manisa ovalarını Bakanlar Kurulu kararıyla tarımsal sit alanı ilan etmeye hazırlanıyor. Kararla birlikte ovalarda bakanlıktan izinsiz çivi dahi çakılamayacak.”
Güzel ve yerinde bir girişim ama geç alınmış bir karar:
250 çeşit kuşun, çitlembik, badem, incir, zeytin, kiraz, erik, kayısı ve onların en az üç beş cinsi olan ağaçlar ve lezzetli meyveleri. Üzüm bağları hatta sadece çekirdeksiz değil çekirdeklisinin çeşitlileri. Domatesin lezzeti, sivri biberin yeşili, kırmızının yeri göğü boyadığı, uğruna salça fabrikalarının kurulduğu, çır çır fabrikaları pamuk işletmelerinin kırsal kalkınmada ki yeri, her köye ve köylüye iş imkanı.
Yazın kurutulup kışın evlerde çerez niyetine yenen bu çeşitliliğin bulunduğu 2.sınıf arazilerin haricinde kalan 1.sınıf toprağın olduğu Gediz havzasında rengi ve uzun lifi ile dünyada tek olan pamuğumuz. Çekirdeksiz üzüm bağlarının kuru üzümlerinin dünya piyasasında ki yeri en önemlisi de tümünün şimdi organik dediğimiz şekilde yetiştirilmesi. Dağın taşın içinde kireçli arazide yetiştirilen amerikan sigaralarına aroma olan tütünümüz ve aile ziraatı yapan tütüncü köylerimiz.
Köyden şehire Manisa’ya göç yok. Köylü milletin efendisi. Mahsul sonu ödemeyi bekleyen şehir esnafı senet sepet yok namus olan söz var.
Kim neden bozdu bu düzeni? Çocuğum hatırlamıyorum, ama biliyorum. Yavaş yavaş içimize kanımıza işlediler. Beyaz altın denilen pamuk tarlalarda kaldı toplama parasını kurtarmıyor diye. Çır çır fabrikalarının motor kayış sesi duyulmaz, balya balya pamuklar bir çeyizlik yatak yorgan dahi doldurmaz oldu.
Tütün kargıları boş, kokusu kırsal kesimde kaldı. Eksperler ucuza aldıkları balyaları Gediz’e attı.
Kuşlar uzağa uçtular uzaklardan duyulmayan ötüşleri ile kaybolup gittiler.
Domates şekli lamba, yeşil biber mukavva gibi oldu, kırmızının rengi kayboldu.
Bağlar; hala devam eden üzümün baş fiyat tartışmaları ile söküldü beyaz altının boş bıraktığı tarlalar ile sarı kehribarların toprakları karaya boyadı her yanı.
Boş tarlalar sanayiciye satıldı ülkenin her yanından göç ile meyve ağaçları bir bir kesilirken yerini gecekondular aldı. Kendi malında bey olan efendi olan köylü fabrikalarda üç kuruşa çalışır oldu. Köyden şehre göç başladı. Köyler boşaldığı, boş evler yıkıldığı, harabeye döndüğü gibi Manisa’nın, şehrin yapısı da bozuldu. Köyde yaşlılar kahvede nerde o eski günler söylemleri ile lafa başlayıp devletin aylığını, yazın makarnayı kışın kömür torbasını sayıklar oldular.
Evlerde ki halı kilim tezgah sesleri bir bir sustu, tezgahları odun niyetine ocaklarda yaktılar. Genç kızlar şehire evlenelim deyip geçimsizlik, geçim sıkıntısı çekmelerine rağmen şehire gelin gitmekten vazgeçmediler.
Asgari ücrete talim eden gençler açlıkla terbiye oldular. Fabrikalar birer ikişer çoğalırken ihracatta rekor kırdık devlete şu kadar katma değer sağladık diyerek devletten teşvik aldılar genç işçiler elleri hamur karınları aç o fabrika senin bu fabrika benim kapı kapı gezer oldular. Sigortaya çalışan gençler 40 sene sonrasına kim öle kim kala deyip ondan da vazgeçtiler. Her yıl başı ihracat rakamları, kârlar, göbeğini kaşıyanlar tarafından gerine gerine açıklandı.
Gediz havzası:
Gedizin suyu kirlendi balık dahi yaşamaz oldu.
Tarımsal ilaç ile ovada ki canlı ve mikro organizma yapısı değişti.
Pamuğun bağların yerini alan mısır tarlaları yer altı suları çekilirken hesapsız sulama ile toprak kireçlendi..
Bir zaman geldi teknoloji galebe çaldı. Enerji ihtiyacı teşvikler ile termal alanlarda kilometrelerce derinden, yer altından pompalanan sular ve açığa deşarjları ile az kalan Gediz toprağı da yok olmaya başladı.
Yıllarca meydanlarda cephelerde savaş yapan zaferler kazanan bir millet olduğumuzdan “Kalan sağlar bizimdir” darbı meseli toprakta da kullanıldı. Kalan bir karış Gediz toprağına sit ilan etme çalışmaları başladı.
Çivisi çıkmış ovaya: “Tarım Bakanlığından izinsiz bir çivi dahi çakılamayacak”
Atı alan Üsküdar’a, balık Kavak’a çıkmışken.
Gölmarmara ve bir kısmı da Salihli’de tümülüs denen yapma tepeler aslı mezar, adı bintepeler. Lidya kral mezarlarından asilzade ve akrabalarına kadar 90 cıvarında olduğu söyleniyor. Daha fazla olduğunu tahmin edebiliyorum.
Düzeltilip tarla olanları, kazıla kazıla kaybolup gidenleri, tarihten silinip yok olanları, kazma, kepçe kürek, mangal yürek, kazılan bi daha kazılıyor, dön baba dönek. Yakalanan, bulunan, şikayet edilen yok. Gündüz hırpanî gece şeytanî, kazılar kazıcılar sarmış her bir yanı.
O kadar çok kaçak kazı yapılıyor ve kayda değer eserler bulunuyor ki bu iş babadan oğula geçiyor. Lidyalılardan sonra Romalılar döneminden bu yana kazılıyor. O zamanın kaçak kazı yapanları şimdikilerin ataları sayılır. Her gün her gece her an elde kazma yetmedi altta kepçe kazıya, pazara gider gibi gidiyorlar. Yakalanan yok, kazan çok.
Kaçak kazı tespit ediliyor; jandarmaya, oradan müzeye, oradan koruma kuruluna, haber veriliyor. “Kaçak kazının kapatılmasına sorumlular hakkında yasal işlem başlatılmasına” kararı alınıyor. Müze müdürlüğüne kararı uygulamak düşüyor. Yani kazılan yeri kapatmak.
Bu kaçak kazının survivor macerası. Kaz bul kaç, ört kapa kovala.
Bir de zeytinciler var: 1.derece arkeolojik sit alanı ilan edilmiş tümülüs tepesinden aşağıya. Ağaç dikemezsin, tarım yapamazsın. 30-40-50 dönüm tarla geç karşısına bak dur ağla. Komşu zeytin dikmiş zeytinler mahsule gelmiş senin elin kolun armut topluyor bi cesaret o da dikiyor. Hooop şikayet, kurul tespit, heyet, karar, “Ağaçların sökülmesine, yasal işlem başlatılmasına.” Zeytin fidanları da bakanlıktan destekli, kredili, iyi mi?
Tapu Kadostra Genel Müdürlüğü bölgede kadostral çalışma yapsa, arkeolojik alanları 1,2,3 diye sınıflasa, buna göre kısmen tarım yapılsa, zeytin dikilse. Senin benim zeytinliğimden kepçe geçip tümülüse kazıya mı gidebilir? Gitse de mülkiyet hakkı yasasına göre zeytinlik sahibi sorumlu olur. Bedava bekçi zeytinlik sahibi. Alan satan memnun. Böylece kaçak kazıların önü de kesilir ardı da.
Aigai, Aiollerin 12 kentinden biri Pergamon Krallığı zamanından da bahseder eski tarihçiler. Yakın tarihimizi bilmememize rağmen Herodot ve Strabon’un sosyal medyadan bilhassa feysten paylaşımları ile uzak tarihimizde olan bitenleri yakından takip ediyoruz.
Su akmaz, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer. Şeytanın karı boşadığı yer derler ya aynen öyle bir yer. Ama gel gör ki ne ihtişamlı ne muhteşem bir antik kent. Gün dağının tepesine yerleşmişler tepe yetmemiş yüksek istinad duvarları yapıp yerleşim alanlarını genişletmişler. Şimdi ki AVM’lere örnek teşkil edecek, fikir babası sayılacak şekilde üç katlı çarşısı var. Pazar yerleri, ayak üstü dükkanları, bouleuterion denen meclisi döne döne tepeye ulaşılan yolu, hamamı, agorası, yağmursuyu, sarnıçlar ve muhteşem alt yapısı, tiyatrosu öyle manzaralı ki manzarayı seyretmekten oyunu izleyemezsiniz o kadar yani, gymnasyum, stadyumunun bulunması zamanının kalabalık nüfusunun olduğunu gösterdiği gibi o devirde ki çağdaş ve de entel bir kent olduğunu da gösteriyor. Sur dışında keçiler ile halk, sur içinde tabaka kaymak.
Zamanımızda ki inekler ile keçiler sur dışında kalmış atalarının acısını çıkarıyor: Kazılıp gün yüzüne çıkarılan yollar, bu sürülerin bu yollardan geçip sur içine girdiklerinin izlerini bazıları löp löp bazıları pıtır pıtır bırakıyorlar.
Ama yine de bula bula burayı mı buldunuz diyesi geliyor insanın. Hayvancılık ile geçiniyorlarmış, keçi sürüleri çokmuş Saanen değil tabii. Keçi derisinden yapılan ve dünyada adını da buradan aldığı söylenen Parşömen üretiyorlarmış. En hızlı tüketicileri de Pergamon’lularmış. Belki de okumuş bilmiş ve de kibar insan olmaları o devrin teknik işi olan parşömen üretiminden kayaklanıyor olabilir. Yani ehl-i keyf insanlarmış.
Bizler kurtuluşumuz, istiklalimiz, bayrağımız, toprağımızı kurtarmak için savaşlar verirken müttefik bildiğimiz devletler de bizde ki tarihi zenginliğimizi yağmalamışlar. (Kızmıyorum biz kıymetini bilemezdik.) Demiryolları ne için Ege’de İzmir Aydın cıvarlarında yapılmış. Toparlanan kıymetli eserleri, heykelleri İzmir, Aliağa, Dikili limanlarına taşıyabilmek için. İşte bu antik kentimizde bundan 100-150 yıl önce develer ile düze, eserler ile yüze, kimseyle yüz yüze gelmeden, düze döşenen raylar üzerinde ki dekoviller ile Harrison Ford’un Indiana Jones filmlerinde ki gibi götürülmüş. Bize evlerin temelleri, yolların taşları, agoranın duvarları, antik kentin bulvarları, girişinde ki mezarları kalmış. Onları da bizim yuntdağlıların bir kısmı buranın taşlarını evlerinde kullanmışlar.
Kültür Bakanlığının bu bölgenin bekçi ile korunmasına karar verdiği zamanlarda 90’lı yıllar, burada bekçilik yapan Köseler köyünden Ahmet Dayı’dan Allah razı olsun, bir çok önemli bulguyu gelenden gidenden, “aman hatıra olsun canım ne olacak” diyenden, kendi köylülerinden, dahi saklayarak zamanımıza ulaştırmış. Uzun zaman rehberlik dahi yapmış. O bölgeyi antik kenti ondan iyi bilen anlatan yoktur. O anlattıkça içinizden dedeleri Aigai’li galiba diye düşünürsünüz.
İşte bu antik kentin kalanlarını kazıp ortaya çıkarmak için turizme kazandırabilmek için sponsorluk üzerine kazı sezonu yaklaştığından bu yana fırtınalar koparılıyor: Sayın Akçura 10 yıl sponsorluk yaptıktan sonra 2016 yılında bıraktı. Büyükşehir belediyesi de geçen sene 2015 yılında 500 bin TL ye yakın bir sponsorluk desteği sağladı. 2016 yılında Manisa Büyükşehir Belediyesi de destek olmayacağını açıkladı.
Gün dağı tepesinde değil ama sosyal medyada fırtınalar esti, kasırgalar koptu, Aigai Antik Kenti desteksiz kaldı diye. Kazıldığı yani sponsorluk yapıldığı zamanlarda bu kadar reklamını yapmadılar: Ne arkeoloji ile ilgili tüm yayınlarda “Yol kazılırsa sponsorluk yok” demediğim mi kalmadı, ne 2004 yılında bulunan keçi adam heykelinin vesikalık fotoğrafları mı yayınlanmadı, çok önceleri bulunan yemek odası takımlarının yeni bulunmuş gibi resimleri mi internet sayfalarında yer almadı, ne yabancıların kazdığı mezar alanı nekropol de ortaya çıkarılan içleri boş sandık mezarlar mı tanıtılmadı, daha neler neler. 10 yıldan beri kazılan antik kentin geçen yılda ki ziyaretçi sayısının artışı bunlara bağlandı. Oysa: Hem Manisa, hem İzmir; Bergama, Aliağa, Şakran istikametinden Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından yerleştirilen daha önceleri olmayan yönlendirme levhaları sayesinde bu bölgeye gelen ziyaretçi sayısında artış oldu, haliyle yolu öğrendiler. Kısacası sponsorluk zamanında yapılmadığı kadar reklamı yapıldı. Reklamın kötüsü olmazmış.
Turizm bizler için bilhassa Manisa için önemli. Gelen ziyaretçilere yabancılara dikkate değer yerler, tarihi eserler, göstermek ayrıca reklam ve tanıtımını iyi yapmak lazım ki her geçen gün önemi artsın ziyaretçi sayısı çoğalsın. Son yıllarda Manisa Büyükşehir Belediyesi olarak: Turizm atağı ile yeni alanları, eski eserlerin onarımı, yeni turizm mekanlarını ortaya çıkarmak için de çok sıkı ve hızlı bir şekilde çalışıyoruz. Manisa Büyükşehir Belediyesi Aigai Kazıları’na 500 bin TL ye yakın destek verirken kayda değer eserlerin, yerlerin, bulguların ortaya çıkarılmasını hedeflemişti.
Ancak tabela yönlendirmesiyle artan ziyaretçinin yapılan yol kazılarına bağlanması bu sponsorluk ile istenilen amaca ulaşılamadığı anlaşıldığından Manisa Büyükşehir Belediyesi 2016 yılı kazı desteğinden çekilmiştir.
Aigai kazı alanında 2016’da kültür bakanlığının ödeneği ile geçen yıllarda kazılan yolların temizliği ile uğraşıldı. Pıtır pıtır ve löp löpler ile.
Şu yollarda ne varsa?
Aigai Kazı 2. Başkanı: “İzmir Belediyesinin İzmir kazılarına ayırdığı bütçe şu kadarmış. Manisa Belediyesinin bu alandaki bütçesini bilen var mı?” Diye yalvar bir dil ile soruyor.
Bir şarkı var Kısaparmak söylüyor: “Bu şehir sen yoksan üstüme çöküyor.” Bu (antik) şehri kaldıracak başkası yok mu?
Athena’nın zeytin karası gözlü kızı Athenesu ile Poseidon’un deniz mavisi gözlü sarı uzun saçlı yakışıklı oğlu Posedesu Tahir Ün Caddesin’de karşılaşırlar, çeşit çeşit tanrıların olduğu Yunan mitolojisini doldurduğu tanrılarda bu caddede volta atmaktadırlar.
Bu iki genç güzel ve yakışıklı tanrıvariler o anda birbirlerine aşık olurlar nikahları, yeni dikilmiş Kırkağaç yolu üzerinde ki genç zeytin ağaçlarının altında kıyılır. Zeytin tanrıçası Athena ile denizlerin tanrısı Poseidon dünür olurlar. Poseidon sabah meltem, akşam imbat rüzgarlarını Athena’nın zeytinlerine üfler. Her yıl verimli ve lezzetli zeytin mahsulü alan Athena diğer zeytincilerden fazla kazanır ve bereket tanrıçası Kbele’yi besler.
Diğer zeytin üreticileri ile aralarında korkunç bir rekabet oluşur ve bunlar Zeus’a şikayete giderler Zeus Athena’nın kızı Athenesu’ya baygın olduğundan iki dünürün arasını açar zeytin sıkan palikarya tayfasına sıkılacak zeytinleri ziftli çuvala koyup da sıkmalarını emreder. Bu ziftli çuvallarda sıkılan zeytinlerin yağı acı olur. Athenesu ve Posedesu yeni doğan çocuklarını acı zeytin yağı ile vaftiz etmezler, yıkamazlar, tuzlu deniz suyu ile yıkarlar. Ancak tuzlu su bebeği kara kuru, kuru üzüm karaböcesi gibi bir şey yapar, elden bir şey gelmez, büyütürler. Tabii acı yağ ile satış rakamları düşer. Athena dünürü Poseidon’a daha fazla rüzgar üflemesini söylese de çare olmaz ve dünürlerin arası açılır. Kızı, Poseidon’un yakışıklı oğlundan boşanır. Zeus’a gün doğmuştur ama Zeus da ettiğinden dolayı gün yüzü görmez.
.
Gel zaman git zaman devenin berber sineğin tellal olduğu asırlar sonrası şimdi ki zamanda ilk karaböceden olan çocuklar zamanımızda atalarından kalma hileyi yine yaparlar. Güzelim, lezzetli, dünya markası olma yolunda ki Akhisar zeytin yağına başka yağlar karıştırırlar.
Bu devirde Zeus felan yoktur olan her kimse bu karıştırıcı mikserlere dünyayı başlarına yıkıp ocaklarına incir ağacı dikeceğine ucuz tarafından para cezası uygular. Alışmış kudurmuştan beterdir bu ceza, adları her ne kadar Tomas olmasa da onlara komas ikinci sefer daha çok karıştırırlar. Yakalanır, yakalanmaz bu da bize komas. Akhisar’dan zeytin yağı almam deyip ne şeytanları görürüz ne de salavat getiririz.
Poseidon sabah meltem akşam imbat üflese de, Dario Moreno ‘Deniz ve mehtap sordular seni’ dese de, Athena zeytinleri bu şarkılarla ninnilerle büyütse de, Akhisar adı gibi ak olsa da, Akhisar’ın pazarından vazgeçer eşeğimi her ne kadar zeytini olmasa da sözümüz yerine gelsin diye Niğde’ye sürerim.

……………………..
Zeytincilik, Akhisar için ekonomik hamledir, kalkınmadır, milyonlarca liralık yatırımlardır, fakir fukaraya iş imkanı, ağaçların bereketi, işletmelerin hareketi, ülkemize katma değerdir.
Ağaçlar benim ağacım, zeytinler benim zeytinim, yağlar benim yağımdır. Akhisar ülkem, benim toprağımdır.
Şaşmamak lazım kurtuluş savaşı esnasında iki çocuk askerin kıyafetlerine, ayaklarında ki bezden postalımsı giyeceklere. Şaşmamız gereken şimdi olup bitenlere.
Kar kış kıyamet, ayakkabıları gözükmüyor üstüne sardığı naylon poşetlerden. “Neden?” diye soruyorlar. “Su alıyor da ondan.” Pantolon mu, eşofman mı, akşam soğuk yatağına girdiği pijaması mı altında ki? Üzerinde kısacık bir ceket. Hava buz kesmiş, kar yağıyor, yerler ıslak, su birikintileri her adımda. Henüz sabah erken sanayide işe gidiyor 11 yaşlarında, gün ayaz mı ayaz. “Para biriktirince alcem.” Diyor, ayağında ki poşetlerden utancından.

“Hangi birini alcen be aslanım?” gözleri pırıl pırıl parlıyor, cin gibi.
Bu gördüğümüz ne ilk ne de son manzara kurtuluş savaşında ki yokluğa yoksulluğa hayıflanırken gösterilen kahramanlık destanlarıyla avunuyoruz. Şimdi teröre kurban giden gencecik fidanların ana babalarının “Vatan sağ olsun” demelerine göz yaşı dökerken başlarını soktukları evin çatısının çöküntüsünden giren yağmurun, kapısının aralığından üfüren rüzgarın, camın boşluğundan girmeye çalışan karın baskınlığına üzülürken şehide dökülen ağıtlara katıla katıla ağlarken geride gördüğümüz görüntülerle hüznümüz üzüntümüz memleketimizin hali pür melali ile yüreğimiz daha bi yanıyor yanmıyor dağlanıyor.
Bir yanda terör belası ile mücadele ederken öte yanda komşularımızda ki iç savaşlar sınırımızda dönen entrikalar yedi düvelle boğuşmamız yıllardır hala sürüp giderken iç huzurumuza kavuşamamamız.
Dedemizden miras kaldı Cumhuriyetten önce ki son Osmanlı dönemlerinin anlatımları, babalarımız devam ediyordu savaş yıllarında ki çocuklukluklarını yokluklarını, ninem evde ki yangını, anam sokakta olanları. Hep sıkıntı üzüntü hüzün millette dert tasa, miras kalıyordu babadan atadan bilhassa.
Giyeceğin binbir yama ile renginin kaybolduğu, yiyeceğin ekmeğin yokluğu, arpa yulaf unundan yapılan ekmeklerin getirdiği hastalıklar, verem, sıtma, kolera, kabakulak ile ölümün kol gezdiği, yıkık duvarların teneke çatılarında ki barınaklarda temizliğin yapılamadığı, soğuk suların kış günü sokak çeşmelerinden temin edildiği, ısıtmak için çalı çırpının dahi bulunamadığı, tenekelerde yıkanan giysiler, yarım yamalak temizlenen hasta bedenler. Savaş yıllarının ardından yaşanan yokluk yılları, hep nedenler niçinler.
Çok değil 100-150 yıllık anılar bunlar.
Düveller yedi iken 72 olmuş, bir yanda bunlarla alttan alttan boğuşurken, bir yanda kalkınma diye uğraşırken, öte yanda ilim irfan cehaletle, ekonomiyle, geçimle, miras kalan yoklukla, her gün onca kaza ölüm, bunca adam öldürme, canlı bomba, patlama, şehit, gasp, şiddet, hiddet, kadın cinayetleriyle günlerimiz boş geçmezken, hastalıklarımız için için milletimizi kemirirken, hastane hapisane yetmez olmuşken, ne zaman bitecek diye beklerken, “Ülkemizin konumu güçlü olmamızı gerektirir” denilirken, daha çekilecek çilemiz var demektir.
Yılın ilk karı yağdı. Manisa dağı beyazlara büründü ağaçsız olan karlı dağ dediğimiz adı üstünde bembeyaz, uzun bir kalır gari, güneş açmaz yağmur yağmazsa. Ayna gibi parladıkça ayazı vurur Manisa’ya.
Yakalar kalkık, eller cepte, sabah karanlıkta işe gidenleri. Her sabah ki doğudan batıya göç eden vardiya şehri İzmir caddesinde gar gar gar servis araçlarının sesleri, egzoz kokuları, arada bi havali kornaları. Saat sabah 07.00 bunca keşmekeş yetmezmiş gibi her türlü eza cefayı çekmeye alışık yurdum insanının işini kolaylaştıralım, rahatlatalım, medeni ülkeler gibi işimize, okulumuza, gidelim uğraşısı yoktur. Üstüne üstelik aynı saatte okul servisleri de yoldadır. Bunların ne yöne gittikleri okulun konumuna göre değişir. Vardiya servislerinin arasında kedi ile farenin oynadığı gibi o sokakta araç var, bu sokak öğrenci alıyor yol kapalı, diğer sokaktan köşeyi dönemiyor.
O saatte emekçi işçiler ve küçücük milli eğitimin testçi bedenlerin haricinde memur servisi veya özel araçları devreye girer. Hava ağarmamış her servisten inen önce bir sendeler sonra yolunu doğrulturken yıl boyu tatilin bol olduğu haftalarda müfredatı yetiştiremeyen milli eğitim sabahın köründen akşamın esselatına kadar Gözünü sokakta açan akşam evde kapayan çocuklar bir de üstüne ders çalışacaklar.
Tembelliğe alışmasınlar fazla söylemeyelim.
Kış günü karlı dağın beyazı sabahın karanlığında soğuk kabus gibi çökmüşken uyku mahmurluğu ile gevşek vücudlar araçtan inip soğuk sınıfa gidene kadar hasta.
Maraz hazır. “Okullarda virüs yaygın” sloganı atılmaya başlanır. “Koruyun, korunun.” Bu şekilde ana karnında ki bebek dahi korunamaz. Değil üç atkı, üç palto, yün çorap, eldiven, bot. Bunlarda panzehir olacağına zehir yerine geçer terleyen çocuk açılır karlı dağın kabusu ayaz, yakadan içeri girer.
Bir iki üç gün, izin, dört beş gün, rapor, zatürree ömür boyu. Bir tanesine hangimiz razı olur? Hiç birimiz. Günler uzayacak, havalar ısınacak, karlı dağın ayazı her yıl olduğu gibi tekrar gelecek.
Anam 95 yaşında bazen “Anne ne akıllısın maşallah”dediğimde. “Oğlum akıl yaşta değil başta, ayaklarım çalışmıyor ama aklım çalışıyor” der.
“Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.”
1957’nin Eylül’ü tek katlı bahçeli evimizde bir hareketlilik var. Gri renkli ütülü okul önlüğünü giymiş, beyaz kolalı yaka boynuma geçirilirken sıkılıyorum. Annem o kadar kolalamış ki tahta gibi olmuş yakanın ilmeğine düğme bir türlü geçmiyor. Sabah erkenden evimizin avlusu yıkanmış, çiçekler sulanmış, rengarenk kasımpatılar toprakta, sardunyalar (cananlar) saksıda, bahçelerin olmazsa olmazı fesleğenler ellemeye gör kokularıyla boy boy. Heyecanım yetmiyormuş gibi geç kaldım telaşı içerisindeyim. Annemin elleri yaka ile boynuma dolanmışken, babamın okul için yaptığı yeni ayakkabılarım yatağımın baş ucundan çıkmış ayağımdaydı. Kahve rengi, altı kalın kösele, deri, modelli ayakkabı ayağımda tepinip duruyordum.
Bezden torba çantaların kullanıldığı okula babam arkadaşı Marangoz Hayri Amca’ya tahtadan yepyeni bir tahta çanta yaptırmıştı. Tecrübeli usta ilerisini düşünerek büyük tutmuştu çantayı ufacık bedenime ellerime biraz büyük düşmüştü ama çantanın hatırına sesim çıkmıyor aksine çok da sevmiştim.
Evin en küçüğü biraz da şımartılmış bir aile ferdi olarak babamın sevgilisiydim. Avluda yer sofrasında yemek yediğimiz yaz akşamlarında babamın yanına oturur dirseğimi babamın dizine dayar öyle yemek yerdim. Ağabeyimlere karşı bu serbestiyetimi sonuna kadar kullanır onları çileden çıkarmak için abartırdım çoğu hareketlerimi.
Tüm çocuk güzelliklerinin, okul sevdasının, kola kokusunun, annemin o meşhur titizliğinin üstümden okunduğu bir şekilde bir elimde çantam diğer elim babamın avucunda besmele ile avlu kapımızdan çıktık.
İzmir Caddesinden karşıya geçerken babam tembihledi “önce sola, sonra sağa, daha sonra tekrar sola bakarak geçeceksin unutma.” Unutmam baba da arada bi arabadan ziyade bisikletten başka gelen geçen yok ki. Daha sonra her sabah okula giderken anamın arkamdan bağırarak söylediği son tembihiydi “sağa sola bak” Murat Germen Okulu’nun bahçe kapısından girerken okulun bahçesi pek kalabalık sayılmazdı. Babam benim öğretmenimi görmüş ona doğru yürüdük benim şimdi öğretmenim olacak Fuat Bey babamın da öğretmeniymiş muhabbetleri hala devam ediyordu çünkü aynı zamanda ayakkabı müşterisiydi.
Uzun yüzlü, gözlüklü, yaşlıca, yakışıklı, gülümsemesinde dahi bir ciddilik vardı. Benden önce gelmiş çocukların yanına aldı Fuat Bey babamla biraz konuştuktan sonra babamın arkasından bakakaldım diğer çocukların yanından.
Beş yıllık okul maceram, okumaya, yazmaya, çarpım tablosu, problem çözmeye, gidecek yolculuğumun ilk günüydü.
Büyükçe dediğim çantamı her sabah dolu bir şekilde okula taşıyordum. Ders programımız yoktu. Resim, müzik, beden eğitimi haricinde ki dersleri işliyorduk. Canımız çekiyordu bahçeye çıkan diğer sınıfın öğrencilerini bir iki üç diye sayan öğretmenlerinin karşısında kollar havaya yana yukarı kalkarken. Biz ise türkçe, matematik ile boğuşuyorduk.
Dördüncü sınıftayken bir akşam okula çağırdı Fuat öğretmenimiz. Bize takım yıldızlarını, kutup yıldızının hikayesini, samanyolunu anlattı. Başlarımız havada gözlerimiz ile gökyüzünü tararken astronomi diye bir ders yoktu ama Fuat bey de vardı.
Daha birinci sınıftayken diş macunu ve fırçalarımızı alarak okula gelmemizi istemişti. Okulun bahçesinde ki şadırvan gibi etrafında muslukları olan çeşmenin başında dişlerimizi nasıl fırçalayacağımızı öğretmişti. Hatta bir gün sınıfımızda ki kendi öğretmen masasının üstüne Allah Rahmet Eylesin İlhan arkadaşımızı çıkartmış (o namaz kılmayı bildiğinden) bize nasıl namaz kılınacağını göstertmişti. Kendisi sosyal demokrattı..
Kuvvetli bir temel atmış olmalı ki beş yıllık ilkokul öğrenciliğimizde çok şey öğrenmiş bir kaç arkadaşımızın haricinde hepimiz orta okula liseye devam etmiştik.
Ayrıca ki en önemlisi erdemli insan olmayı, adam gibi adam olmayı, yalan söylememeyi, saygıyı, sevgiyi, öğretmişti bizlere.
O devirde yerli malı kullanmayı teşvik haftaları kutlamaları yapılırdı. “Yerli malı yurdun malı her Türk kullanmalı” sloganını söylerdik. Milliyetçiliği vatanımızı sevmeyi öğretmişti bu şekilde.
Allah Rahmet Eylesin, mekanı Cennet olsun, Allah yaptıklarından öğrettiklerinden razı olsun. Fuat Özyürek Öğretmenim.
İnsan imarsız şehirde aşık bile olamaz be.
Aşk romantik takılır. Aşk hatıralara bayılır, gezilen oturulan yemek yenilen yerlerde yaşanılan anılar aşkı güçlendirir. Bu yerlerde dinlenilen veya fonda çalan müzik unutulmaz bu yerleri hatırlatır. Hiç bir şey bir müzik parçası kadar maziyi hatırlatamaz
İmarsız şehirde aşık bile olunmaz yaa…
Şöyle el ele yürüyemez, baş başa kalamazsınız.
Çöp bidonlarının yığınla dolduğu, arabaların üst üste park ettiği, parklarında kurumuş çimler uzamış otlar, restoran kafelerin apartman dairesinden bozma dairelerde olduğu bir tarafta balkonunda kurutulmak istenen çamaşırların bulunduğu, diğer yanda balkonlarda ki mahremiyet ölçütü aşağıdan yukarı çizgili basma balkon perdeleri kışın dahi kalkmaz mı bu çapıtlar. Korna sesleri, fren cıyaklamaları, kavga bağırtıları, kaçanın çarparak kovaladığı her an bir olay endişesinin yaşandığı, kırmızının olduğu her yerde, medeniyetsizliğin saygısızlığın ölçüldüğü, emekli kuyruğundan yürünmediği, engellilerin kapatılmış rampalarda kuyruk olunduğu, adım başı market, her sokakta pide fırını, her köşeyi döndüğünüzde buram buram yemek kokularının caddeye yayıldığı kebap kokuları, tozun toprağın içinde döner sarmalları, kaldırım işgalleri, işporta görünümlü mağazalar, bas bas çığıran avazeler.
İmarsız şehirde aşık bile olunmaz yahu.
Şehirler arası yollarda radar levhaları bir nebze de olsa trafiği yavaşlatırken olabilecek kazalara mani olurken şimdi şehir içinde ki kazalar şehirler arası yollarda ki kazaları geçti. Şehir içinde ufak tefek çarpışmalar ile çoğunun maddi hasarlı olması gereken kazaların yerini ölümcül kazalar aldı. Kırmızıda duran araçların arasına dalan otobüsler, katil kamyonlar, kaldırımda sohbete dalmış insanları altına alarak öldüren süratli araçlar, mağazada çoluk çocuk keyifle alış veriş yaparken cam vitrinden araçla mağazaya giren magandalar. Ellerinde telefon kulaklarında dinleme aleti direğe çarpan, refüje çıkan, kendi halinde insanları yaralayan, öldüren, görgüsüz cahil araç sahipleri. Hep direksiyon hakimiyetini kaybetti denilerek haberlerde yer alıyor.
Gel de aşık ol imarsız, izansız yaşantının olduğu şehirde.
Aşık olursanız üstüne üstlük aşkın gözü kör derler suçu da üstlenmiş olursunuz. İmar gelsin de ondan sonra aşık olursunuz. O da nasıl olacaksa?
Gönül ferman dinlemez derler, imarı bekler mi bilmem.

