Bir kaç gündür bilboard, raket denilen ilan reklam panolarında yabancı ve telaffuzu zor bir isim görüyoruz. Ne demek olduğunu da yazmıyor afişlerde.
Sordum bilen yok. Kocaman harflerle yazılı olanını okuyorum gelip geçerken. Hep öyleyizdir ya. Ana başlığı büyük puntolu olanı okur hüküm yürütürüz. Bu başlığa hüküm yürüten de yok. Hayır birine bu ne demek diye soracağım.
-Ay neydi? Kata mı? Kaka mı? Ay onun gibi bir şey ne demek bu? Dediklerim,
-Katayı bilmem ama kakayı herkes bilir sen ne öğrenmek istiyorsun? Diyorlar.
-Ya hani ilan panolarında var onların da adı değişmiş. Raket mi neymiş?
-Şu teniste topa vurulan file gibi kepçe gibi o mu?
-Sen benimle dalga mı geçiyorsun. Onu bende biliyorum.
-Eeeee?
-Yahu sen okumadın mı?
-Okudum okudum da ben de anlamadım. Kata keka ohh gel keyfim gel mi demek?
Katakekaumene: Antik çağların tarihçisi, coğrafyacı, filozof Strabon bizim Evliya Çelebi’den önce yaşamış o da bizim Çelebi gibi Anadolu’yu dolaşmış. O devirlerde dünya küçük Anadolu antik kentlerin yerleşimi. Bu, Anadolu da çok dolaşmış sık sık da Kula’ya uğrarmış. Ben de bilmiyorum sevdiği mi var? Karısının memleketi mi? Onun için mi sık geliyormuş? Hanım sülalesini sevmediğinden de olabilir sevdiğini vermediklerinden de, adını Katakekaumene demiş kızaraktan.
Gel zaman git zaman tabii Strabon toprak olmuş. Bizim Çelebi’nin yolu buralara düşmüş. Tarihte okumuş olmalı o da merak etmiş ne demek bu Katakekaumene diye buralara gelmiş. Haaa demiş bunlar yanar dağ lavları her taraf kapkara kaya ve taş parçaları bu tepelerde birer koni buralardan yanarak çıkan erimiş taşların akıntıları olsa gerek deyip adını Yanık Ülke koymuş. Yani Katakekaumene “Yanık ülke” demek.
Gel zaman git zaman Kula’lılar bu kara taşların diyarına dedelerimiz gelip yerleşmişler onlar yanmış bari biz yanmayalım deyip ne Katakekaumene ne yanık ülke demişler. Divlit deyivemişler. En son da Jeopark diyorlar. Ama bunu dünya da diyor.
İlana Yanık Ülke desek yanlış anlaşılacak memleketin her yanı yandığı için. Divlit desek yine soracaklar divit mi kalem mi diye soracaklar ama soramasınlar küçük yazıları da okusunlar diye Katakekaumene altına küçük yazılara da “Fotoğraf Yarışması” dedik. Bu kadar Katakekaumene demem de ki sebep de on defa okuyunca unutulmaz ve telaffuzu kolaylaşıyor diye.
Strabon’un bahsettiği bu yer ne Katakekaumene, ne yanık ülke, ne de divlit, jeopark.. Jeopark ne demek onu da Jeoparkı gezip gördükten sonra fotoğraflarını çekip yarışmaya katıldıktan sonra öğrenebilirsiniz.
Hem de tekmilini birden.
Ne çektiysek cehaletten çektik.
Yıllarca hastalıklarla aşılarla geldik
Yokluk her evde her köşede her köyde
Yokluğa katlatmak yetişme terbiyemiz ailede
Açlığı çekmek yokluğa katlanmak sabır taşımız
Savaşlar kırdı geçirdi milletimizi gençi yaşlımız
O cepheden o cepheye yalınayak omuzda mavzer
Dünya bir olmuş cesaret bizde bin her birimiz vatanperver
Geldi geçti her şey dertler biter mi? Bitti artık.
Fabrika inkilap kalkınma okuma yazma tekrar vatana sarıldık
Kalkındık milletçe devlet gibi devletle
Kısa zamanda çok işler başardık Gazi Atatürk’le
Hesaplar görüldü, elimiz bileğimiz güçlendi
Demir ağlar fabrikalar yerli malı kullanıldı.
Ne badireler, ne kötü günler, ne kötü düşünenler
Bitti artık yolumuz uzun ama inançlı tunç yürekler
Düşman yılmıyor kardeş tek başımayız hepimiz milletçe
Mert değiller hain pusu, sinsice, çarpışıyorlar kalleşçe
Belli ki sarılmış içimiz dışımız üstümüz astımız
Devriliyor genççecik bedenler gidiyor aslanlarımız
Bunun bir sonu olmalı Allahım inancımız sana
Tükenmiyor umutlar ama sabrımız taşıyor her vurulanla.
Divlite gittik Zafer Okulu’ndan, Ankara’dan İzmir’e gittik paralelinden aman düzelteyim yan yoldan (bu da yanlış yan yollara girmiş gibi.) Onca yol yürü yürü, dedim ki, “Benim belediye otobüslerine serbest (bedava) biniş kartım var.” Dinlemedi güldü geçti genç başkan halden anlamadı dedim yürüdüm.
Divlite gidinceye kadar sağda solda ki evlerin gözlerimizle fotoğrafını çektik. Yolda ki vatandaşlara selam verdik hepsinin yüzü gülüyor anladılar ki başkan buradan geçiyorsa başkaları da geçecek. Yol boyunca selam verdiğimiz gruplar vardı kara kasaların içinde sarı turuncu renkte mandalinalar kasalar üst iste kabuklar bir yanda mandalinalar ötede kadınlar çoğunlukta hem muhabbet hem iş ha gayret. Bu yörede soyan ordusu tırtıl gibi şöyle çevirince mandalinayı tüm çıplaklığı ile soyulanların kasasına giriyordu. Kabukları atılıyormuş bu da değerlendirilebilir ama soymaktan saymaya zaman yok.
Yolun sonu dediğimizde divlit sizin anlayacağınız jeopark alanına dayandık. Buraya girişi yapalım araçlar burada parketsin, güvenlik tesis gibi bir şeyler yapalım, yürüyelim yürütelim. Onlar yürüsünler yer görsünler bizde turist görelim. Onları son derece rahat etmeleri konforlu bir gezinti yapmaları için her imkanı düşündük yerinde planladık. Divlit’e kadar giden yol sürpriz olsun söylemeyeyim yapılıncaya kadar.
Buradan döndük Orhan Acar binasına. Kendi yok ama adı kaldı yadigar. Seçim zamanlarında bir kozdu bu jokerdi siyasiler için. Bu binayı yıkacağım deyip seçim kazananlar varmış ne kadar zaman, kırk yıldan beri. Ne Cengiz Başkan ne de Hüseyin Başkan yıkacağız diye seçim malzemesi yapmadılar ama yıktılar bu binayı. Yapacağım edeceğim devri geçti yap kardeşim elinden tutan mı var?
Ekonomik ömrü çoktan dolmuştu, yapının sahipleri ile anlaştılar. Cengiz Başkan kamulaştırma ekibini gönderdiğinde ben de Kula’daydım zaten hiç ayrı kalmadım ki. Pazarlıklar yapılırken Hüseyin Başkan da geldi her şey bitti hesap numaraları verildi imzalar atıldı fotoğraf çektirdiler bana abi sende gel dediler de bu sizin işiniz deyip tevazu gösterdim bilseydim bu imzaların önemini tarihe geçmek isterdim!
İşte bu yan yoldan Mevlana Caddesine kadar yürüyeceğimiz yolun startıydı Orhan Acar binasının yeri. Yıkılmış temizlenmiş düzenleme yapılacak. Hüseyin Başkan aklında ki projeyi anlatıyor.
Yolumuzun sonu Mevlana caddesine geldiğimizde yan yolun projesini şekillendirmiştik. Kimlerle? O gün başkan vekili olan Faik Hocam, Manisa Büyükşehir Belediyesi peyzaj mimarı Esra Hanım, vekalet bırakmış ama yine görevde olan Kula Belediye Başkanımız Hüseyin Tosun, Koordinatör Önder Baştürk.
Gruptan ayrıldığımda arabaya binerken oflayıp poflamaktan yorulduğumu anladım. Kula da günü daha bitirmemiştik. Jeopark koordinatörü Erdal Hocam ile hibe projeler kurdu Kula Belediyesinden Sait kardeşimi görmeden ayrılmadım. Biri sabah akşam yatıp kalktığı jeoparktan bahsederken Cumartesi Pazar jeoparka gelecekleri anlattı, Sait de elime yine bir proje daha tutuşturdu.
Postacı kapıyı iki kere çalar ama şans bi defa yüze güler. Bu gençler başkan dahil Kula için bir şans, ayrıca yüzleri de hep gülüyor.
.
Bu akşam çok deli yatmışım yorgan bir taraf yastık bitaraf olmuş çarşafa dolanmış ayaklarım zaten onun prangalarıyla uyandım.
Çekiyorum, zincir sesleri geliyor bileklerimin acısıyla. Neden diyorum kendi kendime neden neydi günahım? Dayanılmaz acıların yalnızlığında zindanlardayım isli karanlıklarla. Ayaklarım mı paslanmış demire yapışmış isli karalar mı?
Düşünürken bunları bir ışık boşlukta, aydınlatmıyor zifiri. Loş oldu sanki kapkaranlıklar, kara baklalı paslı zincirlerin duvarda ki kocaman halkası zindan kadar. Hüzme vururken yüzüme gözlerimin kısıklığında bakıyor gibiyim. İnsan dolu daracık yer, onlarda benim gibiler halkanın içindekiler, kenarlarına tutunanlar sabit, tutunamayanlar oraya buraya yuvarlanırken çarpılıyorlar. Kenardakiler hem halkayı hem insanları bırakmıyor tutunsunlar diye.
Gözlerim alıştı karanlığa burası dünya yusyuvarlak, ben dahil insanlar bu yuvarlağın üstündeler halkaya tutunmak isteyenler düşmekten korktuklarındanmış meğer. Prangalara bağlı kalmak düşmekten yeğ mi? Kurtulmak demek düşmekse uçmaksa sonsuzluğa, kim istemez ki alemleri gezmeyi.
“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi
Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” Nesimi
Kara kara baklaların sesleri bağırış çığırışlar insanların vaveylalıları mahşer beşer, düşen uçan tutunmak faydasız dünya döndükçe savruluyor açılıyor prangalar kopuyor zincirleri, bir zifiri zindandan karanlıkların sonsuzluğuna. Mahşeri.
Alıştı gözlerim görebiliyorum her yeri, beyaz bulutlar dalıp dalıp çıkıyor mavilikleri. Uçmak istiyorum kanat olmuş kollarım, oysa ağır mı ağır bırakmıyor ayaklarım.
Uyandım: Ağrıdan mı? Ağırlıktan mı?
Ayağım uyuşmuş hissetmiyor hiçbir şeyi, meğer karyolanın ayak ucu demirine girmiş neredeyse moraracak. Şişmiş.
Onca insan savrulurken karanlıklara, beni bu demir kurtarmış.
Deveye sormuşlar neden boynun eğri. Nerem doğru ki demiş.
Plana programa millet olarak hazırlanmayız hazırlık yapmayız tevekkel olduğumuz için karar verir sonra işlerimizi Allah’a bırakırız. Plansızlıkla yanlış veya doğru karar verdiğimizi bilmediğimizden Allah’a olması için dua ederiz. Yanlış kararımızın ardından gelen olumsuzluklara katlanır, kader deriz.
Geçen günlerde yerel gazetenin birinde özel haber vardı. Konvoy olmuş araçların fotoğrafının üstünde “Nasıl çözülecek bu sorun?” diye.
Her Manisa’lı sorunu bilmesine rağmen vatandaşlar arasında sıkça konuşulmasına rağmen sorunun çözümü hep karşı taraftan beklenir. Trafik sorunu sadece park etme olarak algılanır. Oysa seyr-ü seferde iken kırmızıda beklemeler, konvoyda öfkelenmeler, sokak ve caddelerin çoğu çift şeritli olmasına karşılık tek şeritten gitmeler, saygılı davranmayıp yol vermeyenler, kurallara uymayıp yanlış araba kullanmaktan yanlış park etmelere kadar hepsi trafikte olan hadiseler.
Tilkinin bildiği kırk şarkının kırkıda kümes üstüneymiş. Evet bizimde şarkımızın kırkıda imar planı üstüne hem kent planlaması hem gelecek planlaması üstüne, günü kurtarma planları üstüne asla değil elbette.
Bu ay ki Büyükşehir meclisinde konuşmalardan biri de şuydu. Hafsasultan Mahallesi’nde Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni bir imar planı yapılacak çok eskiden yapıldı da ancak…; bu planlamaya göre inşa edilecek konutların bodrum katlarına o bölgede yaşayacak olan vatandaşların araçlarını park etmelerini sağlayacak sayıda bodrum katlarına otoparklar planlandı. Diyorlar ki: “Binaların altına yapılacak otoparklar maliyeti arttıracak sokaklara yeşil alan kenarlarına park etsinler.” Demek ki Manisamızda park etme gibi bir trafik sorunu yok veya alışmışız sorun olarak görmüyoruz! Yeni bir kent planlamasında zihniyet buysa ve bu da yöneticiler tarafından söyleniyorsa. Karalar bağlayıp ağıtlar yakmamız lazım.
Merkezde ticaret ve insanların yoğun olduğu bölgelerde yapılan otoparklar araçların bu alana sıkça gelmelerinden kaynaklanan park ihtiyacını karşılamak için yapılmakta. Konut bölgelerinde böyle bir otopark alanı olmadığı için okulların veya bahçelerinin altlarının değerlendirilmesi düşünülüyor tabii imkan ölçüsünde bu da kısmî çözüm getiriyor.
Şehrimiz binalarının çoğu ekonomik ömrünü tamamladı deprem endişesi açısından yenilemek gerekir merkezde yapılacak yeni imar planlarında ada veya bir kaç adanın bir araya getirildiği adalar bazında plan yapmak vazgeçilmezlerimizdendir. Bu adalar planlanırken bodrum katlarına otopark planlayıp yol genişliklerini de parsellerden terk ederek genişletip yeşil bahçeler içinde bloklar yapmak ve ada aralarında kalan yolları yeşil alan olarak planlayarak şehrin nefes almasını sağlamak Manisa’nın sıcağını hava sirkülasyonları ile dağıtmak, ufak da olsa spor sahaları yapma imkanı sağlayıp çocuklarımız buralarda oynayıp spor yapıp desarj olma imkanlarını sağlamak gibi sosyal ihtiyaçlarda karşılanmış olur. Eğitimimiz, sosyal yaşantımız, ekonomimiz, komşuluk ilişkilerimiz, dünya görüşümüz değişir.
Avrupa ülkelerinin iklimi bizden soğuk ve yağışlı olmasına, hatta toplu ulaşım alışkanlığı ve kilometrelerce metroları olmasına rağmen bisiklet ve motosiklet kullanımı çok yaygın. O kadar ki kışın karlı havalarda çivili bisiklet lastiği kullananlar dahi var, Finlandiya. Yağmurluğunu giyip sabahın köründe (ayazında) yağmurlu havada ilkokula giden çocuklar var, Hollanda.
Şehrimizin merkezi iki ilçeden oluşuyor. Bu ilçeler Şehzadeler değil ama Yunusemre ilçesinin kendi ticari alanını planlaması şehrin batıya doğru yapılaşması için bir atlama tahtası oluşturması gerekir. (Gerçi Büyükşehir Belediyesi bunu planlamaya başladı.) Zaman kısalıyor günü kurtarmak çözüm değil.
Organize sanayi bölgesi hem idareci ve yöneticiler ile bir araya gelmek hem de bu bölgede ki işletme, fabrika sahiplerine kentin derdinin onlarında derdi olduğunu kentin sorunlarının çözülmesinde birlikte hareket edilmesi gerektiğini anlatmak gerekir.
Celal Bayar Üniversitesinin kente kazandırılmasından bahsederiz. Ancak biz Spil’den onlar Yunt dağından karşılıklı “Sana bir tepeden baktım Manisa” der dururuz. Oysa üniversitesi olan kentler ekonomik durumlarını ve sosyal yaşantılarını bu sayede düzelttiklerini göz ardı ederiz.
…
Vakit geçiyor, halk bekliyor, geleceğimiz her geçen gün bizden biraz daha uzaklaşıyor.
Ama karar verelim artık tutamıyoruz zamanı.
Elma dersem çık armut dersem çıkma. Kanunmuş kanunsuzluğun adı. Eski eve deprem performans raporu neticesinde kentsel dönüşüm uygulanacak. Önce ruhsat
-Eski mevcut evi yıktınız mı?
-Ruhsatı bi alalım yıkarız.
-Olmaz efendim önce yıkın sonra ruhsat
-Eee ruhsatta bi aksilik olurda alamazsak evsiz kalmak da var.
-Ne demek bize güvenmiyor musun?
-Tamam o zaman.
Beş katlı eski ev yıkılır. Ruhsat alacağız ya yıkım firması; makinenin üstünde Allah korusun yazıyor yani çok önceden tedbirini almış. “Ya Allah Bismillah” yıkar, makineyi enkazın üstüne koyar, temel kazacak çünkü, daha o arsada işi bitmedi getir götür mü yapacak? Ruhsat uzar baştan “ruhsatta bi şey olursa” dedi ya, memurda “bize güvenin yok mu” deyip bozuldu ya bekle bakalım. Git gel Konya altı saat. Makine enkazın üstünde koca kepçe (ekskavatör) park vaziyetinde. Kaldırıma, engelli rampasına park eden araçlara alıştık da buna daha alışamadık. Bazı arsalarda kamyon bile var park eden makinenin bonusu.
Kanunmuş kanunsuzluğun adı ruhsat alınır.
-Eeeeee bunun balkonu yok komşuda var karşımızdakindede var. Ellere var da bize yok mu?
-Yok kardeşim kanun bu. Bundan sonra hiç kimseye yok.
-İki ay önce komşu aldı o balkonlu ya.
-Kanun yeni değişti.
-Ne değişti de değişti?
-Belki kanun yine değişir bu sefer balkon verirler biz projeyi.
-Yok kardeşim balkon yok ki projeyi niye balkonlu onaylıyayım.
– Biz gösterelim siz kırmızıyla çizin.
-Çocuk oyuncağı mı bu?
Bi var bi yok bu çocuk oyuncağı değil mi?
Zaten parsel derinliği malum arkaya bahçe var yok gibi bina derinliği on metre daire minnacık. Manisa da parseller çok küçük bari balkonla biraz büyütüp oturulacak bir daire olsun. Kanunu çıkaran kaşanede oturuyorsa yokluktan anlamaz, fakirhanede oturuyorsa hasedinden vermez.
Neden balkon verilmiyor? Kaldırım kamuya ait sen balkon yapmakla kamu malına tecavüz ediyorsun. Suç. ” Allahtan sağlık, devletten aylık ” “Ekmek elden, su gölden, balkon imardan, geçti artık. Nerde bu yoğurdun bolluğu?”
Pantolon alırsın dar gelir, yanlardan açalım. Gömlek rengi açmadı başka renk verelim. Bu imar pantolon değil gömlek hiç değil. Binayı yaptın mı değiştiremezsin ki.
Çocuk oyunu mu bu? Elma dersem yap, armut dersem yapma.
Elma elma elma elma…
Tescilli bir binaydı ama çok geç tescillendiği için kimliğini kaybetmiş kalanlar ile eskiyi andırır duruşu var. Cephesi klima cihazları ile
kaplanmasına rağmen kimse önemsemiyor. Bahçesine eklenti yapılar deyim yerindeyse plansız olduklarından gecekondular yapıldıkça yapılıyor, bahçede nefes alınacak yer bırakmazken eski ve yeni haliyle iki arada bir derede kalmış bina hangi tarihe yönleneceğini hangi devri yansıtacağını bilmez vaziyette başına daha da farklı şeyler gelmesinden endişe ederek sessiz kalıyor.
Herkesin sıklıkla kullanacağı bir bina değildi. Ama Manisa’da yaşayan herkesin bir defa da olsa kullandığı bir binaydı. Heyecan, mutluluk, endişe, sevinçlerin karmaşıklığında kullanılan binayı tanımak, oturup incelemek kimseye nasip olmamış işi bitenin soluğu kapıda aldığı bir binaydı.
Bunun devamı olan burada olan bitenden sonra sıklıkla gidilen bir başka bina daha var. Biri bir uçta diğeri öbür uçta onun da kaderi aynı bu binada tescilli ama bu diğeri gibi
hangi devri yansıtacağına karar vermiş bir bina. 21. yy kararlılığında tamamen devrini yansıtan zavallı yüzyılımızın yap boz, topla çıkar, hastalığına kapılmışlığı okunan bir bina.
Su çiçeği çıkarmış. Kaşınan sivilcelerin vücudda bıraktığı izler kanayan yaralar genişçe pembeleşen halkaların vücudu kapladığı bir görünümü yansıtıyor. Belki fonksiyonu açısından bu görünüş ona yabancı durmuyor. Ama bunun artık kimliği falan yok olmuş. Bunu doğuran babası, vakıf başkanı gelse tanıyamaz. Bu garibinde bahçesi eklentiler ile labirent olmuş.
Büyük gibi gözüken
bahçesinin bir köşesine lojman yapılmış toki yaptığı için nasıl olsa bedava diye alel acele bu bahçede yer gösterilmiş.
Yan ve arka tarafına doğru yıllık ödeneği geri çevirmemek için yine yer tahsisi yumurta folluk hikayesinde ki gibi arandığından buracığa yapılıvermiş. Yumurtalar kırılmış tabii.
Orta yeri: (bahçenin ortası) ne siz sorun ne ben…
İstanbul’un orta yeri sinema,
Garipliğim, mahzunluğum, duyurmayın (anıtlar kuruluna) anama. (Vakıf yönetimi) El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne Sevdalım…
Boynuna vebalim. (arsasına kurbanım). (Orhan Veli)
Yani kısaca ortasıda bir kurum kuruluşunda herkes otopark diye kıvranıyor araçlar dahi. İnsanlara oturacak bekleyecek yer yok oysa çam ağaçlarının arasında Cumhuriyet döneminin önemli eserlerinden biriydi baş hekim lojmanı da bir köprüyle ana binaya bağlanırdı. Burası da kimsesizlerin kimsesizi olmuş. Hikayesi derin, mahzun, heyecanlı, enteresan.
Bu yapılar resmi kurumlarımıza ait ve kamuya hizmet ediyorlar. (Önce bu kurumların korumacı olması gerekir ki emsal olsunlar.) Bunlar eskiyi anımsatmaya çalışan Manisa’mızda ki Cumhuriyet dönemi tarihi yapıları. Cumhuriyet döneminde her meslekten insanın bilhassa mimarın çok az olduğu bir devirde çok nitelikli projeler ve binalar yapıldı. Sadece her iki binanın güzergahında ki eski yapıları saysak ama ne yazık ki korunamamış yok olmuşlar.
Korunsaydı Manisa’mız müze kent olurdu.
Kula ileri görüşlerin diyarı. Bu evleri konakları kaşaneleri kim neden yapmış ne varmış burada diye hala merak ederim. Öyle ya kara kara kap kara taşlar küçük büyük tepeler tepeler gitsen yol yok yürüsen iz yok eksen tarla yok biçsen eken yok. Uğrak yeri değil, geçerken uğradım gibi hiç değil.
Sadece Kula mı? Köyleri de hanlı hanaylı. Aklım ermedi. Kimse sormamış herhal cevap veren de yok. “Dedelemiz yapıvemişle” deyip geçiyorlar. Bir değil on değil yüz de değil siz deyin bin ben diyeyim üç bin bu şimdi ki hali belli ki onbeş binmiş önceki hali.
“Ben diyom ki: Bu kara taşla va ya aha bunla, ilede birileri gelcek bunlan kıymetini bilcek, bunlanan para kazancek bunları görmeye gelenle burda kalcek para harcacek.” Dedelerimizin bir bildiği varmış o zamanlar demek ki.
Bi hikmet var bu Kula’da. Gazeteci Hikmet Abi değil ama. Allah’ın hikmeti. Taptuk Emre gelmiş burada kalmış burada hak’ka yürümüş. Yunus Emre’de Taptuk’un dergahına kırk yıl odun taşımış piri gibi o da burada hak’ka yürümüş.
İkincisi Gölde taraflarında antik yani eskiden kalma mermer ocağı var o devirde yaşayanlar bu ocaktan çıkardıkları mermerler ile: saraylarını, büyük binalarını senato, jimnazyum, tiyatro, agora gibi hatta kiliselerini bu mermerlerden yapmışlar yollara döşemişler, belki de Sardes’de ki Lidya’lılara satmışlar. Gölde; sen su de, ben göl deyeyim. Yerin altında su kanalları hayret edilecek bir şey biz şimdi köye yol yapamıyoruz onlar yol yaptıkları gibi altına da su kanalları yapmışlar. Mermer ocağı, su kanalları muamma.
Üçüncüsü termal kaplıca diye övünüp dururuz sanki biz bulmuşuz gibi. Aha Acısu Bizanlılar Romalılar daha bile eskiler şimdi bizim derme çatma evler yaptığımız adına kaplıca dediğimiz yere saraylar yapmışlar o kadar ki tapınmak için kayalara kabartma resimler bile yapmışlar.
Biz diyoruz ki bu evler neden yapılmış? Burada ilk yaşayan insanların ayak izleri var dağların tepelerin patlamasından kaçarken sıcak topraklara taşlara ayak izleri çıkmış. Buna ne demeli ilk insanlarda buralarda yaşamışlar demek ki.
Hele bir yer var kayalar oyuk oyuk büyüklü küçüklü binlerce, oyuk da değil hani Kula’nın peynir tatlısı vardır tepsinin ortasından bir dilim çıkarıp şurubu akarken yeriz ya işte onun gibi granit kayaları kesip sözüm ona mezar yapmışlar. Bunların ölüleri de bu kadar kıymetliymiş burada sıradan insanlar yaşamamış demek ki.
Şimdi bunları alt alta sıralayınca bu Kula’da bir şey var. İlk insanlar, ayak izleri. Tarihte yaşayanlar, kral mezarları. Hanlar hamamlar saraylar mermer ocakları. Tasavvuf ehli Allah’ın kamil kulları erenler evliyalar türbeleri. Germiyan oğulları Anadolu beylikleri. Zengin mi zengin tüccarlar, ağalar, efendiler, beyler hanaylı eyvanlı kaşaneler evler.
Bi de bana diyorlar ki: “Kula Kula, ne var bu Kula’da?” Söylemem (laf aramızda ben de bilmiyorum, bunca kıymet burada yaşamışsa…)
Siz bilmezsiniz ama bir gün siz de Kula’ya geleceksiniz.
Manisa tarım şehri Gediz nehri, ovası. 40-50-60-100 bin nüfus ektiği yetiyor, diktiği yeşeriyor, satsan alan yok, yesen karnın tok, Allah vermiş, günah, atılmaz. Zaten satılmıyor dağıtalım o zaman. Atılmasın günahtır deyip dağıtılan ürünler sayesinde sevaplar diz boyu. Hamiyet, sahavet, aidiyet, ünsiyet böyle tecelli etti. Bereketli topraklar, dağıtsan da, nadasa bıraksan da Allah veriyor. Gübre yok, ilaç yok, hormon yok.
Pamuk, tütün, üzüm, sebze, meyve. Çırçır, Tekel, Tariş. Çırçırdan iplik fabrikalarına, iplik fabrikalarından tekstil fabrikalarına, salça fabrikalarından, turşu fabrikalarına, üzüm işleme tesislerinden meyve suyu fabrikalarına kadar.
Fabrikalarla böyle tanıştı Manisa. Organize sanayi bölgesinin atalarıdır iplik, tekstil, salça, konserve fabrikaları üzüm işleme tesisleri.
150-200-250 bin artık dağıtmak yok Allah’ın verdiği yetmiyor; ilaçla mücadele, gübre ile takviye, hormon ile bitkilerin canını çıkarırcasına doping. İlaç ve gübre fabrikaları devrede.
Ayrıca karasaban devri bitip traktörler gelip arkalarına tekli üçlü altılı onikili pulluklar takıldığında zirai aletler fabrikaları, at ve arabası yerine traktör arkasına takılan tarım aleti ve römork fabrikaları da organize sanayi için güzide evlatlar oldu.
Sanayi devrimi başlamıştı. 1960’da organize, 1970’de küçük sanayi, Manisa’da bu potansiyel sayesinde organize planlanmaya başladı. Alsancak’ta liman, Çiğli’de hava alanı.
Tarım-sanayi-esnaf üçgeninde gidip gelen ikilem değil üçlemde kalan Manisa, sanayiye bi türlü ısınamadı. Manisalı esnaflıkla geçinip günlük ihtiyaçlarını sağlarken, ev yapma, çocuk evlendirme, arsa tarla alma gibi biraz daha para gerektiren işleri de tarla takkeden gelenle sağlardı. Azıcık aşım kaygısız başımı düstur edinmişti.
Manisa, organize sanayiye; huzurumuz bozuldu, keyfimiz kaçtı, tarlalar bahçeler gitti, göç geldi, gecekondu çoğaldı gözüyle baktı. Artık bakmak değil gidip görüp sanayi ile yaşamayı öğrenmek, sanayi ile ve sanayiden geçinmek lazım.
Manisa’nın sanayi ataları nasıl organize olmuşsa bu ataların torunlarıda organize sanayi ile organize olmalılar.
Organize sanayide ki fabrikaların işletmecileri Manisa dışından geldiler Manisalı misafirperverdir bi hoş geldinize gitmek lazım.
Evet sanayi orda manisa burda. Kaçımız organizeyi biliyor gidip geziyor, çok azımız. Sadece organize değil orta ölçeklisinden Muradiye sanayisine kadar merdiven altından gecekondu mahallerinde kablo bağlayan kalıp yapan klemens takana kadar bir çok yeri evi görmek bilmek lazım.
Artık nüfusumuz arttı, gecekondu çoğaldı, trafik keşmekeş sızlanmalarını bir kenara bırakmalıyız. Olan oldu plansız yakalandık organize sanayiye, dövünmenin kimseye bilhassa organize sanayiye hiç faydası yok. Plansızlık onların suçuda değil onların adı organize yani plan sayesinde organize olmuşlar biz ise plansızlıkla Manisa’yı katlederek organize suç işlemişiz. Cezasını ödüyoruz.
Bu ceza müebbet olmasın, imar planlaması yaparak iyi halimizi gösterelim ki hafifletici sebeple müebbetten kurtulalım.
Yoksa bu cezayı çocuklarımızda çekecek.
“6 yaşındaki bir çocuğun Lakers hayalini gerçekleştirdiğin için seni her zaman seveceğim. Fakat artık seni saplantılı biçimde sevmeye devam edemem. Bu sezon dışında sana verebileceğim bir şey kalmadı. Kalbim ve zihnim dayanabilir ancak bedenim artık ‘elveda’ demem gerektiğini biliyor.”
Diyen, Amerikan Basketbol Ligi (NBA) takımlarından Los Angeles Lakers’ın ligdeki 20. yılını geçiren oyuncusu 37 yaşındaki Kobe Bryant, 1996-97 sezonunda başladığı NBA macerasına bu sezon sonunda aktif kariyerini noktalayıp emekli olacağını söyledi.
Her insan hayata tutunmak ister dünya güzeldir ne kadar dert tasa çekilse üzüntülerimiz olsa da kimse ölmek istemez. Şunu da yapayım bunu daha bitireyim, o kadar ki hiç ölmeyecekmiş gibiyiz; kazık atmalar, kandırmalar, yalan söylemeler, menfaat çıkar çatışmaları, adaletsiz olma, omza çıkıp yükselme, onca ezip çiğneme, bunca zaman yetmeyen arzu, bitmeyen istek, olanca hırs.
Noktalamak makamı mevkiyi bırakmak yok. 5-10-15-20 gümüş yıl 25’e dayansa bırakılmıyor. Altın yılı varken, halk üyelerim beni isterken, benden tecrübelisi yokken, üyemin derdini sıkıntısını Marko Paşa gibi dinlerken, benden iyisini mi bulacaklar? Derken.
Neden ben diye sormayın: Wimbledon’un ilk siyahi şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeyken hayranlarından biri sorar “Tanrı böylesine bir hastalık için neden seni seçti.”
Arthur Ashe yanıt verir.
“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyon tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur. 50 bini yarışmalara girer. 5 bini büyük turnuvalara erişir. 50’si Wimbledon’a kadar gelir. 4’ü yarı finale, finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘niye ben’ derim? Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı’ya asla ‘neden ben’ diye sormayın.
