Az gitmişler uz gitmişler derenin tepenin düz olduğunu görmedim ama düz gidilmez herhalde inip inip çıkmışlardır dereleri tepeleri.
Hayat bu gaile dediğimiz akla gelmedik hadiselerin yaşantıları ile dolu. Sıkılıp şöyle bir ne oluyor yahu deyip dünyamızı dinlediğimizde ne kadar yorgun ne kadar yol geldiğimizi yolumuzun dere ve tepelerini iniş ve yokuşlarını nasıl geçtiğimizi şöyle bir düşünüp gözlerimizin önüne getirdiğimizde az buz yol almadığımızı görürüz. Nerelere çıktığımızı nerelerden indiğimizi hastalık ustalık, yüzümüzün güldüğü sevinçlerimizden kara kara düşünüp hasta olmalarımıza bazen isyan bazen nisyanlarımıza kadar.
Bunlar dünyanın halleridir imtihana çekildiğimiz, soru cevapları anahtar kelimeleri kendimizin hazırladığı, soru şıklarını kendimizin yazdığı bir imtihandır bu.
Cevaplarını da kendimizin verdiği…
Zamanı gelipde dünyadan göçerken yaşı 50’nin üstünde göçen insanların bir çoğu küskün giderler. Kime? Dünyaya derken insanlara. Ailesine, eşine, çocuğuna, dostuna, yol arkadaşlığı kader birliği yaptığı yoldaşlarına…
Yol arkadaşlığı biraz daha farklı birlikteliktir. Arkadaşını seyahatte, yolda tanırsın derler. Yol iki nokta arasında ki mesafeyi katetmektir, geçmektir, o mesafede beraber yürümektir, o yolu beraber gitmektir.
Susuzluğu var, açlığı var, yorgunluğu var, teselliler var, sevinçler üzüntüler sırt sıvazlamalar, sarılmalar, gülümsemeler, başarılar, küsmeler, kızmalar var ama tüm bu şartlara rağmen kader birliği yapılmıştır, söz verilmiştir, yoldan dönmek, yoldan çıkmak, yarı yolda bırakmak yoktur.
İşte bu yolda dere tepe düz ve düzgün gidilir. Takılmalar, sarkmalar, atılmalar, satılmalar olmaz. Anca beraber kanca beraberlik içindir verilen sözler.
Sözünden dönenin kaşığı kırılmaz ama tamir olmayan bir yer kırılır.
4000 yıllık Manisa. Tarihi mi? Talihsizliği mi? Bu kadar yaşa, olmadık şeyler gelsin başa.
İmar planı dedik olmadı, kentsel dönüşüm dedik olmuyor, eğitim istatistikler söylüyor, lise ve sonrası eğitim %9, ekonomi dedik acaba OSB? Mum dibine ışık vermiyor, Manisalı dedik kimse kıpırdamıyor, Batının batısı dedik viranelerden geçilmiyor, otopark dediler yapıldı kimse girmiyor, caddeler kırmızı ışıktan geçilmiyor, büyükşehir olacak en son illerden biri olacakken Manisa siyasete kurban edildi gidiyor. Kasaba, şehir, kent olduk bol geldi. 100.000 ağaç diktik 100.001 olmadı, binlerce metre kare yeşil alan binlerce bir olmadı.
Umut çaresizliğin son çırpınışı, ümit belkilerin beklentisi, istikbal karanlıkların ötesi, Manisa.
Her parsele kentsel dönüşüm yapmakla. Manisa artık son treni de kaçırdı. Dönülmez akşamın ufkuna hüzünle bakarken dede niye ağlıyorsun diyen torunuma, güneş gözümü aldı yalanını söylerken küçücük aklıyla ben de bakıyorum ya dede. Dedem senin ki ümit, benim ki umut.
Postacı fıkrası gibi hafta sonları Manisa’yı gezerim. Organize sanayiye uzun zamandır gitmemiştim. Akgedik’e kadar dayandım Gürle Deresi’ne kadar. Yeni yeni fabrikalar yapılmış, çok yenilerinin inşaatları devam ediyor. Caddeler Avrupa da gördüğüm gibi, inşaatlar yapılıyor özendiğim gibi, yeşilin içinde planlı muntazam imrendiğim gibi, yollar caddeler ağaçlar büyümüş birinci ikinci üçüncü kısım gibi, idare binası alanı, kampüs diyorlar CBÜ’de böyle olsaydı dediğim gibi, Manisa geçmişi, Kanunî gibi, Fatih gibi, geleceğe taşımalı dediğim beklentim gibi…
OSB’ye taşınmak istedim hem de sınırlarından dışarı çıkmayacak şekilde. Her ihtiyacı orada görelim dominik cumhuriyeti gibi ufacık ama kocaman yüreğiyle, cesaretiyle geleceğe bakarken onu doğuran şehre örnek olur gibi.
Canım Türkiyem, kim ne kaybetti de Manisa bulsun. Bırak kirli Gediz akmasın zehirini saçsın, o da artık sulamıyor ovasını sondajlar aldı onun sulamasını. Gediz grabeni adına diyorlar o kadar su çekiliyor ki derinlerden 3000-4000 metreden obruklara yer açıyoruz bir gün hepimiz uyurken gömüleceğiz.
Mülteci dahi Türkiye’yi terk ediyor. Bize başka Türkiye yok bu topraklar vatanımız.
Bir avuç toprak için uğrunda ölenler bıraktıklarını,
Kalksınlar da görsünler bizlerin neler yaptıklarını.
Otopark, bitmez problem akşam eve geldiğinizde kapınızın önünde park edecek yer bulamazsanız çevreyi dolanmaya başlar artık uzak yakın demez bir yer bulur park edersiniz bu arada ne kadar zaman geçtiği sık sık çalan telefondan belli olur ama dolanmaktan direksiyon kıvırmaktan bir de üstüne üstlük yer bulamamanın sinirinden çalan telefona etmediğiniz laf kalmamıştır. Yer bulup da kim bu densiz deyip telefona baktığınızda eşİnizin sizi aradığını görürsünüz. Bu mobil telefonlarda kaçacak delik yok yalan dolan yok arayan yazıyor kıvırmak yok. Eşinize dönersiniz biraz da kılıbıklık varsa
-Afedersin, buyur hayatım.
Serde maçoluk varsa
-Ne o yaa öldün mü? Zaten park yeri bulamadım bir de zır zır zır, ha söyle.
-Sofra hazır Yemekler soğuyacak da bi arayayım dedim nebleyim.
Yemekten sonra annemlere gidelim diyen eşinize
-Yahu sen şaşırdın mı? Eve gelirken park yeri bulacağım diye anam ağladı git ananlara gel yine dolan dur şurdan şuraya kıpırdamam yaya gidecek halim de yok bütün gün koş koş yoruldum otur oturduğun yerde.
Evde aile kavgalarına, sokakta bıçaklı saldırılara, adam öldürmelere, en azından ucuz atlatılanı dayak yemelere kadar varan otopark.
Büyükşehir Belediyesi merkezde eski otoparkları yenileyip daha kullanışlı hale getiriyor. Yeni bulunan yerlere de modern yeraltı otoparkları yapıyor. Bunlardan bir tanesi de en son yapılan Bülent Koşmaz Parkı’nın altında ki iki katlı 400 araçlık otopark. Boş.
Hem de alay eder gibi otoparkın giriş cebine parkeden araçlar. İttirsen otoparkın rampasından içeri girecek şekilde park etmişler. Ama içerisi boş. Cumhuriyet otoparkı da farklı değil.
Şimdi yakında yenisi hizmete girecek olan tam otomasyonlu katlı otopark bitmek üzere. Bu otoparka da girmemek için gazetelerde yazılar başlamış; Elektrik gideri, asansörlerin bakımı, çalışacak elemanların maaşı, bunların parası park eden araçlara ödettirilirse park ücreti pahalı olur kimse girmez boş kalır o zaman ne olacak?
Amaç para kazanmak değil. Bekçiyi dövmek hiç değil amaç arabayı yoldan aldırıp otoparka koydurmak.
Kısaca: Düğüne çağırma küselim, çağır tüyelim misali. Otopark yok yaygara, yaptık şamata, bahane üretmeyelim.
Otopark kullanmak eğitilmektir.
Apartımanlardan duvar olmuş sokak aralarına da çözüm var da Milli Eğitim bekleniyor. Alirıza Çevik İlkokulu’na yeni bina yapma sözü verip proje hazırlayan Manisa Büyükşehir Belediyesi bodrum katına 400 araçlık otopark yapmayı planladı. Hem de okul aile birliğine otoparktan pay vererek.
Bu pay ile okulun masraflarını karşıla, fakir çocukların ihtiyaçlarını karşıla, spor salonu var sporcu yetiştir, resim atölyesi, müzik holü var sanatçı yetiştir.
Böyle bir okulda verilecek eğitim kalitesiyle ülkemizin geleceğine gençleri yetiştir.
Ağaç yaşken eğilir.
Eylül ayı ortalarında Kula Jeoparkı’nında üyesi olduğu Avrupa Jeoparklar Birliği’nin Finlandiya’nın Oulu şehrinde bulunan Rokua Jeopark bölgesinde ki toplantısına gittik. Çeşitli ülkelerden 400’e yakın jeopark üyesi vardı.
Rokua Jeoparkı Finlandiya’nın kuzey bölgesinde 160.000 nüfuslu Oulu kentine yakın, bu bölge halkı geçimini tarım daha çok hayvancılık ve ormancılıkla sağlıyor. Çok sık kalem gibi çam ağaçlarından oluşan düz orman alanında 3-5 dönüm büyüklüğünde ormandan açılmış tarlalarda hayvanları için ot, yulaf, arpa yetiştirip onları da kış uzun ve soğuk geçtiği için silaj yapıyorlar. Otobüsle yolda ilerlerken kalın naylonlara rulo yapılmış silajlar tarlalarda henüz depolanmamış duruyordu. Bu bölgede hayvancılık önde olduğu için çok az da kendilerine kadar havuç, patates, domates de yetiştiriyorlardı.
Sık sık sekiz on evden oluşan köyler, tek veya bir kaç yapıdan oluşan çiftlik evleri yol boyunca gördüklerimiz yerleşim yerleriydi. Bu yapılarda göze hoş görünmeyen görüntü kirliliği oluşturacak her hangi bir yıkık dökük, eklenti yapılmış yapı yoktu daha çok ahşaptan oluşan ter temiz evlerdi gördüklerimiz. Tarım sezonuna mevsimine göre planladıkları tarımsal üretim alanlarında bahar sezonu kısa olan bölgelerde hayvancılığı daha farklı bölgelerde ülke ihtiyacını karşılayacak tarım ürünlerini üretmeyi teşvik etmişler.
Kuzeyde ki bu bölgede baharda ormandan topladıkları böğürtlenlerden şurup yapıyorlar, her gittiğimiz yerde lokanta ve otellerde içecek olarak böğürtlen suyu, süt ve erik suyu ikram ettiler. Süt su gibi her yerde cam kavanozlara konulmuş herkes içiyor. Kafeler, lokantalar toplantıların yapıldığı her salonun bir köşesinde süt mutlaka vardı. Görünce aklınıza geliyor ve içiyorsunuz. Tabildot usulü yemek ikram ederlerken tereyağının yanına küçük pideler koymuşlar tezgahın başında tereyağını pidenize sürüp masanıza geçiyorsunuz. Bizim tas kebabı benzeri etli yemek çeşidi her yemekte vardı. Kola, meyve suyu veya başka bir içecek görmedik desem yeridir. Hayvancılığı kalkındırmak için sanki kampanya düzenlenmiş gibiydi ancak bu gördüklerimiz her zaman her yerde vardı. Kısacası bu kadar milliyetçiler.(Bilim ve teknolojide Avrupa’da ki diğer ülkelerden bir hayli öndeler Nokia telefon bu ülkede üretiliyordu ancak Nokia satıldığında neredeyse milli yas ilan edeceklermiş.)
Finlandiya yıllar önce 1900’lü yıllarda eğitim, yönetim, üretim, tüketim, şehirleşme gibi her konuda kalkınma hamlesi başlattıklarında; insanlığı, saygıyı ve birbirlerini sevmeyi, ürettikleri ile yetinmeyi ve üretenlere destek olmayı, milli olan her şeyi teşvik etmeyi, sahiplenmeyi, gece gündüzün birbirine karıştığı günlerde, kışların uzun yazın olmadığı mevsimlerde, baharın yağmurlarında, ülkenin yarısının toprak yarısının 80.000 gölden oluştuğu, madeni, petrolü, doğalgazış, tarihi eserleri, turizmi olmayan, bize göre çok zor şartlarda yaşamayı hem de insanca yaşamayı bildikleri bu ülkenin adı:
Beyaz Zambaklar Ülkesi.
Bedesten, han, hamam, dükkanlar; Soma’nın Eski Çarşısı. Bu saydıklarım taş yapı olduğu ve de vakıf malı olduğundan kullanılmıyor ama ayakta kalmış.
Bu eski çarşının camisi de var elbette. Minaresi camiden ayrı hem de bir hayli ayrı aralarında 10 metre var. Rahmetli Çağatay Uluçay Saruhan Beyliği zamanında yapılmış dediği cami bu değil, minaresi ayakta ama camisi yıkılmış olan Saruhan Beyliğinin camisi olabilir. Mevcut bu caminin tarihi 1700’lere dayandırılıyor bu tarih de ne kadar doğru bilemem. Zaten eskiye ait ne var ki elde avuçta, biraz Evliya Çelebi yazmış, biraz da Çelebi Evliya ne yazdıysa o.
Maksud bir amma rivayet muhtelif bir cami. Kapısında yazan ismi söyleyeyim Emir Hacı Hıdır Bey camisi; resim galerisi, ahşap işleme sergisi, kalem işi, renk cümbüşü, Osmanlı kubbeli camilerine çağımızda alternatif plan arayıp bulamaz ucubeler üretirken bu tam bir örnek cami. Dışarıdan tek kat içerisi iki, üç kat. Cumbaları, sermafili, tavan etrafında temizlik ve tamir için yapılmış dar koridorlu bir kat daha.
Biz Soma Ticaret Odası’nın restore etmek için vakıflar bölge müdürlüğü ile yaptığı protokolde adı geçen Bedesten’e bakmaya gelmiştik camiden kopamadık.
Bedesten; tonoz çatısı zemine kadar devam etmiş yarım dairesel bir plan oluşmuş. Bu çatı ve duvarları taşıyan yarım dairesel kirişlerle takviye edilmiş enteresan bir yapı. Ana mekandan duvarla ayrılmış olan giriş holü gibi bölümünün iki yan duvarında iki tane ocak var, binayı bunlar ısıtıyormuş, restorasyonu yapıldığında kültür ve çok amaçlı olarak kullanılabilir. Hemen güney tarafında hamam var külliyenin bir parçası. Hamam, kokar ağaçları ve otlardan pek görünmüyor ama sanki bu taş yapılar yakın zamana kadar kullanılmış da onun için nispeten ayakta kalmışlar gibi.
Dükkanlar; tek katlı cephelerinde silmeler, kornişler, süslemeler var Cumhuriyet dönemi. Burada her dönemden örnekler var. Dükkanlar karakteristik özelliklerine bağlı kalarak onarıldığında eski çarşı hamamı camisi bedesteniyle hayat bulacak. O tarihlerde Soma’ya gelen tüccarlar için çarşının bir kenarında külliyeden sonra yapılmış bir de han var. Çok az kısmı ayakta kalmış olsa da her şey bittikten sonra sıra buna gelebilir.
Caminin batısında ki yolun kenarına camiyle komşu burnunu uzatmış camiye bakıyor. Ya vicdansızlar ya beş katlı bina. Soma’ya yakışmamış değil ki bu güzelim camiye yakışsın. Hangi akıl vicdan buna rıza göstermiş. Koru/ma anlayışımızdan kaynaklanıyor.
Soma’nın bir tarihi zenginliği daha var Darkale, ama ne kale. Muhkem bir tepeye yerleşmiş Soma’yı kuşbakışı seyrediyor. Kömür diyarı Soma’dan yeni bir maden bulmuş gibiydim. Ne kadar sanatkarane çalışmış ustalar, ne kadar ince fikirler üretmişler, ne kadar da güzel planlamışlar Soma’yı. O devirde mektep medrese var da muallimler şehir plancı mı? Mimar mı? Kim yetiştirmiş bu ustaları? Ölçülü sokaklar, nispetli saçaklar, insan ölçüsünde yapılar, han hamam cami her şey tas tamam. Küçük şirin bir beldeymiş zamanı evvelinde, yazlıkları varmış Darkale’sinde.
Kömür yakın zamanda ülkemizin içini kararttı yıllar önce de bu şirin kasabayı karatmaya başlamış yıkılanların kaydı yok da yapılanların kaygısı çok. Silip süpürülmüş tabii, neresi kalmış süpürülmemiş ülkemin. Şimdi yeşilin her tonu “git de gör karadenizi” dediğimiz yerlere geldi sıra.
Kulun yaptıkları yerle yeksan olmuş kalmamış yapılacak,
Sıra Allahın yarattığına gelmiş tabiat bozulacak.
Yağmur, sel, heyelan, felaket,
Yer üstünde her köşe bucak, yeraltında ocak, onca can, Allahım sen affet.
1-Soma yakınından geçecek Çandarlı limanını İstanbul’u bağlayacak otoban.
2-Büyükşehir belediyesi termik santraldan sıcak su ile Soma’yı ısıtıp hava kirliliğini ortadan kaldıracak yeni yatırımlara başladı. Bu proje ve alternatifleri yenilenebilir enerjiyle dünyada üç şehirde uygulamaya başlamış bir proje var Cityfied projesi bu üç şehirden biri Soma.
3-Darkale.
4-Eski Çarşı.
Meslektaşım yani mimar olan Soma Ticaret Odası Başkanı Hakan Işık’a mimarlar ticaretten anlamaz başkanlık nasıl oldu dediğimde mimarlık yapmıyorum ticaretle uğraşıyorum demişti tamam o zaman dedim. Ama restorasyon işine girmek isteyince mimarlığının da içinde hala var olduğunu gördüm. Ayrıca Manisa Büyükşehir Belediyesi Etüd Proje Daire Başkanı Mimar Müge Kuğu’nun da sınıf arkadaşıymış.
Yönetim kurulunda ki genç arkadaşlarıyla kolları sıvamışlar. Hayırlı bir iş.
Zaten Büyükşehir Belediyesi, Başkan Cengiz Ergün’de Soma’da…
Denetleme adı üstünde denetle/me. Bir kaç gün öncesinden gidildi kurban satanlara. Tüccar, köylü, hayvan yetiştiricisi hepsine hayırlı işler denildi. Bir isteklerinin, eksiklerinin, arzularının olup olmadığı soruldu…
Her sene artan satıcıya karşılık her şeyde geriden takip ettiğimiz gibi, nüfus artar imar planı yapmayız=gecekondu. Nüfusla birlikte çocuk artar okul yapmayız veya bir okulu yıkar yine bir okul yaparız=kalabalık sınıflar, kalitesiz eğitim, kentsel dönüşüm der yıkıp yerine aynısını yaparız=kent dönüşmez. Sıralamakla bitmez ülkemin gelenek, görenek, adet, kanun haline gelmiş halleri.
Satıcı arttı satış padoklar(stantları)yetersiz kaldı: Kurban bayramının birinci günü. İlk defa birinci günü kurbanlık alacağım. Kurban pazarına gitmek için trafik sıkışıklığı Alaybey’den başladı. Pazara kadar adım adım gidiyoruz, kurban bayramı telaşlı olur derler sabah erkenden trafik curcunası ile telaş başladı. Bir tek polis yok onlarda bayram yapıyorlar dedim. Kurban pazarının önü aman yarabbi İstanbul’da böyle trafik, keşmekeş, yok orada belirli şeritten gidiyorlar. Burada şerit merit hak getire alt alta üst üste Turgut Özal mahallesi E5 gibi. Sonunda pazarın kapısını bulduk, inceden yağmur atıyor arada duruyor. Akşamdan yağan yağmur her tarafı çamur yapmış trafikten kurtulan çamura saplanıyor. İlave padoklar yapmışlar ama çamurdan yanlarına yaklaşılmıyor. Taşıyıcı araçların haricindekilerde pazarın kapısından içeri girmişler. Taşıyıcı kamyonetler, 50NC büyüklüğünde araçlar, motosiklet, özel araçlar, çamurdan çamura sekerek giden insanlar. İnsanlar iki kategoride; 1.Grup kurbanı önceden almış birinci günü alacağım deyip ayırmış ve almaya gelenler, 2.Grup onlarında koyacak yerleri yok birinci günü almak isteyenler. Bu keşmekeşte “kasap kasap” diye bağıranların yanında satıcıların naraları, birbirini kaybedip bağırışıp birbirlerini arayanlar, elinde cep telefonu yolu kapatanlar, danayı asılan ayrı sopalayan ayrı ho ho diyen rodeocular, inatçı koyunu sürükleyen onlarda ne inat anam yerde sürünüyor gitmemekte direniyor.
Sevaba girmek için kurban edilecek koyunlar sabahtan günaha sokuyorlar sahiplerini. İçinden ne geçiriyorlar bilmiyorum ama bu direnişe sabır gösterenler dinimiz gereği sevap kazanıyorlar.
Bu karmaşa şamataya karşılık polis var mı? Yok diyemem var ama onlarda kurban almaya gelmişler. Borsa güvenlik elemanları var mı? Yok diyemem Bu kadar şamatayı süsleyen arada bir anonslar. 45 Ankara Cankırı 357 aracınızı… Anonsu onlar yapıyor…uzaktan kumandaya alıştık ya.
Asayişi sağlayan bayram, bizim bayram usta değil, Kurban Bayramı; sabır, metanet, sevap, saygı, sevgi, güler yüzlerin yanında birbirimize selam vermekte yarışıyoruz. Hayırlı olsun, Allah kabul etsin, Allah seneye de nasip etsin, yardım edeyim mi? Kurbanınız güzelmiş kaça aldınız? Yol veren, o trafikte gıkını çıkarmayan…
Hayır başımıza taş falan düşmedi.
Her günümüz bayram olsun istedim.
O hafta bir hareket vardı evde, evin küçük çocuklarına dedeleri ayakkabı almış ama giydirmiyor, şamata almış başını gidiyor ufaklar tutturuyordu giyelim diye anne babaanne de onlardan yana dede saklamıştı ayakkabıları şamata sakinleşti sonra baktılar ki dede de dönüş yok sustular. Ama hinlikleri dedeyi kandırma cinlikleri devam ediyordu, dede kanmadı, kandırılamadı, ikinci günü hinlik cinlik de geçti herkes normal hayata döndü. Dede “ayakkabıları geri verdim madem kavga yapıyorsunuz zamanı gelince alacağım” demişti.
Torunlarda heyecanlı bekleyiş başladı. Dedelerine daha bi yakın olmaya da başlamışlardı dedenin bir dediğini iki etmiyorlar, önünden arkasından dolanıyor bacaklarına dolaşıyorlardı. Dede onların heyecanına bekleyişlerine onların bu yalvarır tavırlarına üzülüyordu onunda sabrı taşıyor, onların yanlarına gitmiyor, daha fazla üzmek ve üzülmek istemiyor ama bayramı bekleyelim sözünden dönemiyordu.
Babaları bu heyecanı biraz bastırmaya faydası olsun diye gömlek pantolon almıştı ama ayakkabı sevgisi hala üste çıkıyordu. Bayrama günler kala çocuklarda yalvarır hareketlerde hiçbir değişiklik yoktu. Arefe gününe gelindiğinde beklenen an da gelmişti. Dede de rahatlamış yanına çağırdığı torunlarına nasihate başlamıştı.
“Biz böyle günlerde anamızın adamlık dediği her gün giyilmeyen özel günlerde giyilmesi için dolabın en uç köşesinde bekletilen elbiselerimizi giyer günlerce yatağımızın başucunda beklettiğimiz ayakkabılarımızı sevinçle giyer yere basmaya kıyamadığımız bir şekilde abilerimizin elinden tutar büyüklerimize bayramlaşmaya giderdik.”
-Şimdi şu bayram paralarınızı da alın iki kardeş komşularımız ile bayramlaşın.
-Dede kim bizim komşularımız?
Evet komşularımız kim ben de bilmiyorum. Bir iki kapıda karşılaşmıştık ama göz göze dahi gelmedik. Sokakta görsem tanımam, gerçi bayram tatili de çok uzun tatile gitmiş de olabilirler.
-Siz en iyisi amcalarınıza gidin.
-Dede onlarda yazlıktalar. Bayramı da orada geçiririz okullar açılınca döneriz demişlerdi.
-Öyle ya. Sakın gelirler, bayramdan hemen sonra okullar açılacak. Ne yani yazlıktan okula mı gidecekler?
Nüfusumuz ile övünürüz bilhassa genç nüfusumuzun çokluğuyla, ancak okuma yazma oranına kimse değinmez. Yabancı firmaların Türkiye’de üretimi tercih edip yatırım yapmaları bu genç nüfus yüzündendir.
Okumanın önemine değinirken dilimizde pelesenk olmuştur “eğitim şart” biz bunu laf olsun espri olsun diye söylerken ülkemizin hal-i pür melâli aklımıza gelmez, gelse de alışkanlık olmuştur, derinlemesine düşünmeyiz…
Okuyanlarımızın nasıl okuyabildiğini de düşünmeyiz. Haberlerden gazetelerden okuyabildiklerimizdir bildiklerimiz. Zekat, bağış, burs, yardım etmek istediğimizde arayıp bulduklarımızdır.
Sınıflarını ısıtmak için okula odun götüren öğrencilerden sallanan asma köprülerden geçenlere, karda buz tutan sümüklü burunlarından kalem tutamayan ellerine, taşımacılık eğitimi ile minibüste uyuklayan yorgun küçük bedenlere, okula gönderilmeyen çocuk gelinlere kadar olanların açıklı öykülerini, akşam haberlerinde kaloriferli evimizin yemek odasında ki televizyonundan sıcak çorbamızı üflerken dinlediklerimizdir.
Tüm bunlara rağmen çoğumuzun hayallerini süsleyip özenilen bir üniversitede; değerli bilim adamlarının, hocaların eğitiminden, işgal edilen sıralardan, yemekhane kuyruklarına seminer salonlarına atölyelere kadar, kafelerinde sessiz sinema oynayıp katılırcasına gülmelere yanımızda ki arkadaşlarımıza hava atmalara kadar, taa ilkokuldan beri eğitimimiz boyunca okutmak için neler çekmiş büyüklerimizden bizi okutan kimselere, bazı burs aldıklarımıza kadar herkese minnet borcumuz vardır.
Devlete millete aldığımız eğitimin bedelini yapacağımız faydalı uygulamalar ile geri ödeme zamanımızdır.
Bizlerin arkasından gelen küçüklere, bizlere özenip ben de böyle okuyacağım, ben de böyle mimar olacağım, ben de böyle projeler çizeceğim diyenlere, özenenlere, hayranlık duyanlara örnek olma kaygımız olmalıdır.
Belki ofisimizin en kıymetli duvarında diplomamız asılıdır. Bu fotoğraflı, rektör imzalı, kenar süslemeli, çerçeveli kağıt bizim ekmek teknemizdir. Onun sayesinde ona hürmeten insanların saygınlık gösterdiği, güven duyduğu, bizlerin iş bulduğu, evimize en azından bi topan ekmek götürdüğümüz, nafakamızı temin ettiğimiz, çerçeveye girmiş bu kağıttır.
Hiç bu kağıdın arkasına baktık mı? Boş. Çerçeveletip duvara asılmaya değmez, kimsenin itibar etmeyeceği, bir anlam veremeyeceği, bomboş bir kağıt.
Sıcak ev, sıcak yemek, sıcak sohbetler yaparken insanların yanımızdakilerin etrafımızdakilerin bize hürmet ettikleri saygı duydukları boş değil imzalı kağıttır.
Mimari bir yarışmada ödül kazanıp da ödülünü almaya gelmeyen mimarlar varmış.
Jüri; saygın, deneyimli, başarılı, mesleklerinin duayeni oldukları, bazılarının çok meşgul bazılarının yaşça ilerlemiş oldukları bir gerçektir. parayla ölçülemeyen ancak şerefli haysiyetli bir üyelik ve çalışma grubudur.
Günlerce en iyi projeyi seçmek için bir uğraş vermişler tartışmışlar hakkı hukuku gözeterek yanlış karar vermemek için özenle çalışmışlardır.
İmzalı kağıdı olup da yarışmaya katılan meslektaşlarının haklarını savundular. Çizen kadar seçenlerde emek harcadılar.
Her gençin rüyası olup da duvarları süsleyen imzalı kağıtlar.
Çok uzaklardan geldiler; yorgunluğun yanında çaresizliğin umutsuzluğunda yüzleri asık. Konuşmuyorlardı. Sık sık konakladıkları yerlerde herkes artık ezberlediği işini yaparken daha da suskundular.
Barınacak bir çatı, yakılacak bir ocak, yastığa baş konulacak sıcak bir yataktı arzuları. Çocuklarına toprağa çizerek öğrettiklerini bir kağıda yazmaktı imkansızlıkları…
########
Şehirlerimizin büyüme hızına yetişemeyen yerleşim planları, artan nüfus ile gereken barınma ihtiyacı plansız yerleşimler ile basit sadece sığınmayı gerektiren sağlıksız evlerin yapılmasını gerekli kıldı. Daha sonraları alışkanlık, kolaylık, ucuzluk gibi faktörler etkinliğinde görenek haline geldi.
Bir metrekaresinden rant sağlamayı düşünen toprak sahipleri dört metrelik yolu dahi çok görüyorlar parsel denilen çizgilerin aralıklarını daha sıklaştırıyorlardı. İki çizgi arasının tamamına ev yapanların karanlık evlerinde olmayan ışığı, güneşi sokağa çıkıp kapı önüne oturunca görüyorlardı. Giderek bu bir alışkanlık oldu. Hatta güneşi görebilme çaresizliğinin adına görenek denildi.
Bu tip barınakların kapı önü sohbetleri, çocukların göz önünde oynamaları, dört metrelik yolda uzunlamasına yapılıyordu. Bu uzunlamasına yolda herkes sesini yolun derinliğine doğru duyurabilmek için bağırarak konuşuyordu. Çoğu zaman çocukların sokak kavgalarına kapı önü büyükleri de karışıyor. Çocuklarının kavgalarına karışan komşular bir müddet küs duruyorlardı. Birbirleri hakkında ürettikleri söylentiler yani dedikodu denilen dinimizce mekruh olan bu alışkanlığımız da böyle yaygınlaştı.
Giderek oluşan bu sözde görenek dediğimiz yozlaşma, tembelliği de yanında getiriyor; evin temizliğinden çamaşırın yıkanmasına, insanların banyo yapmasına kadar yaşanan görenek aymazlığı.
Artık; Çatı var, ocak var, sıcak olmasa da aş var, baş konulacak yastık var.
İşten güçten geçinme sıkıntısına çare bi topan ekmek kazanacak, çalışılacak iş var. “Bi topan ekmek” kanaatkar olmak savaş yıllarımızdan kalmış. Ama bu bi topan ekmeğe kanaat işverenin ölçüsü olmuş. (Kapılar fotoselli kapı önüne konulduğunda kendiliğinden açılıyor.)
Bi topan ekmek kanaati yetmiyor artık geçim için takviye gerekiyor. Onun için ölünceye kadar halkın geçim derdi, eldekini yettirme sıkıntısı, çoluk çocuğa derken torun torbaya takviye bitmiyor. Ana babanın abinin geçime takviyesi gerekli kılınıyor. Hiç olmadı yazın reçel, domates suyu, yaprak salamuraya, zeytin seleye. Öyle alıştık ki uzak ülkelere ihracat yapar olduk. Bu da başka bir görenek oldu.
Nüfus artıp iş imkanı azaldıkça eğitimin yerini geçim derdi aldı, herkes sıradan işçi oldu, hatta her işi yaparım diyen becerikliler! bile oluştu. Bi lokma bi hırka dönemi çoktan bitti. İşe göre adam aranmaya başlandı. Düz, vasıflı, teknisyen, mühendis, gibi sınıflandırmalar yapılır oldu.
“Babanın zenginliği para etmiyor oku da adam ol.” Devri geldi…
Kırmızıda geçen sarıda korna çalan yok. Sokaklarında çöp konteyneri yok. Çöp kutusu da yok iyi mi? Çöp yok çöpçü de yok. Kavgayı bırak bağıran yok. Sokakta sigara tüttüren, küfür bilen yok. Dikkatlice yüzüne bakan yolda omuz atan hiç yok.
Her taraf yeşil alan park; pet şişe, gazete kağıdı, naylon poşet nasıl olmaz kardeşim çim alan, rüzgarda mı getirmemiş. Rüzgar bile getirmiyor.
En tuhafıma giden 200.000 nüfus var yolda trafik yok. Evet bu kadar nüfus yol kenarına park etmiş araba yok. Hayret nerede bu arabalar açık otopark da yok.
Kentin yarısı göl, yarısı yeşil alan, yollarda bisiklet çok göllerde kano. Park eden araba görmedim ama göle yapılmış basit iskeleye bağlanmış bir çok tekne gördüm.
Evler üç kat çok azı dört, otel resmi kurum ihtiyaca göre beş…
Neredeyse her sokakta internet var, kimsenin elinde telefon yok…
Şehirler arası yol ama bizim Manisa Muradiye eski yolu gibi, gelen geçen trafik az. Çok sık köy ve çiftlik evleri var her birinin hizasında ana yola sadece cep yapılmış durak diye, levha var durak yok. (Yağmur, kar kış memleketi, sığınacak yer durak olmaz mı? Kapalı yer yok.) Burada sabah erken saatte 5-6 yaşlarında üç küçük kız çocuğu bu ceplerin birinde araç bekliyor; elinden tutan anası yok, yola çıkar ezilir çarpılır diye endişe yok.
Ana yolun kenarı geniş yeşil bant ondan sonra tali yol. Bisikletli çocuklar, yürüyüş, koşu yapan kadın, köpek gezdiren baba, sıkıntı, stres, yok. Haylaz oğlan, şımarık çocuk yok.
Her araç yayaya bilhassa bisikletliye saygılı her ne olursa olsun yol veriyor geçmesini bekliyor. Biz de bu yok onun için kırmızı ışığımız çok, kırmızıda beklerken ki zamanı saygıyla yol vererek beklesek daha az zaman kaybımız olacak. Ama her yerden yola çıkan yaya da yok.
Orman içerisinde özel ev, çiftlik damları; gündüz korkar insan o ormanda oturmayı bırakın gecesini, hırsız yok, uğursuz yok, adamı kesen yok. Böyle bir endişe, korku yok.
Kavga, patırtı, kaza, bela yok, su baskını sel, orman yangını yok, yanmış ceset, kaçırılmış katledilmiş kadın cinayetleri yok, çıkarılmış yangın, sokak kavgası yok. En önemlisi terör yok, terörist yok.
Gencecik bedenin tabutu başında: Ağlayan, dövünen, yerlere düşüp serilen, tabutuna sarılıp öpen, asker selamı veren, perişan ana yok, nişanlı genç kız, kucağında bebesi eş yok.
Sakinliğini kaybetmeyen, feryadını içine atan, kimbilir oğlu için beslediği ne hayalleri olup da yapamayan daha oğluna doyamamış baba yok.
Sen ölme ben öleyim, beni de alın askere diyen kız kardeş yok.
Teselli eden, edilen; amca yok, dayı teyze, hala, akraba, arkadaş yok.
Yılların acısı, sıkıntısı, üzüntüsü yüzüne çizgiler atmış; duadan geri kalmamış, hep sabır metanet göstermiş, gözleri yerde yırtık cızlavet lastikli dede yok, gözünden yaşı hayat boyu hiç eksik olmamış ama şehit torununa farklı yaş akıtan nene yok.
Sokak, mahalle, köy, şehir, semt, kent.
Böyle bir ülke yok.