Mutlu huzurlu bir şehirde demir yığınlarının saklandığı, kornaların sustuğu, gölgeli, çicekli yolarında ki sakin rahatça yürürken yanımdan geçenlerin gülümseyerek selam verenlerin sıcaklığı, yakınlığı, asırlık çınar ağaçlarının güneşi süzdüğü, havuzda ki durgun suyun gençliğimin görüntülerini yansıttığı, kuşların ötüştüğü, torunlarımın koşuşurken ki oynayışlarının yankılandığı, sokaklarının ıhlamur koktuğu mevsimden yağmurlu günlerin dinginliğinin duyulduğu oluk seslerinin, kiremitlerin parlaklığında melodileştiğinde, nağmelere kapıldım:
Zamanların kayıp gittiğinin tatlı rüyalarında ki tembel gerinmelerin sarmalandığı göz kapaklarında ağırlaştığı mahmurlukların masumluğunda, kaybolan dünyalarımızda aranmışlıkların nostaljilerinde, eş dost konu komşu akraba topluluklarında, komşuluklarında, dost meclislerindeki bağdaş kurup kesilen ahkamların, iddialı tartışmaların, şakalaşma, takılma yarenliklerinde ki dibek kahvesinin ağıza gelen iri tanelerinin dişler arasında kırılmasının tadı, kahve köpüğünün methinde ki ince esprilerinde geçen uzun kış geceleri, laf dinleyeceğiz diye büyüklerin aralarına serpiştiğimizde yediğimiz azarla sinsi ve kurnazca gülüşlerimizle duyduklarımız bize yeter edalarında ki hallerimizle yatağa gidişlerimizde, büyüklerin yanlarında çocukların susturulduğu bi o kadar yaramazlıktan geri kalınmadığı, okulda dayağı, öğretmenin sopasını bilsek de itileşme kavgalarımızın çocuk masumiyetindeki göz yaşlarımızda, çelik çomağın kapılmasında ceketlerimizi ters giyip söküklerin dikilirken ki annelerimizin azarlarına karşılık sarılıp baş yaslamalarında, yazlık sinemalardaki gazoz keyfi, koltuk altında getirdiğimiz sandalye minderlerinin yumuşaklığında, elimize yapışı kalıveren çekirdekle uykumuzun gelmesine karşılık uyumayın taşıyamam cazlarına rağmen sandalyeden düşer numaraları ile anamızın dizine kıvrılıvermelerimizden.
Gençlik ateşinin baş döndürdüğü günlerde Beatles hayranlığını Elvis’in aldığında, kan ve gül’ün ezberlerinde Tanju Okan’ın romantik nağmelerinin sindiği kanepelere yazılan aşklarımızdan, bıyıklarımızı burabildiğimiz sakalları geciktirdiğimiz zamanların yorgunluğunda, aydınger gerilmiş masaları yastık yapıp sabahlamanın erdemindeki kasılmaların bol çizgili gecelerin güneşli sabahından aşktan yana çizili hayallerin gün saydığından yeşil renkli şafak sayımı gurbetlere, çocuk şamatasından torun cıvıldaşmalarına gelen ömrün, yılların alıp götüremediği umutlardan gizli ümitlerden, bir ömür denilen göz açıp kapanacak kadar kısa ama say say bitmeyen; aylar, günler, saatler, dakikalar, kadar up uzun dünyalar.
Oysa,
İki kapılı han dedikleri dünya; bir kulbundan açıp, diğerinden kapatılan bir kapıymış.
“Hey gidi Ramazanlar hey” bunu belki 85-90 yaşındakiler söylese daha bi içten daha bi inandırıcı olacak ama her şey yenilendiği için bunun da yaşı yenilendi 65-70 likler söylüyor ama sigaradan karılmış kartlamış ses olmayınca cılız çıkıyor.
Evet: O zamanlar kış tabii, yazında Ramazanı yaşadım diyen bizim kuşaklar var ama ha hı da desek asıl kışını yaşadık Ramazanın, asıl şimdi de yazını yaşamaya çalışıyoruz.
Babamın dükkanı; kavaflar çarşısında Taşçılar Mescidine yakın. Ramazana gerek yok vakit ezanı okunduğunda sabah namazı dahil çarşı esnafı mescide giderdi. Ramazanda daha bi hoş olurdu. Oruçsuz olduğunu belli etmek bi suçluluk duygusuydu. Çıraklar, kalfalar, seyyar satıcıların bazıları, bıçkın pala, sigara tiryakileri köşe bucak arasalar dahi mahcubiyetleri yüzlerinin al al olmasından okunurdu. “Sorma akşam kalkamadık”, “hastayım be usta”, “bir kaç gündür keyfim yok” bahaneleri fırtına öncesi sığınılacak limanlardı.
Lokantalar tadilat tamirat boya badana yapacaklarsa ramazanı beklerler hazır kapalıyken bu işlerini görürlerdi. Manisa’ya misafir, ziyaretçi, tüccar geldiğinde seferi olup da oruç tutmadığı hallerde aç kalmasın diye bir kaç nöbetçi lokanta açık olurdu. Onlarda vitrinlerini camlarını benek benek beyaz boyarlar yarı şeffaflık sağlarlardı ki ele güne esnafa ayıp olmasın diye. Sokakta en kolay içilecek olan sigara dahi içilmezdi. Seyyar satıcılar bağırmadan dolaşır adeta başları önde satış yaparlardı. Bizim kuşaktan çok önce ‘hey gidi ramazanlar’ diyenler rahmetli oldu ama biz dinlerdik. O zamanlar Rum’u Yahudi’si bir arada yaşarlarmış mahallede. Onlarda ramazanda yemez içmez gözükürler çocuklarını dahi elinde yiyecekle sokağa salmazlarmış, yani bizlerin ramazanına saygı gösterirlermiş. Onun için çok eskiler “hey gidi” dediklerinde köşeden duyulurdu.
Evlerde ramazan gelmeden aylar önce konu komşu bir olup hep birlikte; kimi eli düzgün olan becerikli kabiliyetli ev hanımları yufka tahtalarında tül gibi yufkaları açarlar, biri saçta kavurur, diğeri hamuru yoğurur… bu şekilde görev taksimi yaparak kavrulmuş yufkaları örtülere sararak bir kenara koyarlardı. Bundan, ramazan geldiğinde bu kavrulmuş çıtır çıtır yufkalar hafifçe su serpilerek ıslatılır çeşitli börekler yapıldığı gibi içi bademli kırma tatlısı da yapılırdı. Bayrama yakın, baklavalık yufkalar ayrı açılırdı. Onun da yufkayı açanı, badem veya ceviz içini dökeni ayrı, pişireni ayrı olurdu. Hatta baklava tepsisini dilim dilim kesen ayrı olur o her evi dolaşırdı. En son şurubu atılacağı zaman kapı önü muhabbetlerinde “artık şuruplayalım”, “aa ben şurupladım bile” diye konuşulurdu. Bulgur, pirinç unu, hoşaflık üzüm, baklavalık badem ceviz hazır edilirdi. Bunların hiç biri çarşıdan alınmaz her ev kendi ürününü değerlendirirdi. Buğdaylar çaybaşı değirmenlerinde öğütülürdü. Bir tek şekere tuza çaya para verilirdi. Değirmenci bile emeğinin karşılığını öğüttü undan hakkını alırdı. Evde kendi imkanları ile zengini fakiri ne kadar yiyecek üretirse o kadar tasarruflu tutumlu kadın diye namı yürürdü. Tabii pasaklı ve müsrifi de yok değildi.
İşte ramazan öncesi yapılan hazırlıkların ramazan ve sonrası için daha çok hikayeler var da anlatmanın anlamı yok. Şimdi imkanlar var el emeğinin azaldığı makineleşmenin okumuşların yanında işlerin rahatladığı bir devirde “hey gidi ramazanlar hey” demek hamamda şarkı söylemeye benziyor.
Uzun yıllar oldu yenisine 15.000 yıl önce, eskisine 1 milyon yıl önce diyorlar. Dünyanın yaşı da milyar yıl dersek yalan olmaz, zamana pırasa gibi doğranan yıllar. Bunca yıl ve donup kalmış fotoğraf karelerinde ki görüntüler. Hızlı değil ama korkutucunun yavaşlığında, havada kül bulutu, yerde kıpkızıl rengiyle dumanlı dere. Uğultunun hakimiyetinde önce sarsılıp sonra devrilirken çatırdayan ağaçlar, su birikintileri, ufak derecikler, kızıla boyanırken, toprağın yer yer yeşilliğinin bir daha görülemeyecek şekilde örtüldüğü, sürüngenlerin; kendileri gibi sürünerek yaklaşan bu kırmızı siyah ne olduğu bilinmeyen dünyaya yabancı yakıcılığında fosilleşen hayatları. Önünden kaçan insanların hayvanların bir başka istikametten gelen aynı görüntüde ki kızılların bir başka uzantısının çaresizliğin sıkışmışlığında haykırışlar, bağırışlar. Kayboluşlar.
Kovalamacanın bittiği nokta belli ne kadar acımasızda olsa durmuş dibinde toprak yeşile boyanmış, çiçekler renkli, karıncalar yuvalarında olan bitenden habersiz her yıl zamanı gelince meydan okurcasına dibinde, yanında, hatta üstünde, yeşeren çalılar, açan çiçeklere konan kelebekler. Ama tüm haşmetiyle duruyor; parçaların yalnızlığında, bambaşka bir dünyada korkunun sarılmışlığında, birbirlerine yapıştığı kara, kapkara taşlar, kara taşlar divlitler.
Düz alanda huni görünümlü sivri sivri korkunun yandaşı tepecikler, tepesi yontulmuş korkunçluğun kalmışları tepeler.
Jeopark deniyor şimdi adına aslında geopark genetiği bozulmuş zemin yapısı altının üste çıktığı ezilenin altta kaldığı bir dünya.
Bir ürperti sardı karalıkların içinde yürürken yol yok iz yok yakınında duruyor sivri sivri tepeler açıp bakası tırmanıp çıkası geliyor insanın bir ses bir nefes bir canlılık var mı diyesi geliyor.
11.04.1992 yılı 92-93 dönemi mimarlar odası manisa temsilciliği başkanı olduğum yıllar yönetim kurulunda ki arkadaşlar ile Aigai Kalesi’ni gezmeye gittik Koca tepe yalnız, Yunt dağların tepelerinin yalnızlığından farkı yok tek farkı asırlar önce Aioillerin yaşadığı 12 kentten biri olan Aigai o devirlerde tepelerin hakimiyetini elinde bulunduruyordu. Pergamon krallığından sonra önemi daha da arttı.
1850 yıl sonra:
Kurtuluş savaşımız yıllarında müttefikimiz Almanların bir kısmı bizlerle cephelerde beraberken bir kısmı da antik buluntular ve Anadolu’nun eski eserleri, antika eşyaları, tabloları, heykelleri, antik paraları ile ilgilendiler. Bazı eski yerleşimlerde bulunanların bir çoğu yabancıların şimdi turist çeken müzelerinde sergilenmektedir. Yabancıların bu yerleri antik kentleri ziyaretleri müzede sergilenen bu eserlerin bulunduğu yerleri görme merakından kaynaklanmaktadır.
Aigai Antik Kenti yerleşimi de bu yerlerden biridir. 150 yıl önce Alman Arkeolog kazılardan çıkardığı eserleri develerle şakran’a, dekovillerle Dikili limanına oradan da yurt dışına taşımıştır. Aradan 100-150 yıl geçmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı Köseler Köyünden birini bekçi tayin etmiş. Onun bekçiliği zamanında Aigai’yi ziyarete gelenler kentin tarihini Bekçi Ahmet Dayıdan dinlemişlerdir. (Ersin Doğer hocam Ahmet Dayı için, Aigaililer Ahmet Dayıyı burada bırakıp gitmişler der. Allah’tan Bekçi Ahmet kavi çıkmış da Aigai’nin sanat tarihçiden fazla ilgisini bilgisini taşımış gelene gidene anlatmış.) 1992 yılında bize de Ahmet Dayı anlattı buraları, hatta hatıra defterine not düşmüştük: 11.04.1992 tarihinde 92-93 dönemi yönetim kurulu Aigai Kentini gezdik. Ahmet Dayıdan bilgi aldık bir dahaki sefere meslektaşlar olarak gezi tertiplemeyi planladık. Gerekli izin alınabildiği takdirde agoranın önünde ki odeonun kazısını yaptırıp (ucu biraz gözüküyordu) meydana çıkarmak için çalışmalar yapmak istiyoruz. Diye. Defteri de saklamış biz ziyaret tarihimizi onun hatıra defterinden öğrendik.
O tarihten buyana bir şey yapılmamış il özel idaresi zamanında da olan biten hiç bir şey yok. 92 yılında odamızın imkansızlıklarına rağmen (odamızın kirasını dahi veremiyor eleman dahi çalıştıramıyorduk) ilgi duymuşuz, 2000’li yıllarda Kültür Bakanlığının izniyle İsmail Akçura sponsorluğunda kazı çalışmaları başlamış devam ediyor, Manisa İl Özel İdaresi zamanında Aigai’nin girişinde ki güvenlik noktasına İzmir Büyükşehir Belediyesi üç adet çöp kovası koymuştu.
İl özel idaresi kapandı, Manisa, Büyükşehir Belediyesi oldu. Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün kazı ekip başkanı Ersin Doğer hocayla 500.000.-TL’ye yakın maddi destek sağlayacağına dair protokol yaptılar.
Yerel ve ulusal gazetelerde haberler çıktığından beri Aigai altın oldu. Daha önce ki senelerde gelen sayısına bu yıl üç ayda ulaşılmış falan. Kapanın elinde kalır gibi bir hali var.
Manisa Büyükşehir Belediyesinin böyle bir derdi yok reklam amaçlı değil Aigai’nin tanıtımı ve turizme kazandırılmasına yönelik çalışmaları ve farklı projeleri var bunlar da zamanla hayata geçirilecek.
Kazı evini biraz daha büyütüp çalışan öğrenci sayısını arttırarak yatakhaneye ilaveler yapmak, kazıdan çıkarılanları sergilemek açısından sergi salonu, gelen turistleri ağırlamak yedirip içirmek için kafeterya yapmak, hediyelik eşya satış reyonları yapıp hem Köseler Köyü’ne kırsal kalkınmaya katkı sağlamak hem de Yuntdağ yöresinin halıcılık gibi el sanatlarını değerlendirmek, Bergama tarafından ulaşımı kolaylaştırıp Pergamon Antik Kentinden de turist gelişini sağlamak, Şakran girişinden itibaren yön levhalarını dikmek, hatta Aliağa Şakran merkezine bilbordlara Aigai’yi tanıtım reklamı yapmak. Bunların her biri bu bölgenin ilgisini çekmek ve gelecek turist sayısını arttırmak açısından önemli projeler. Zamanla bunlarda Manisa Büyükşehir Belediyemiz tarafından Aigai’ye kazandırılacaktır.
Aiolliler kurmuş, Pergamon Krallığı yaşatmış, Manisa Büyükşehir Belediyesi 2000 yıl sonra hayata kazandıracak.
Kültür ve Turizm Bakanlığına, Manisa Büyükşehir Başkanımız Cengiz Ergün Bey’e, uzun yıllar sponsorluk yapmış ve yapmaya devam eden İsmail Akçura Bey’e, Kazı Başkanı Ersin Doğer hocama, yine kazı ikinci başkanı Yusuf Sezgin hocama, ayrıca Ahmet Dayıya da, kazıda çalışan ekibe ve emeği geçenlere çok teşekkür ederim, Manisa’ya turizm açısından önemli bir değeri kazandırdıkları için.
Huzurevi yöneticisiyim zaman zaman geziler düzenleriz yaşlıları gezdirelim hayatla bağlarını koparmayalım dört duvardan uzak, uzaklara kadar gidelim dedik. Bir hafta sonu İstanbul gezisi düzenledik. Otobüs, arabalı vapur derken İstanbul’a geldik nerelere gitmedik ki unutamadığım bir seyahat olmuştu. Rahmi Koç Müzesi’nden Sabancı Atlı Köşk Müzesi’ne, boğaz turundan Çamlıca’ya, Kız Kulesi’nden, Galata Kulesi’ne, Haliç’ten Boğaz’a kadar. Son günü serbest dedik dileyen dilediği gibi gezsin. Ben Büyükada’ya giden gruba takıldım sevdiklerim buradaydı ayrıca Büyükada’yı da severdim. Sanatçıların ressam, heykeltraş romancı şair yazar ilham perilerinin meleklerinin dünyaya taksim edildiği bir yerdi sakin mekandı sessiz bir köşeydi, küçük bir adaydı.
Sirkeciden bindik vapura.
Kimler yoktu ki: Saffet Amcam Mutaf, Abdürrahim Abi Ot, Suphi Dayı Egemen, hakikaten yok oldular hakka kavuştular gönül kuşları uçtu gitti. Son yolculuğumuz seyahatimiz beraberliğimiz olacakmış, sonra ki yıllar hastalıklar unutkanlıklar alzhemier yataktan kalkamalar dönemine girildi onlar beni unuttular belki gözlerinin ışıltılarında kalmıştım ziyaret ettiğim zamanlarda farkeder gibi oluyordum. İnsan, Allah öyle bir yaratmış ki sadece ağız dil konuşmuyor işte gözlere, parmaklara kadar dil vermiş Allah.
Ada vapuru yandan çarklı değil keşke olsaydı ben değil ama yanımdakiler tanırlardı onu. Çarkı yoktu ama 1969 yılında tanıdığım rüzgar fırtına boğaz suyunun karalıklarında binmekten korkmadığım onlarında kendine güvenleriyle çok geçtim karşıya Beşiktaş’tan Üsküdar’a Kadıköy’e bazen onlar değil ama kaptanlar çekindiğinde yanlarında ki balıkçı motorlarına biner geçerdim. Kısa da olsa yolculuk zamanla dostluklar sohbetler kuranlar vardı. Kimi kolunun altında ki kat kat olmuş gazeteyi açarken kimi yanda ki koridorda rüzgara bırakırdı saçlarını kısık gözlerle. Baş tarafı hep dolu olurdu yaz kış, paltoların yakaları arasından çıkardı sigaraların dumanı. “çayınız geldi” diye bağıranından, kalem satan yanında da yol boyunca saya saya bitiremediği eşantiyonları eklerdi on parmağının arasına.
Tahta merdivenlerden yukarı çıkarken korkuluğu elimi sıktı tanıdı herhal dedim. Geniş salona çıktığımda yürüdüm baş tarafa doğru, hava güzel, boğaz, martılar, bunlar onların çocukları torunları olsa gerek. Vapur yabancı değil aynı yerime mi oturdum hatırlamıyorum ama 19 yaşımda özendiğim yaşlı kalantor insanlarla şimdi arkadaştım yanımdaydılar. İskeleye yanaştığında bekledim tahta köprünün konmasını oysa o yaşımda çımacının henüz atmadığı halattan önce ben atlardım iskeleye.
Biraz yürüdük at arabacılara kadar, dönüşü geciktirmeyelim diye. Hesap tutmuştu iki arabayı doldurduk lak lak lak sesleri, o ev bu konak şimdi Reşat Nuri el sallayacak derken ada turunu bitirmiş iskeleye vapur saatinde dönmüştük.
Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir
Gönlümün kıyısına vurur
Aşınan kayalar gibi ruhum
Suskun, yorgun öylece durur.
Cansın Erol.
Gözlerimden ada kaybolurken, ruhum oracıkta vapurun sıralı kanepelerinde kala kalmıştı.
İnsanların hatıralarıyla göçüp gitmelerini anlıyorum da hatıraları anıları hatırlatacakların silinip kaybolmasını hala kabul edemiyorum.
70’lerde tanıdığım vapurlar; Ortaköy vapur iskelesi projemden başlayan sevgimle Beşiktaş iskelesinden seyre daldığım, boğazın mavi sularında tankerlerin destroyerlerin yanında tekne gibi kalan oysa sevdiğim İstanbulumun parçasından biri olan bazen tankerlerin arkasında kaybolurken ne zaman gözükecek diye meraklanırken, şimdi kaybolup gittiler.
Evin direği gidince;Direğin destekleri payandaları da çıktı çivilerinden,
Kiremitler ayrıldı her biri birbirinden,
Oluklar koptu sarktı yerli yerlerinden,
Tavanlar göçtü odaların orta yerinden.
Eşyalar duruyor hala üst üste, yığınla, takım elbiseler bile,
Kırık ayaklı dolaplar, sararmış fotoğraflar camsız çerçevelerde.
Örümcekler sallanıyor toz tutmuş köşelerde ağlarından
Anılar, gezindikçe tozlarla dökülüyor tavan aralarından
Çürümüş yatak yorgan, küflenmiş sandığın menteşeleri,
Gıcırdayan kapılarda hüznün melodileri.
Bir benim beklerken dayandığım duvar kaldı.
O da bana bunları, bunca hayatı bir bir anlattı.
Dokunmasam hissetmeyeceğim o da susacaktı,
Duvar da yıkıldı yıkılacak, gider ayak beni de ağlattı.
Susmuş sesler kesilmiş nefesler yankılanıyor sözler
Gitti artık ne kadar onarsak da evleri dönmeyecekler
Hayal benimkisi yaşatalım bu evleri düşüncesi
Kimler gelmiş, kimler yaşamış, göçmüş gitmiş nicesi.
Gel vazgeç her bir ev yıkılsın kaybolsun silinsin hatıraları
Kuru duvar, boyalı tahta, işli kapı anlatabilir mi yaşananları?
Hüzün dalga dalga, sevinç içerlere kadar kararmış düşünceler
Her bir anı her bir hayal sinmiş her biri şimdi kimbilir nerdeler.
Koca tepe, zaten yunt dağlarına çıkınca tepelerden ufku göremez güneşin battığını anlayamazsınız. Bir tepeden güneş batarken diğer tepenin ardından tekrar gözükür. Koca tepe’de gün değil ama koca bir tarih batmış gitmiş. Yok, batmış ama gitmemiş.
Yunt dağın da yer gök taş. Ova, düzlük diye pek bir şey göremezsiniz. Burada yani Aigai’de ki taşlar farklı yontulmuş adam edilmiş yani, adı pembemsi andezit taşlar bu yörelerde hatta Menemen de dahi bu renkte taşlar var. Bizde Karakılınç taşı derler bu köyde çıkarıldığı için.
Koca tepeye M.Ö. yılını yazmayayım her kafadan başka bir tarih çıkıyor. Kimileri Herodot’a kimileri de Strabon’a dayandırıyor. Ama anlayacağınız çok eski bir kent. Pirelerin berber develerin tellallığından bile önce. Bir kavim gelmiş buraya lokumu sevdikleri taş döşemelerinden belli, kutuda ki lokumlar gibi dizmişler duvarlara taşları. O duvarların bir çoğu yıkılmış gitmiş ayakta kalanlar arada bi palamut ağaçlarının, çalıların arasından gözüküyor. Taşı duvara koyduktan sonra sıcaktan yumuşamışta yerine oturmuş birbirlerine yapışmış gibi lokum görünümünde içinde bir tek fıstığı yok. O devirde de fıstıklar vardı tabii.
İşte bu taşları döşeyen insanlardan onların kimler olduğunu bilmiyorum, bir zaman sonra bir başkaları buraya gelmiş Aioller diyorlar sözde Yunanistan’dan gelmiş illa mistik bir mitolojiye dayandıracaklar yoksa bu yunan nasıl Avrupanın şımarık çocuğu olacak. Eskilerden burayı terketmeyenler de varmış tabii bu yeni gelenler biraz daha mektep medrese görmüşler. Ellerinde keski çekiç taşlara şekil vermişler. ancak mayalarında da var herhal. Karakılınç taşı demiş bu köyde ki taş fabrikasından bahsetmiştim. Gidip görün koca koca taş bloklar, ayda bir bıçkı makinalarının bıçaklarını değiştiriyorlar, suyun da yardımıyla kesiyorlar koca taş blokları dilim dilim. Hatta bazıları da kırılıyor adına paledyen diyoruz kırık taşları yollara döşüyorlar şimdi zayiat yok yani.
O ikinci gelen keskili çekiçli insanlar hiç paledyen denilen kırık taşları yollara döşememişler sanatkar adamlar titiz insanlar, bozuk kırık dökük bir şey göremezsiniz Aigai’de. Kırılan taşları dolguda kullanmışlar yamaca yaptıkları duvarların arkalarını doldurmuşlar. Ama ne taş döşemişler bu döşeme ve duvar örme şekli tarihçi değilim arkeolog hiç değilim fazla savurmayayım ama hiç bir antik kentte göremezsiniz. Ben görmedim!
Akıllı bebeklere analarından doğarlarken diplomalı doğmuşlar derler ya, bu insanlarda buraya taş üniversitesinden diploma alıp gelmişler. Kapıya bir kontrol noktası yapmışlar Yusuf Hocam buraya deri atölyelerinin olduğu sanayi dükkanları bölgesi diyor. Ersin Hocam o daha eski tarihçi tecrübeli, o da ticaret için gelenlerin hoşça vakit geçirdikleri yer diyor. Ben de ahkam kesen biri olarak taş diploması olanların imtihan edilip yatılı aldıkları ilk karşılama noktası diyorum. Bir müddet ustalığı ahlakı ve sicil onayından sonra kente yerleştirdikleri insanların ilk kabul yeri diyorum. Bunu en iyi Strabon bilir de, ben de Strabon’un nerede olduğunu bilmiyorum.
Evet burası Aigai Antik Kentinin yerleşiminin olduğu tepe. Kimi adına Ege diyor kimi keçilerin diyarı diyor, çok keçi varmış iyi de bunlar nerede beslenmişler, otlatmışlar, nerede barındırmışlar. Aşağıda köyde deseniz yağmacılık var kalenin dışına otlasın diye gönderilir ama akşam kaleye alınması gerekir nerede damları? Kent asilzade kenti öyle çalı çırpıdan ağıl felan yok o devirdekiler çok görgülü ve medeniler. Ben iddia ediyorum. Bu insanların diplomalarında amblem olarak keçi resmi varmış bu kadar inatla taşı işleyen ancak keçi gibi inatçı olur da ondan. Keçilerin diyarı denmiş.
Oralar tepe mepe serin olur bu yaz bir tığ, bir fırça, bir de ince spatüla çıraklıktan başlarım. Olmazsa kazıdan çıkarılanların resmini yaparım.
Girdik yine sokağın birine ev bakacağız, sahibi anahtar almaya gitti. Duvarına dayandım yorgunluktan dokundum konuştu benimle:
Vay vay vay neler gelmiş göçmüş gitmiş ne kahkahalar, ne hüzünlü aylar, günler, sevinçli yıllar. Neye üzülür ağlarız? Neden sevinir güleriz? Hepsi bir duygudur insanda. Dört mevsim değil yüzkırkdört mevsimiz:
Renk renk gülücükler, solmuş yüzde onca çiçekler, yara olmuş gönülde, çizgi olmuş alında yüzde. Bir kanadı kırık kalpler; sevdaların taştığı, duvarlara yazıldığı, ağaçlara kazındığı aşklar. Kapılarda motif olmuş ejderhalar, kıvrım kıvrım tavanlar, oyuk oyuk göz göz dolaplar, kapaksız sahanlıklar, hasret motifli halılar yerde, düz beyaz uçları saçak saçak işli oyalı perde. Pencereler alçacık oymalı korkuluklu, tavanlar nar göbekli kahve renkli, her oda da bir ocak, ocakta ahşap geçmeli oymalı havadanlık, hayat denilen yer açık güneşli aydınlık mı aydınlık.
Tahta sehpa, bakır tepsi, ortasında toprak güveç. Güveç kenarına yemeği sıyırırken, bakır tepsiye bırakırken ses veren tahta kaşıklar; bir bir eksildi sesler, kesildi sustu nefesler. Duvarlara yapıştı boya oldu, perdelere esinti oldu dalga dalgalandı, daracık sokaklara havalandı perdeler, bahçelerde nar, narlarda evin timsali oldu bereketler. Ahşap kapılar aralandı umut oldu. Gelecek diye beklendi gelecekler.
Gel zaman git zaman Eski Cami’den selâ ile yankılandı komşunun direği, bahçenin orta yerinde boylu boyunca bembeyaz kefeni; evlere değdi kapıları araladı, kapı halkaları ses verdi, mandal ipi sallandı, sokak dar değdi her bir eve, kimi açık aralık tahta kapılardan, pencerelerde ki oymalı korkuluklara tutundu girdi.
Evin direği gidince;
Direğin destekleri payandaları da çıktı çivilerinden,
Kiremitler ayrıldı her biri birbirinden,
Oluklar koptu sarktı yerli yerlerinden,
Tavanlar göçtü odaların orta yerinden.
Eşyalar duruyor hala üst üste, yığınla, takım elbiseler bile,
Kırık ayaklı dolaplar, sararmış fotoğraflar camsız çerçevelerde.
Örümcekler sallanıyor toz tutmuş köşelerde ağlarından
Anılar, gezindikçe tozlarla dökülüyor tavan aralarından
Çürümüş yatak yorgan, küflenmiş sandığın menteşeleri,
Gıcırdayan kapılarda hüznün melodileri.
Bir benim beklerken dayandığım duvar kaldı.
O da bana bunları, bunca hayatı bir bir anlattı.
Dokunmasam hissetmeyeceğim o da susacaktı,
Duvar da yıkıldı yıkılacak, gider ayak beni de ağlattı.
Susmuş sesler kesilmiş nefesler yankılanıyor sözler
Gitti artık ne kadar onarsak da evleri dönmeyecekler
Hayal benimkisi yaşatalım bu evleri düşüncesi
Kimler gelmiş, kimler yaşamış, göçmüş gitmiş nicesi.
Gel vazgeç her bir ev yıkılsın kaybolsun silinsin hatıraları
Kuru duvar, boyalı tahta, işli kapı anlatabilir mi yaşananları?
Hüzün dalga dalga, sevinç içerlere kadar kararmış düşünceler
Her bir anı her bir hayal sinmiş her biri şimdi kimbilir nerdeler.
Kaldırımlarda yürüyemiyoruz; artık söylemiyorum, dinlemiyorum bile konuşmuyorum susuyorum, cevap dahi vermiyorum. Bakmıyorum görmüyorum.
Çimler sulanmıyor, ağaçlar kurudu; duymuyorum yolumu değiştiriyor güzele güzelliklere bakmak için yol sokak cadde mekan değiştiriyorum. Bulabilirsem.
Bağrışmalara itişip kakışmalara kulak vermiyor merak da etmiyorum.
Ona buna söylenen, onun bunun aleyhinde konuşanlara tenkit edip ahkam kesenlere gülüp geçiyorum. Oturuyorsam kalkıp gidiyorum. Kalkıp gittiysem geri dönmüyorum.
Trafikte; küfür yerine geçen kornalara, arabalarının içerisinde aslan kesilenlere, el frenini çekip arabanın kapısını açamayanlara, kırmızı da geçenlere, yeşilde sallananlara, sarı da yürü lan diye korna çalanlara, yaya olsun sürücü olsun magandalara şaşırmıyorum.
Kaldırıma park etmiş ama tamamı ama iki tekeri, geçecek yer kalmamış, iğne deliğinden geçiyorum. Bebek arabalıyı, engelliyi düşünmüyorum.
Kaldırımda değil araç park yerinde, caddede tavla oynayanlara ve onları seyredenlere şansınız bol olsun demeden geçmiyorum.
Anasının yanında henüz fidan olan ağacı tutup sallayan çocuğa, ufacık gölgesinde oturmuşlar ama dipleri kurumuş yeni fidanların daha sonra kuruduğunda bir bardak suda mı dökemediniz demiyorum artık. Benim iş yerimin önünü kapatıyor bu ağacı buradan kaldırın diyen esnafa da hayırlı işler diliyorum.
Kuyrukta; açık göz saygısızlara, kendini bu yolda uyanık sananlara, insanlıktan nasip almamış, almaya da niyeti olmayanlara, uyanık geçinenlere, insanların ayaklarına basıp omuzlarından uzananlara yer veriyorum, yüzleri kızardı mı acaba diye bakmıyorum.
Kentlerden şehirlere, köylerden sözde mahallelere, mahallelerden caddelere sokaklara; eğitim öğretim, idare yönetim, kanun kitap, hak hukuk, imar mimar, çarpık çurpuk, yamuk yılık, eğri bürü, olanları, yıllardır yaşanmışlıklara karşılık bunlarında insanca yaşamak hakları dedim demiyorum.
Araç parklarında çıkan kavgalara, konu komşu bıçaklamalara, levyeyle adam dövmelere, bolca küfür, efelenmelere, yiyin birbirinizi demiyorum ama içimden geçiriyorum.
Daha neler aklıma gelmiyor ki neler neler? Bin seneler lazım, milyon günler geçmesi gerek. Ömür dediğin üç günmüş. Biri geçmiş, diğeri gelecek, gün bugün yaşadığın. Ona da yaşamak mı? Demiyorum.
Miyorum, mıyorum, diyorum ama şişiyorum şişiyor.
Yollar süpürülmüş, pırıl değil ama kabası gitmiş, yine de süpürüldüğü belli oluyor. Antik bir kentte yollar süpürülmüş. Bizim sokakta sünnet düğünü var bi silinip süpürülse bi de ricam olacak belediyeden sulasak malum yaz sıcağı. Sanki böyle bir hava vardı, antik yolda. Protokol; kimi makosen kravatlı, kimi adidas yarı spor. Önce ceketler atıldı az yürüdükten sonra terler. Temiz kazı yapılmış, gezdik tüm kenti döndük geldik başladığımız yere, pabuçlar toz olsa ya bir kere.
Agora, evler, dükkanlar, deri imalathanesi! Meclis yapısı, kent kapısı, ticaret merkezi, hamam natamam, tiyatroya kadar geldik üst üste iki kemer, tünelmiş burası meğer. Halk tiyatroya buradan geliyormuş. Manisa Büyükşehir Belediyemiz maddi destek verirken önce tiyatroyu kazalım dedi. Cengiz Başkanın kazı ekibine müdahalesi değildi bu temenni mahiyetindeydi. Büyükşehir Belediye Başkanımız hesap adamıdır acaba bi bildiği var altın maltın mı çıkaracak diye merak eden gezi heyetindekiler tiyatroyu soruyorlar habire. Üzeri toprakla örtülü yamaç bir yer hiçbir iz yok topraktan burnunu çıkarmış bir kaç taş var basamakmış bunlar. O kadar çok sordular ki Ersin Hoca’ya herkes tiyatroyu ezberledi; orası son basamak, burası sahne, şurası kazıldığında çok şahane.
Aigai’ye Kent diyorlar burayı biraz açayım: Manisa, gençliğimde şehirdi herkesi tanır bilir tanımadığım yüzler aşina gelir. Selam verir herkes birbirine, araç maraç olmaz taban tepilir habire…Buna şehir denir. Çocuktum ufacıktım, top oynadım açıktım, buldum yerde bir erik, onu da kaptı alageyik şiirleriyle büyüdük tabii öyle erikle felan doyulmuyor iş güç ekmek kavgası, alageyik yok ama canavarlar var hem de dik alası, böyle büyüye büyüye kent olduk. Bugün gezdiğimiz Aigai’ye de antik kent diyorlar. Hepi topu 10-15000 kişi yaşıyormuş Aigai’de. Koca dağın tepesinde, dönüverince geldik başladığımız yere. Ama adı kent sizi korkutmasın. Ersin Hoca diyor ki 200 kişilik asil aile gerisi köle, işçi, amele, avam tabakası. Sizin anlayacağınız kent şimdi anladığımız gibi değil zaten hepsi bu kadar, hem de en alası.
Cumhuriyet tarihimizi tam bilemezken Osmanlıyı bilhassa Manisa da yaşamış şehzadelerimizi hiç tanımazken M.Ö. diye telaffuz edilen yani 2000 yıl öncesi. Düşünün zaman mefhumunu koca ABD 300 yıllık öncesi meçhul. Bizim gezdiğimiz kent 2000 öncesinin kalıntıları onun altında yanında bi o kadar daha eskileri var kent tarihi oluyor 4000 yıllık. Kitaplar yazılmış inanmasak olur mu hem de cilt cilt kazıldıkça yeni hikayeler anlatılıyor. 65 yaşındayım neler gördüm neler en son torun torba, bu kadar kolay mı 1000 yıllardan bahsetmek. Adam sende sayan mı var demeyeceğim tabii. Ama biz kocadağı dönünceye kadar 2000 yıl geçti dünya bunca yıl hızla dönüyorsa milyonlarca yıl geçmesi normal.
Eski coğrafyacı var belki de Evliya Çelebi bu soydan geliyor o da antik çağlarda yaşamış,dolaşmış, anlatmış. Strabon. Buraya da gelmiş. Antik çağdan bahsederken isimlerin akılda tutulması çok zor okunması bile zor ben kolayını buldum sonuna us veya os eklediniz mi bi de rakamların başına MÖ koyduğunuzda şöyle bi arkanıza yaslanıp Strabon’a göre dediğinizde… O kadar da değil tabii ama ne yapalım? Bu kadar okuduk okuduğumuzdan fazla çizdik ama gel gör ki herkes mimar. İki taş, bir kolsuz heykel, antik otantik pratik çözüm.
Herkesi bilhassa emeği geçen herkesin haklarını teslim edelim. Tiyatroyu öyle bir yere koymuşlar ki sahne arkası uçurum Strabon’a göre benim gibi çakma tarihçilere oradan manzara seyrettiriyorlarmış. Eskiden tabii.
Şimdi tarihi olanı biteni bilmek öğrenmek kolay, akşamına feysler tivitler atılmaya başladı gidemeyip merak edenler bilgi sahibi oldu ama Kazı evinin gölgesinde yediğimiz börek, ekler pasta, çilek… lezzetlerini hiçbir sosyal medyada paylaşamazsınız. Bilhassa Ersin Hocamızın esprili anlatımı (Yusuf Hocamızın hocaya saygısı, pek açılamıyor.) Her şey bi tık değil yani.
Aigai hem ege hem keçi demekmiş ikisini bağdaştırmaya çalıştım bulamadım. Aigai Ege’yi çağrıştırıyor. Kocadağın tepesine onca taşı taşıyıp kırıp döküp, kesip döşeyip kent yapanlar çok akıllı olmalarının yanında keçi gibi inatçıymışlar. İn koca dereye su iç çık koca tepeye çalış, insanlarının bi tek keçi gibi sakalı, kıvrım kıvrım boynuzlarının çıkmadığı kalmıştır herhalde.
Benim ki bir günlük hikaye ama kütüphaneleri dolduracak araştırmaları yapan önce Ersin Doğer hocama, Yusuf Sezgin hocama tanıyamadığım kazı ekibinde ki arkadaşlarımıza destek veren herkese, tarih hep yazmakla olmuyor arada bi yazdırmakta lazım; Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün’e teşekkür ederim.
Hocam laf aramızda tiyatroyu bende merak ediyorum, hakkaten bi şeyler çıkacak gibi duruyor. Sessiz, sakin, mütecessis.



