İzmir Caddesi 1955 senesi iki arkadaş kapı önüne oturmuşlar oyun oynuyorlar. Sağdan gelen arabalar senin soldan gelenler benim kimin tarafından gelirse o tokat atacak.
Araba geçmez, çocuklar oyunu unuturlar, başka oyuna dalarlar.
1960 yılları ilkokul zamanlarım, her sabah evden çıkarken “sağa sola bak” diye tembihlerdi annem. Sağa sola bak. Murat Germen İlk Okulu’na giderken İzmir Caddesi’ni geçerdim. Araç yok denecek kadar az olduğundan dikkat etmezdik karşıdan karşıya geçmelere. Yola caddeye atlardık. Sabahları tembihlenmem ondandı. Bundan 15 sene sonra 1975, İzmir Caddesinin ortasına refüj yapıldı cadde malum dar olduğu için iki bordürü sırt sırta yapıştırıp yapıldı refüj. Refüj değilde tüneklik. Karşıdan karşıya geçmeler zorlaştığından birinci şeridi geçer yolun ortasında bu bordürlerin üstünde tüner yol serbest olsun diye bekler ikinci şeridinden sonra karşı kaldırıma geçerdik.
Bi 15 yıl daha geçti, 1990 yılında bu refüj bozuldu araçlar çoğaldı kuyruk oluyorlar ortada ki çakma refüj bordürler sökülerek kaldırıldı. Sözde trafik rahatladı. Anam; belki büyüdük de ondan belki de araçların sağı solu belli olmadığından tembihlemedi ama analık tembihinin yerini oku üfle duaları aldı. Araçlardan dolayı kazadan, hırsızların çoğaldığı uğursuzların kol gezdiğinden dolayı beladan korunmak için. Hala söyler sabahları evden çıkarken “oku üfle.” Hayat öyle çekilmez oldu ki anacım hem okuyorum hem de üflüyorum. Böyle diyemiyorum tabii.
Zaman dilimi kısalmış bi 10 sene daha geçti 2010. Okulun köşesine trafik lambası kondu hem öğrencilerin rahatça okula gitmeleri hem de yayaların kazasız geçmeleri için. Bir tanede Kırmızı Köprü’nün köşesinde var sabahları İzmir Caddesi demiryolu ağına katılıp trafik literatüründe olmayan farklı bir ulaşıma dönüşüyor. Servis otobüslerinin her biri vagon olmuş Sultan Camisi’nden Kırmızı Köprü’ye kadar hayli uzun bir katar, ama önde lokomotif arkada restoran vagonu gözükmüyor. Sabah 07.00 de başlayan mazot kokulu, egzoz dumanlı, gürültülü motorları ile başı sonu gözükmeyen git git bitmeyen ömürleri tüketen, sinirleri törpüleyen, mahşere yolculuk başlıyor.
Trafiğe ayar vermek için en kolay çözüm yeşil de geç, kırmızı da dur. Bir tek Celal Şahin yok akordeonuyla. Duyan gelmiş sabah servisine. 08.00’e kadar.
Sonra her şey güllük gülistanlık mı? Araba sevdası-sürücü tutkusu iki gönül samanlık seyranlık olunca, yollar kargaşa karmaşa devam telaşa, saat 16.00’ya kadar. Sabah ki katarın vagonları kopmuş raydan çıkmış trafiğe girmiş geri dönüyorlar mahşerden. “Walking Dead.” Akşam vaktine kadar kimler yok ki? Okul servisleri, öğrencilerini almış arabalı velileri, herkesin, esnaf, memur, işçilerin dönüşleri, toplu ulaşım çileleri.
Söz yine imara geldi desem! Ne alakası var? Alakası yoksa! benim torun oturma odasında ki halının çizgilerine diziyor oyuncak arabalarını sonra beni çağırıyor.
“Dede gel oynayalım.”
1922 manisanın kurtuluş tarihi aynı zamanda 1923 Cumhuriyet ilanı
1924-25-26-… devrimler, tarım, sanayi hamleleri, kurulan fabrikalar, ekmek için buğday bulunamazken tohumluklar bulunup ekilip biçilen tarlalar… Bunlar birbirine ne kadar yakın zamanlar. Tüm bunların yanında 1922 de kurtuluşa kavuşan Manisanın beş yıl sonra 1927 yılında yapılan imar planı. Okumuş adam bulunamazken mühendis plancı bulunup yapılan şehir planı, hem de Şehzadeler Şehri’ni koruma öncelikli yaklaşımla yapılmış imar planı.
Bir de yıllar sonra yaşamak için değil barınmak için yapılmış 1989 imar planı ve arada ki plansız yıllar.
1930-40 yıllarında ki sanayi, tarım ve endüstriyel yatırımlar 1950 den sonra dış destekli yardım ve krediler ile endüstriyel ve tarıma yönelik üretimler kalkınmaya hızlı bir ivme kazandırdı.
Bu tarihe kadar savaş sonrası yoklukları, çekilen sıkıntıların sonra üretimin artması istihdamın sağlanması ile bolluk sayılabilecek bir döneme girildi. Köyden şehirlere göç ve doğunun sıkıntılı yaşamın hala sürüyor olması batıda ki sanayi hamlesi nüfusun bu şehirlere kayarak hızla artmasına karşılık planlama açısından gelişme ve imar planları paralel yürüyemedi.
Artan nüfus beraberinde fiziki, sosyal, ekonomik yönden gelişimi zorladı. Doğal eşiklerden dolayı genişleyip büyüyemeyen Manisa, 1965 yılında çıkan kat mülkiyeti yasası ile gelişimine (!) imkan tanıdı. 70 yılından sonra yap sat kolaylığına dönüşen yasa, korumacılık anlayışı ile yapılmış olan imar planını delmeye başladı. İmar İskan Bakanlığının imar planlarını geciktirmesi ve ihtiyaçlara yetişememesi konut açığını belediye başkanlarının, meclislerinin aldığı kararlar ile katları yükselterek çözdüler.
Arsası olanlar müteahhitlere verdikleri arsalarıyla birer daire sahibi olurlarken arsası olmayanlar merkeze yakın tarlalarını parselleyerek gecekondulaşmayı hızlandırdılar. Merkezde kat artışı, cıvarda gecekondu için şahıs parselli tarla satışı.
Henüz kördüğüm olmayan önceden alınmış bu kararlar yumağını çözebilmek amacıyla 1987 yılında imar plan çalışmalarına başlandı 1989 yılında belediye başkanlığı seçimlerine gider ayak yapılan bu plan belediye meclisi tarafından kabul edildi. O gün çözüm gibi gözüküp şehre atılan düğümler bu gün kördüğüm olan bu kararlardır.
Plan yarı yolda kalmışken Manisa’mızın sanayisi büyümesine ve gelişimine devam etmiştir. 40-80-150 derken 350 bine gelen Manisa nüfusu beraberinde sosyal çöküntüyü kaçınılmaz kılmıştır. Hırsızlık, cinayet, gasp, tecavüz, vakalarında ki artış sonucu yeni bir kent planını gerekli hale getirmiştir.
Doğal eşiklerin sınırlamasından dolayı gelişim alanları yaratamamış Manisa çarpık yapılaştığı için kentsel yenileme kaçınılmazdır. Bu çalışmada fiziksel, sosyal, ekonomik, yaklaşımlarla kentin yenileme probleminin bir bütüncül anlayışla ele alınması gerekir.
O zaman ki hataların düzeltileceği zamandayız, yapılan yanlış 40 sene sonra kentsel yenileme imkanı ile günümüze kadar gelmişken mevcudun yerine yıkıp yenisini inşa edip, yapılan yanlışın üzerine bir yanlış daha yapmayalım. 1970-80 yıllarında ki inşaat teknikleriyle yapılan konutlar ekonomik ömürlerini doldurdu ve yıprandı, merkezde ki konut adaları dahil gecekondulardan oluşan mahalleler ile sorunlu alanlar halini aldı.
Şu anda yapılacak bütüncül yenileme imar planı ile uzun soluklu bir kentsel yenileme uygulaması şehrimizi kurtarır.
Fiziksel, sosyal, geçim standartları yüksek, ekonomi, eğitim, tarih, kültür, turizm yönüyle, insan odaklı yaşam kalitesiyle, sağlıklı, huzurlu bir kent yapmış oluruz.
Sağlıcakla kalın.
Medeniyetlerin beşiği Anadolu: Sagalassos, Burdur’un Ağlasun İlçesi yakınlarında insana ait izler M.Ö. 10.000’e uzanır. Bu bölge M.Ö. 6500 yıllarında insanlığın yerleşik düzene geçtiği anlaşılan Psidyalılar’ın kenti. Dünya tarihine ışık tutacak eski medeniyetler ve tarih boyunca günümüze kadar gelen binlerce yıllık; Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, İyonyalılar, Urartular, Helenizm İmparatorluğu, Roma, Bizans İmparatorlukları, Türklerin Tarihi. Mezopotamya medeniyetleri Sümerler (tarih öncesi devirlerden tarih devirlerine geçmeleri yazıyı bulmalarıyla olmuştur.)-Akadlar-Asurlular-Fenikeliler.
Bunca medeniyetin Anadolu’ya gelmeleri, yerleşmeleri: İklim, tarım, jeopolitik konum, göç yolları, ticaret, hayvancılık, akarsuların bolluğu, denizler ve Asya-Avrupa’yı bağlayan konumudur. Dolayısıyla bunca medeniyet, Anadolu da değişik yerleşim bölgelerinde çeşitli uygarlıklar kurmuşlardır.
Çok zengin tarihimizi gün yüzüne çıkarmak için çok büyük bir gayretin içinde olmalıyız.
1995 yılından bu yana kazıları devam Şanlıurfa yakınlarında ki Göbeklitepe; yerleşik tarih anlayışını değiştirip dinler tarihini sorgulatacak arkeolojik kazı çalışmalarının yapıldığı bu bölgede piramidlerden 7500 yıl önce eski tapınakların bulunduğu ilk inancın merkezi olabilmesi açısından çok önemli bir kazı çalışması. Kısaca her bulunan her kazılan yerden bölgeden yerleşimden eski medeniyetlere ait çıkarılanlar dünya tarihini tekrar sorgulatıyor. İlk inancın bu kadar eskiye dayandırıldığı zamandan günümüze kadar inanç yönünden de insanlık tarihine bir ışık tutmaktadır.
Tek tanrılı dinlere gelindiğinde Hıristiyanlık inanışına ait de çok izler kiliseler hatta İncil’de adı geçen ve fiziki olarak değil yedi ayrı topluluğu ve yedi farklı kenti ifade eden kiliselerin yedisi Anadolu’da Ege Bölgesi’ndedir. Alaşehir’de ki kilise literatürde “Philadelphia Church” diye geçer. Kale surları içerisinde yer almış olan bu kiliseden çok az kalıntı günümüze kadar gelebilmiştir. Alaşehir Antik Kent Philadeiphia üzerine kurulmuştur. Alaşehir’de derinlemesine arkeolojik kazı yapılmadığından kent hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Ancak inşaat esnasında yapılan temel kazılarında çıkan kalıntılar mozaik yer kaplaması gibi buluntular, çağlar öncesinde kentin önemli bir yerleşim yeri ve İzmir limanına bağlayan ipek yolu üzerinde olmasından dolayı da ticari yönüyle merkez ve zengin bir kent olduğu söylenebilir. Kalın sur duvarları ile (her ne kadar sur duvarları gözükmese de izleri taranabiliyor) kendini koruma altına almak istemesi ve yakın zamanda bulunan yer mozaikleri buna işaret etmektedir.
1970 yılında Yıldız Akademide mimarlık tahsil ederken Alaşehir’de yapılacak olan imar plan çalışmalarında İstanbul’da çalıştığım büro adına plana altlık oluşturabilecek çalışmalarda bulunmuştum. O zaman ki planlarda olmadığı gibi halkta da yoktu korumacılık anlayışı. Alaşehir’in doğal eşiklerinden dolayı genişlemesi yapılamadığı, yeni yerleşim alanları açılamadığı ve o zaman ki nüfus projeksiyonuna cevap verdiği için eski yerleşim üzerine her şehrimizde olduğu gibi yeni yapılaşmalar planlandı.
Akademinin ikinci sınıfında ki bir mimarlık öğrencisinin aklının ereceği konu olmadığı için yedi kiliseden birinin Alaşehir’de olduğu bilinmesine rağmen o zamanda yapılmış plana şimdi içim sızlıyor,
Manisa Büyükşehir olunca Alaşehir’de büyükşehir belediyesinin ilçelerinden biri oldu. Tarihinin günyüzüne çıkarılması için ne gerekiyorsa yapılmasından yanayım. Hatta sadece Alaşehir (Philadelphia) değil, Sardes,(Salihli) Thyateria, (Akhisar) ve il sınırları içerisinde ki daha niceleri.
Turizme yönelik şöyle bir güzergah çizecek olursak yabancı turistleri sadece kilise için bu bölgelere çekmek zor olabilir. Gösterecek çok farklı şeylerin insanları cezbedecek yapı ve bulguların olması da gerekir. Müzecilik anlayışımız henüz kazıdan çıkan eserleri kapsadığından taştan kolu kırık, bacağı kopuk heykellerden başka bir şey gösteremiyoruz oysa; müzelerde farklı eserlerde sergileniyor, dünyaca meşhur ressamların tabloları gibi hemen hemen hepsi Rusya ve Avrupa’da ki müzelerde. O seviyeye gelmemiz imkansız o zaman antik yerleşimler ile tarihi, doğal ve kültürel eşiklerden atlatmamız ve bunları anlatmamız gerekir.
Kiliseleri çekim merkezi olarak algılatırsak; Manisa merkez uzantılı Akhisar’a yapılacak ilk ziyaretten sonra Gölmarmara ilçesinin Bin Tepeleri, yeni yapılan arkeolojik kazılardan çıkarılanların sergilendiği bu bölgeden Sart’a ulaşıp burada dünyada ilk paranın basıldığı Lidya Medeniyeti antik kenti gezisi ve yedi kiliseden birisinin var olduğu alan, yeni yeni anlaşılmaya ve tanıtılmaya başlayan Unesco Belgeli Kula Jeoparkı’nın uzantısı olan bölgede (Adala Kanyonu) volkanik arazi yapısının gezilmesi tanıtımı, termal tesisler konaklama…daha sonra Alaşehir Filedelfiya. Burada da üçüncü kilise ve Philadelphia antik kentin gezisi Kula Jeopark ve Kula eski evlerinde konaklama. Tüm bu güzergahta kültürel zenginliklerimizin tanıtımı yabancılara yaşatılması kitaplar, broşürler, hediyelik eşyalar…
Daha da uzana bilinirse kazılarına iki yıldan beri devam edilen Denizli; Pamukkale ile cazibesi olan Denizli’de ki yine yedi kiliseden biri. Toprak altında uzun yıllar kaldığı için orijinal kalıntılarının ve kayda değer görüntünün ortaya çıkarılacağı 2000 metrekare genişliğinde bir alana yerleşmiş kilise Laodikeia antik kenti yerleşimi ve kilisesi.
(Burada ki kazılar neticelenip çok değerli bulgular ortaya çıkarıldığında Denizli tam bir çekim merkezi olacak İzmir’den Denizli’ye yapılacak turizm güzergahına hazırlıklı olmalıyız.)
Turizme verilen önemde geç kalmış sayılmayız o kadar çok eserimiz var ki daha Osmanlı’ya gelmedik.

Kara bahtım, talihim, kararım, yüzümün nuru, tahtım,
Haydarpaşa garı hasretlerim duman duman kahrım
Bir bir katarlar demir yumağından dizilirken yollara
Demirden yürek lazım gurbetlerde vermek için mola
Elim kalktı dermansız kolum kanadım dayanamadım
Göz yaşlarım söndüremiyordu içimin ateşini yandım
Ufuklar kapkara oldu duman dumana durmuştu zaman
Geçmesin, dursun gitmesin dönecekmiş gibi hala her an
Birleşti raylar nokta oldu katarlar alıp gitti umutlarımı
Kala kaldım baş başa yaşayamam artık yalnızlıklarımı
Yaşlarım akarken anılarımın üstüne üstüne silercesine
Hiç farketmemişim yanımdayken ne çok seviyormuşum delicesine
Ulutepe, İzmir Caddesi, Doğu Caddesi, Mimarsinan Bulvarı bunlar Spil’e paralel olan ana caddelerimiz. Yatayda ki caddeleri, bunları, birbirine belli aralıklarla bağlamak için caddelere dik sokaklar açıldı. Dağa paralel cadde ve dik sokaklar arasına konut adaları, okullar, camiler, yerleştirildi, cami olan yerde yol yamuldu, han hamam türbe bunlarda da arkalarından dolandı. İşte Manisa’nın planı böyle yapıldı; Bizans, Saruhanlı, Osmanlı, Cumhuriyet devirlerinde. Mezarlıklar park, cami, okul bahçeleri, dere boyları kendiliğinden yeşil alan oluverdi. Eskiyi yenileye yenileye bu günlere geldik.
Gel zaman git zaman Bizansın iki tekerlekli savaş arabalarından inmiş kağnılara, dört tekerleklilere, briklere bine bine değmeyin fayton keyfime kadar geldik. Hal böyle iken bağa bahçeye at arabasıyla giderken bağlar bahçeler apartman, fabrikalar ile dolunca at arabalarının da kullanım alanı daraldı. Fabrikalar çoğalınca nüfus arttı, nüfus artınca apartman, konut, araç, arttı. Araç artınca sokaklar ile caddelerin kesiştiği dört yol ağızlarında trafik polisi varile girdi (emniyet açısından), el kol hareketleri ile trafiği idare etmeye başladı.
Dur, kaç, çekil, anlamına gelen korna sesleri ile çarpışan arabaların kaporta sesleri ayyuka çıktığında varil olan yerlere bu lambalardan koydular. Her şey o kadar arttı ki ışığı gören geldi. Araçlara paralel insanlar da arttı. Trafik lambaları da sözde düzenleyeci olarak her köşe başına konuldu, Bunların aralarına yerlere zebra desenli çizgiler çizildi yayalar buradan geçsin diye ama onlar bu çizgileri sek sek oyunu çizgisi zannedip basmamak için çizgilerin üstünden geçmediler, geçenler de lambalarda ki ışığı dikkate almadılar, hatta trafik polisi kırmızıda geçenleri uyardı hanımlardan bazılarını “hanım hanım nereye gidiyosun?” “Eltimgillere” yanıtını alınca bi daha da kimseye sormadı “kocası sormuyor, bana ne” dedi.
Oysa: Trafik lambaları kullanılmaya başladığında 1970-75 olabilir eğitici olsun diye Celal Şahin akordeonuyla konserler veriyordu!
“Kırmızı yanınca dur
Sarı yanınca bekle
Yeşil yanınca geç
Geç hanım teyze.”
Gel zaman git zaman bu trafik lambaları da başa ceza olmaya başladı düzenleyeceğiz dediğimiz araç ve yaya akışını bunlar bozmaya başladı ama bunları da düzenleyecek bir yeni düzenleyici icat edilemediğinden bir müddet daha kargaşa karmaşa devam edecek gibi gözüküyor.
Oysa düzen dediğimiz düzensizliği, düzenli düzenlesek de düzeni bozanları biraz üzsek.
Yıllar geçmiş görmeyeli Agob’u, Tayyar’ı Emeti’yi Hatçe nineyi Elif anayı Eşref amca nerede acaba şimdi? Agop bir yılı geçmiş öleli, Hatçe ninede üç ay olmuş, Bakkal Şükrü amcada çetelesi vardı mahallenin. Tayyar göçmüş kızı İstanbul’a gelin gidince. Sarkisyan da Sakız’a gitmiş akrabalarına hatta evin anahtarını Bakkal Şükrü amcaya bırakmış dönerim belki diye.
Mahalle boşalmış sanki bizimkilerden başkası yok gibi. Arkadaşlarımdan Kula da kalan Ali ile Murtaza vardı ha bir de Hakkı. Onları yarın görürüm dedim anama Emeti de evlenmiş. Çocukken halasının oğluna vermek için çok uğraşmıştı anası, iki sokak üstümüzde oturuyordu halaları, evlendirdiler ama çocukları ilkokul çağındayken boşanmış, kocası halasının oğlu Bekir İzmir’e gitmiş çalışmaya inşaatlarda marangozluk yapıyormuş amcasının yanında. Emeti de iki çocukla dul kalmış anasıyla oturuyormuş ama bizim sokaktan taşınmışlar Gölde’ye.
Zafer okulu geldi aklıma koca bahçesinin içinde yüksek otların arasında kokar ağaçları vardı korkardık oralara gitmeyi büyükler hep o ağaçların oraya gider gizli gizli sigara içerlerdi teneffüste. Şimdi hatırlıyorum da öğretmenler kadardı abi dediklerimiz. Kilisenin hemen yanında çok büyük bir ev vardı yüksek bahçe duvarı göstermezdi içersini hapishane yapmışlardı ben daha okula gitmeden. Köşesinde ki evin hayatından gözüküyordu içi içerde ki mahkumlar. Az ötede ki küçük Kilise’nin çatısı çökmüş Agob’un babası bizim Ali’nin marangoz olan dayısı ile beraber çalışıp onarmışlardı Küçük Kilise’nin çanı çaldığında hatırlarım hep, anam uyumazsanız zangoca vereceğim der gündüz uykularına yatırırdı bizi.
Yaz tatillerinde dar sokaklarda sopalara ata biner gibi bacak aralarımıza koyar dört dönerdik Eski Cami’nin etrafında ki sokaklarda en çok Emeti’lerin sokakta oynardık dar saçakları üst üste binmiş kafesli evlerine dikerdim hep gözlerimi. Agop’ların beyaz mermer basamaklarında beş taş oynardık, ikindi vakti eski caminin Arif hocası ezanı bitirince anası kapı sahanlığına çağırır tepsi içinde taze yaptığı böreklerden bize yedirirdi. Maria teyze çok severdi beni çocuğu gibiydim anam anlatırdı beni, anamın sütü erken kesilince emzirmiş Agop’la süt kardeşliğimiz ondandı. İki ev ötemize yeni bir ev yapılmaya başlanmıştı. At arabası ile toprak getirdiler samanla karıştırıp çamur yaptılar örttüler üstünü sonra kazdıkları çukura karataştan duvar örmeye başladılar bazı günler Rum ustaymış o gelirdi çalışmaya işleri tarif ederdi ara sıra. Babam onun çok dürüst biri olduğunu söylemişti. Hakikaten çok çalışır en son o ayrılırdı inşaattan.
Ağaçlar getirdiler, kiminin elinde keser, yontu bıçağı, kimi balta ile ağaçları yonttular. Marangoz ustası rende törpü tahtalara şekil vermeye başladı. Bizim evde de aynı tahtalardan vardı saçaklara dayalı yuvarlak ayaklar. Hayatta ki korkuluklar ile merdiven küpeştesinin ha bir de küpeştenin başlangıcı ile işlemeli tavanın orta yerine çakılan nar kafasını işlerdi marangoz Hamdi amca, Ekin Pazarında ki dükkanında yapıyordu bunları, hazır. Her ev yapan usta ondan alır çakardı. Hamdi amcaya talaş almak için çok giderdim, bahçede teneke ocakta talaşı yakar çamaşır suyu kaynatırdı annem.
Yıllar sonra ikinci gelişim bu; Kula’ya memleketime, sokağımıza, evimize. Ev harap olmuş yıkılmış yarısı. Abime kalmıştı ben Almanya’ya gidince rahmetliden sonra o kullanıyordu o da rahmetli olunca yengem Menye’ye yerleşmiş, çocukları da yoktu, ev kaderine terk edilmiş. Komşular bir iki söylemişler “yıkılacak gelin onarın” diye, yengem bi başına nasıl yapacak. Şimdi üzüldüm işte keşki arada bi gelip yoklasaydım buraları, evi, tanıdıklarımı, arkadaşlarımı, gurbet işte bugün yarın derken bir hayli zaman geçti…
Duydum da Manisalı bi mimar dolaşıyormuş buralarda, eski evlere giriyormuş bir bir her evden çıkışında hayıflanıyor dönüp dönüp bir daha bakıyormuş sokaktan; saçağına, kapısına, duvarına, ne arıyorsa? “Onaralım bunları yaşatalım diyormuş.” Agob’u, Tayyar’ı, Emeti’yi, Hatçaba’yı koyabilir misin içine? Çağırabilir misin, gidenleri, göçenleri, bakkal Şükrü amcayı? Yaşamak buydu, bu dar sokaklarda, bu evlerde. Evlerin sıcaklığını, sokakların yumuşaklığını, açabilir misin kilitli kapıların mandallarını, kafesini, nefesini, evden eve seslenişlerini, duyabilir misin? Sen bunları buraları, bilir misin?
Dolaştım boş kayrak kaplı sokağımızda düşüncelerim alabildiğine,
Cuma selası okunurken namaza girdim Eski Cami’ye.
Cuma vakti belki görürüm bir kaç tanıdık diye,
Ne gezer, kimse yok tanıdık, yabancı olmuşum mahalleme,
Çıktım namazdan üzgün, seslenmedim hiç kimseye.
Son bir kez daha baktım yıkık evimize,
Çocukluğumun yitik hayallerine…
İlk cep telefonu o zamanlar adı mobildi cebe sığmadığı için takoz gibiydi, Steve Jobs Apple’dan gönderilmiş karşı kaldırıma geçmiş gönderenlere saydırıyor. Rahmetli elmadan bi ısırık almıştı ama kimseye de yedirmemişti. İşte onlar elmayı neden ısırıp bıraktı diye sorgularken Ericsson çıkageldi. Cebe girdi mi bi yanınız ağıyordu, yan yan gidiyordunuz. Yengeç yürüyüşü o zaman icat edildi. Böyle yürüdüğünüzde karşınızdan gelen makine taşıyor deyip yol verirdi. O takozlardan herkeste yok şimdiki gibi, kim arayacak sizi o yüzden hep kulakta tutuluyordu telefonu göstermek için. Çok kimse orta kulak iltihabından hastanelik olmuştu alışık olan doktorlar orta kulak demiyor Ericsson tutulması diye teşhis koyuyordu.
Nokia, o bu derken Blackberry dalından koparılmış haliyle ceplere girdi, böğürtlen demekmiş. Isırıp bırakılan elma akla geldi, aradılar Stivi, o da Apple’ın kapısından girmek üzereymiş. Kırmadı sağolsun yaptı. Şöyle ettirip dünyayı döndürüyorsun böyle ettirdiğinde yüz yüze konuşuyorsun tam bize göre bir icat. Yüz yüzden utanır. Fotoğrafçıların pabuçları dama atıldı derken selfi çıktı, daha neler görecektik ama rahmetlinin ömrü yetmedi. Şimdi takoz dediğimiz şımarıklıktan, başka sevgililer buldukta ondan.
Adres sormuyorsun novigasyonu var, tepsi gibisinin raconu var, kendi kendini çekiyorsun sopası var, aile albümünde saklamadığın kadar içinde fotoğrafı var. Bir poz alış sesi var ki zannedersin Canon 1100 ey mübarek. Abarttılar şimdi maşallah kahve tepsisi gibi, koy kulağına yasla başını sevgilinin omuzuna yaslar gibi.
Bir tık kadar yakın uzaklar, dünyalar: Herkeste bunlardan var. Herkes fesçiyken feysçi oldu. O kadar çok arkadaşlık teklif ediliyor ki sokakta değil ama feyste çok arkadaşımız var şimdi. Sokakta yanımızdan gülerek geçiyor tanımıyoruz akşama arkadaşlıktan çıkarılıyoruz. Gerçi biz de çok abarttık; hastane yatağında kolda serum, burunda hortum. Beğeniyoruz. Üzüntülü bir fotoğraf babam amcam her kimse rahmetli oldu diyor, hemen eşi dostu çok geçmeden beğeniyor! Başsağlığı diliyoruz yorumlarda, oysa kabre gidilir eve gelinirdi daha sonra.
Hal hatır soruluyor, sevinçler fotoğraflanıyor, üzüntüler paylaşılıyor, her şeyimiz sorgulanıp yorumlanıyor. Gurbet, hasret, özlem bitti. Duygularımız köreldi. Neye üzüleceğiz, sevineceğiz? Fırsat yok duygularımızı doyasıya yaşamaya.
İyi ki feys varmış diyoruz haber alıyoruz her yerden!
Ne zaman kurtulacağız bu illetten?
Tasavvuf ehli şöyle der ölüm için “gönül kuşu uçtu”. Çok güzel bir deyim. Gönülle işimiz var da göçüp giden gönül kuşu değil, olması gereken kuşlar. Uzun bahar, yaz günlerinde çocukluğumun gündüz uykularında uykuya dalarken kumruların ninni gibi gelen guguk sesleri bana hala çocukluğumu hatırlatır.
Serçelere kışın karlı günlerinde, ayazında bahçemize ekmek kırıntısı serpip camın arkasından ekmek kırıntılarını kapışırcasına yerden alıp bahçemizde ki limon ağacının kuru dallarına konup telaşla yemelerini gözlerdim.
Şehir içerisinde serçe ve kumrudan başka kuş pek görmezdim o devirde, şehir dediğimiz Manisa ne ki? Lale meydanına geldiğinizde şehir bitiyor, ovaya gelmiş oluyordunuz. Lale meydanının olduğu yerde başında çınarı olan bir kuyu vardı. Çınarı hala duruyor da kuyusu gitti. Hayır inek felan içmedi yolun altında kaldı.
Belediye otobüsüyle geldiğimiz meteoroloji son durağından sonra yaya olarak çınarlı kuyudan aşağı giden yoldan (şimdi ki Özsaruhan Bulvarı) yolun kenarında yolu belirleyen çitlembik, badem, yemiş (incir) ağaçlarının gölgesinde bağımıza doğru yürürdük. Küçük kuşların cıvıldamaları, limon sarısı rengiyle Sarı Asma’lar, Kara Tavuk’ların kaçarken ki yaygaracı sesleri, Ağaç Kakan’ların sivri uzun gagalarıyla matkap ustalığıyla badem ağaçlarına vura vura oymalarının tak tak sesleri, Tahtalı’ların bed seslerinin yanında küçük kırmızı başlı babaç Bülbül’lerin (Saka) şakımaları, Serçe, kahve rengi ile Kabakçın’lar, biz yürüdükçe onlar yanı başımızdan uçarak kaçarlar bi altta önümüzde ki çitlembiklere konarlardı.
Bağların arasında incir, badem, zeytin, erik, kiraz, şeftali ağaçları vardı sınır belirlemek için komşu bağ ile sınır çizgisine dikilmişlerdi. Kışlık İncir Badem gibi yiyecekler bu ağaçlardan toplanır, kabak çekirdeği, fıstık, fındık evlere pek girmez üzümden yapılan lokum, pestil, bademle yenen kuru incirler evlerin vazgeçilmezleriydi.
Bağ bozumu zamanı komşuya geliş gidiş yolları o kadar sık kullanırdı ki gele gide asmalar arasında patika izleri oluşurdu. Ayın kalaylı bakır tepsi olduğu zamanlarda bilmediğimiz şimdi ki projektör ışığı gibi asmaların arasında zikzaklar çizen komşudan komşuya gidiş yollarını aydınlatırdı. Komşuya gelip gitmek için ayın onbeşi beklenmezdi tabii, karanlık gecelerde bana ay doğardı, elime herkesten önce gemici fenerini (lüks taşınmazdı sallantıdan gömleği düşüp sönmesin diye) alır yola koyulmak için beklerdim ancak giderken arada bir fenerin ışığını kapatarak muziplik yaptığımda gezmeğe giden her bir büyüğümden ses gelirdi.
Gündüz öğle sıcağı bastırmadan sapanla kuş avlamaya giderdim. Sapantanın lastiğine gıcır, gıcırların bağlandığı zeytin dalından yapılmış Y şeklinde ki ağaca çatal derdik. Kuşlar beni tanır ben kuşları avlamaya çalışırdım. Bazılarını ağaca çıkarak yanlarına yaklaşmak ister, bazılarını da ağacın altına sinlenerek beklerdim. Onlar bana gelmediğinde ben onlara giderken ses olmasın diye ayakkabılarımı çıkarır yalınayak yürürdüm. Attığım karavanaya giden sapanta taşlarına çik çik çik alaycı sesleriyle kaçarlar bir öteki ağaca konarlardı. Cebime topladığım ufak yuvarlakımsı taşlar biter bir tek kuş avlayamadan bağ damımızdan bir hayli uzaklaştığımı fark ettiğimde anamın korkusuyla geri dönerdim.
Arı kuşları akşam üzeri serinde çıkarlar o zamana kadar nerede beklediklerini nereden geldiklerini bilmezdim onarlı yirmişerli gruplar halinde kurumuş dallara konarlardı. Güneşin ufukta ki rengi bunlara yansımış gibi rengarenktiler. Babamın Manisa’dan dönüşüne rastlayan günün bu vaktinde hava kızıllaşırken güneş batmak üzeredir.
“Kuş sesleri ovalara yayılır
İnsan buna hayran olur bayılır.
Bal yapanlar çiçeklere konarlar
Kuzucuklar taze çimen ararlar
Yeşillenmiş ağaçlarda yapraklar
Amber gibi mis kokuyor topraklar.”
Çocukluğumun şarkısıydı o gün bugündür hiç bir yerde duymadım.
Hafif, ufak tefek olanlarımıza “kuş gibi “deriz. Ümitsizliklerimizde, çaresiz kaldığımızda, fırsatları kaçırdığımızda, “kuş gibi uçtu gitti” deriz. El salladığımız yolculuklarda arkalarından baka kaldıklarımıza “kuş misali gurbetler.” “Gönül kuşu uçtu” dendiğinde hepimizin okuduğu Allah’tan rahmet dilemeler.
Turnalar uçup yarime gitmiyor, artık.
Telgrafın tellerine kuşlar konmuyor, yazık.
Sustu Andelipler, her birinin melodileri, şarkıları,
Güller bülbülsüz kaldı, öksüz kaldı ağaç dalları
Gönlümüzde ki kuşlar çoktannn göçüp gitti.
Çok uzaklara, göçtüler, hiç dönmeyecekler, belki…
Sol yanım Haydarpaşa öte yanım Sarayburnu, araba vapurunun arka güvertesinde gerilere bakıyor İstanbul’u seyrediyorum; Galata köprüsü gözden kayboldu, bulutlandı uzaklar, Galata Kulesi seçiliyor derken o da buğulandı gözlerimde. Düşüncelerimi vapurun pervanesi karıştırıyor kafamda, karalar köpük köpük beyazlar rüzgarla yüzüme vuruyor her bir damla göz yaşımla dudaklarımda buluşuyor tuzlu tatlarıyla. İstanbul daha bitmedi bekle beni derken, içimde ağlamaya başlıyordu yol daha çok erken. Hareme geldi vapur iskeleye dayandı oysa aklım hala İstanbul’daydı.
Manisa’ya döndüm. Yıldız’ın imtihan neticelerini öğrenince haber verecekti Zafer. Yıllar geçti hala sana bi haberim var deyip ilk duyduğunu benimle paylaşır her sefer. Aklım İstanbul’da, kulağım kapıda, gelecek mektupta. Çok geçmedi hepsi geldi; aklım başıma, kapının sesi kulağıma, mektup postacıyla. Önceden telefon etmişti zaten Zafer. Evraklar çoktan hazır, çanta valiz, sevindik tabii evcek hepimiz.
Döndüm hemen sonra, beklemiş, hakikatliymiş İstanbul. Kaydımı Yıldız’a yaptırdığımda ilk üçte kazanmıştım. Yeşiller içerisinde. Duvarları bile sarmaşık kaplı. Sevdim okulumu. Yıldız Sarayı imiş burası ulu ağaçlar, çınarlar, çamlar, saray yapıları, oymalı kapıları, Beyaz boya üzeri yaldız flatolu, işlemeli, her yanı.
Girdim ilk defa sınıfa geçtim arka sıralardan birine,
Oturdum sıraya benim gibi birisiyle,
Arkadaş olduk sonra gel zaman git zaman
Devam etti arkadaşlığımız okul boyunca uzun zaman.
Bazı hafta sonları Yalova’ya geçiyorduk gemiyle
Otobüste uyuklayarak geliyorduk Gemliğe.
Kumla dolmuşuna bindiğimizde az kalmıştı yolumuz
Sağımız zeytinli tepeler Gemlik körfeziydi solumuz.
Buradan köye doğru üç beş kilometre yürüdükten sonra,
Varmıştık Abdullah’ların evine, anası Firdevs Teyze kapıda.
Dört yıl okul bitinceye kadar sürdü bu böylece,
Farklı dönemlerde mezun olduk o döndü köyüne.
Ben Manisa’da büromu açmış mimarlık yaparken,
O belediye başkanı oldu Anavatan Partisinden.
İki dönem yaptı başkanlığı çok seviliyordu.
Yakalandığı hastalıktan kurtulamadı sonu oldu.
Cenazesinde insanlar duruyor yürüyemiyorlardı kalabalıktan
Tabut elden ele mezarlığa kadar ulaştı insan seli yoldan.
Çok anılarımız vardı; okulda, sokakta, Beşiktaş’ta
Bazı hafta sonları köyüne gittiğimizde Abdullah’la
Bir seferinde;
Yaz kuraklığında zeytinlerini sulamaya gitmişdik.
Zeytin altlarında nöbetleşe yatar, geceleri sabahlardık.
Bir gece çıtırtı duyduk korktuk bu vakitte kim ki?
Zifiri karanlık ortalık, el lambasıyla gördük, küçük bir kirpi.
Su içmeye gelmiş o da bizden korkmuş belli.
Karışmadık, bozmadık su içmesini, bundan kelli.
Gündüz akşama kadar girerdik tekne ile denize
Kahveden bozma gazinoda arkadaşlarıyla otururduk biz bize.
Köye dönerdik gece vakti yol kapkaranlık
Ayaklarını kaldırarak yürü derdi Abdullah alışık.
O zamanlar öğrenmiştik kendi başımıza, taşlara takılmamayı
Candan arkadaştık, hakkı vardır bende, hep anarım Abdullah’ı.
Şehirlerimizi imar edecek isek tam zamanı erken yaşlandılar yıprandılar:
1960-70 yılları, o yıllarda yapılan yapıların beton kalitesi Medar çakılı ile Karaçay çakılı kıyaslanarak test ediliyordu. Akhisar Medar çayının çakılı ile beton yaparsan kuvvetli beton deniyordu.
Bir metreye bir metre, yüksekliği de bir metre olan dört kollu kasa çakardı daha çok göçmen ustalar. (Çok usta geçinenler göz kararı yapardı. El terazi göz mizan ne nizam var ne intizam.) İçine doldurdukları çakılı boşaltırlardı kasayı kaldırıp. 50 kiloluk çimento torbalarını hart diye kürekle keserler boca ederlerdi çakılın üstüne 4 torbadan 6 torbaya kadar literatüre girmemiş mukavemeti test edilmemiş beton bolca su ile karıştırılırdı. En fazla üç katlı olan yapılar çoğu yığma zaten. Üç kalası yan yana çakarlar birinci kata tırmanması kolay olacak şekilde dayarlar, üzerine basamak şeklinde basınca kayılmasın diye tahta çakarlardı zannedersin göğe merdiven yapıyorlar. Aşağıda karılmış beton saplı tenekelere doldurulur işçi bacaklarını açar tenekeyi bacaklarının arasından sallayarak büyük bir güçle hopp omzuna atar, maymun çevikliğiyle o merdivenden, koşarak çıkar, o inmeden ikincisi gelir geriden. Beton böyle atılırdı. Sonra betoniyerler çıktı dam vinciyle katlar yükseldi bu şekliyle. Yine göz karar el mizan betona verilen intizam ile yapıldı beş katlılar. Bu anlattıklarım 30-40 yıllık işi bitmişler için geçerli. 93 harbinden sonra deprem yönetmelikleri çıkmaya başladı.
-Eeee bu güne kadar yaptıklarımız ?
-Onlar Allaha emanet,
-Nası yani?
-Kat karşılığı çıktı ya, ver arsanı ellere vur ellerini birbirine.
El terazi göz mizan devri kapandı. Test; her şeyimiz test edilir oldu. Sınava girecekler, kan verecekler, beton dökecekler, kim yapacak bunları derken TSE belgesi çıktı. A’dan Z’ye her şeye. Şimdi bu belgeden belgecikler doğdu.
İşte bu zamana kadar yapılanlar karma betonundan demir çapına mukavemetine kadar ekonomik ömrünü doldurdu, yani 65 yaşında emekli ediyorlar ya insanları, sabuna dönüştürmek istiyorlar, binaların başı kel mi onları da kentsele dönüştürüyorlar.
Aslında ‘kentsel dönüşüm’ değil adı, zaten yapılan plan kentin kendisi veya bir parçası o parçanın, kentin yenilenmesi demek. Yeni bir kent yapmak aslolan. Niye yeni bir kent? Avrupa da böyle bir şey yok tabii onlar nüfus arttıkça eski kenti bıraktılar yakınına yamacına yeni imar planları ile yeni yerleşimler yaptılar; yeşili, yolu, okulu, sporu, otoparkı, çocuk parkı, tüm ihtiyaçları karşılayan ve uzun yıllar hizmet verecek olan hem de evvela bunları yaptılar. Alt yapıyı, kanalı, içmesuyu, yağmursuyu, elektrik, fiber, siber ne gerekli ise. Sonra yolları yaptılar. Tüm bunlardan sonra binalar yapılmaya başlandı. Eski kentleri korudular müze oldu, turizme açtılar, para bastılar.
Bizse; yol, park, okul, sokak, alt yapı, kanal, boru, çapı, içmesuyu hiç değişmedi, yapılmayan sokaklar bile var. Aynı pissu kanalları yetmedi yağmursuyuna, yağmursuyu yetmedi pissuya bağladık, yağmuru bile şaşırttık. Hangi borudan gideceğini bilemeyince evlerin içine girdi. Yağmur yağıyor evleri lağım suyu basıyor. Haydaaa.
Bu şehrimizin altı. Üstü de var. Eçiş büçüş binalar; neden? Yap sat illeti, kat mülkiyeti sistemi, apartman yöneticiliği müessesesi; çalışmıyor, merdiven otomat parası bile toplanmıyor. Çareler biz de tükenmez. Ev gezmesine gideceğiz bu akşam evde misiniz diye randevu istiyoruz, evdeyiz bekleriz ama merdivenlerden çıkarken cep telefonunuzun fener tuşuna basın yoksa fener programını yükleyin öyle gelin. Nerde kaldı cephenin boyası sıvası için para toplanacak. Zaten ruhsat projesine bak plan mercedes, iskana git bina modifiyeli murat 124. Balkonlar odaya dahil edilmiş, çatılara manzaralı denmiş ilaveler yapılmış, altta üç oda var yetmemiş çatı arası deyip üç odada orada istenmiş. O istemiş plan delinmiş, bu söylemiş ele yüze bulaşmış, zemin kat dükkana çevrilmiş. İmar gelmiş ama insanlarımız doymamış, ambar delmiş.
Kent insanı, insan kenti yapar. Şehrimizi: Mutsuz, huzursuz, umutsuz, yaşaması zor kavgacı, parasız, pulsuz kentlere çevirmişiz.
Gelin şehrimizin bir ucundan başlayıp yaptığımız plana göre yeniden inşa edelim, sadece; Laleli, Hafsa Sultan, Fatih, Cumhuriyet, Yeni Mahalle, ıslah planlı alanlar demeyelim, merkezde ki eski imar adalarını dahi yeniden planlayalım. Yeşili, caddeyi, sokağı, parkı, otoparkı, ticari alanları, Osmanlı yapılarını, şehzadeler mirasını koruyarak baştan planlayalım. Marka kent lafla olmaz böyle yapılırsa olur. Hani şikayet ettiklerimiz var ya onların hiç birini yapmayalım. Dağ ile Gediz ovasına sıkışmış Manisa’mızı yayalım.
Özlediklerimizi yapalım. Mutlu insanlar, huzurlu şehirler ile hayata yeniden bağlanalım.