Abi be, gidiyor bir bir eskiler.
Yenilere dair yok bi haber.
Nostalji diyorlar buna ama
Yeniler maalesef bi haber.
Geçiyor günler geceler boşuna
Ne candan ne canandan var bi haber.
Felek alacak elbet bir gün bu canı
Kalanlar olsun be abi olmasınlar bizden bi haber.
Ahh çekince içime dünyalarım sığıyor,
Yaşanmışların yanında yaşananlar bi haber.
Geç bunları geç dünyaymış hıh…
Dünya buysa yaşayanlar o zaman bi haber
Allah Allah ne kadar da çabuk geçti zaman. Günleri tesbih tanesi gibi birbirine ekleyince imamesine çabuk varılıyor. Vuslat ile hasret aynı mekan olunca zaman geçmemiş gibiydi. Mekan aynı oyuncular aynı roller farklıydı. Mizansende göz yaşı var, heyecan var, sarılıp sarılıp kucaklamalar var, valizlere çantalara kadar her obje aynı. Bir farklılık vardı birinin kapısında gelen yolcu diğerinde giden yolcu yazıyordu.
Gelen yolcu kapısı; ne kadar çok özlenmişliğin uzaktan görünce burdayız deyip sevinç ve heyecanla el kaldırması ile yerini belli etmeler, kendini gösterme çabası, karşındakilerin de sana doğru yönelmeleri, karşılıklı koşturmalar ve bir noktada çarpışırsacasına kucaklamalar. Çantayı mı alayım, valizi mi? Ufaklık zaten çoktan kucakta.
Dedik ya zaman ne kadar çabuk geçiyor. Yaşlanınca daha mı hızlanıyor bu zaman ne. Karşılama seremonisi kısa bitti evde uzatırız diye.
Giden yolcu kapısı; hasretliğin özlemin başlangıcı, sarılırken bırakıp bir daha sarılmalar istemeden kucaktan indirmeler. Yere bırakırken elinde ki valizi kucağında ki ufaklığı paçanda ki de dahil ayrılık öpücüklerine göz yaşları karışıyordu onların eve dönüş sevincine… Anlayan anlıyor bir daha ne zaman kavuşuruzun hesabını yapıyorduk. Yine el kalktı bu defa sallanıyordu nazlı, sakin, istemsiz. “Ölüm kaderde var ayrılık olmasaydı”.
Gurbete giden döner mi bilmem? Dönse de kalan görür mü bilmem? Özlem diner mi? Göz yaşı durur mu? Arada bir hatırlamalarda yeniden başlar mı? Hepsinin cevabı var da cevaplaması zor…
Şimdi ki gurbetlerde çakma: Uçak tekerlerini piste koyunca ayaklar yere basar basmaz “geldik” telefonu. Uğurlarken çekilen fotoğraflar facebook da daha arkanı dönmeden. Videolar ekstrası. Şöyle doyasıya bir özlem duyamadan normal hayata dönüş…
Oysa:
Günleri gecelere ekleyip süren yolculuklarda kara tren, hasret kavuşturan; tekerlerin raydan her atlayışında ki sesle mesafelerin uzadığı, kara bacasının kapkara dumanıyla kara düşüncelere karabasan gibi bastığı, hasret başlangıcıyla gurbet yaşlarını gizlemek isterken dolu gözlerle pencereden bakış, yol boyunca ağlayış. Üç gün sonra vardığını yazılan mektupla bir ay sonra okuyunca öğrenmek. Gurbet bu olsa gerek. Gelmek gitmekten zor. Gitmek daha zor, onbeş gün öncesinden hazırlık başlar, hediyelikler; evde yapılmış kırma zeytin, tarhana, domates suyu, çöpü ayıklanmış kuru üzüm, bir kaç örülmüş atkı kazak, nafakadan arttırılmış parayla çarşıdan alınmış basma. Komşularla vedalaşıp selam alıp götürmelere istasyondan konu komşu hısım akraba dahil davul zurnasız uğurlamalara kadar. Gurbete yolculuk böyle yapılırdı. Ağlasan da sızlasan da değerdi her bir iç geçirmelere, göz yaşı dökmelere, vardı mı acaba? Meraklanmalarını dönünce öğrenmelere kadar. Mesafelerin uzun, zamanların upuzun olduğu, haber alamamaların, adıydı hasret.
Git git bitmeyen yollardı gurbet.
O zaman öyleydi gurbet şimdi böyle mi yani? Araya mesafeler girdi mi gurbet gurbettir. Özlemenin adı hasrettir.
Yolculuk kısa, zaman az da olsa. Arkadan söylenen teselli edici dua o zamanda vardı şimdi de.
“Allah Kavuştursun.”
Çocukluğumun yaz tatillerinde ata biner gibi bacak aramıza aldığımız tütün kargılarını at yaptığımız tozlu sokaklarında koşuşturduğumuz köy.
Yer gök taş, evler taş, yollar taş tozu, sokakların iki yanı bahçe duvarları kilometrelerce taş, bazıları tek çoğu iki katlı büyük evler. Alt katları tütünlerin deniz kıyısında ki tarlalardan kırılarak eşekler ile getirildiği, çoluk çocuk yaşlı her aile ferdinin şişlere dizdikleri kireç sıvalı duvarlarına tütün kokusu sinmiş, rabıta kaplı tabanları, ahşap kirişli ahşap tavanları, kapıları iki kanatlı tek mekanlı büyük hanaylar.
Bir ucunda dizilen şişlerin kargılara geçirildiği istif bölümü, bir ucu mutfak, zifirli eller ile yapılmış yemeklerin zifirli eller ile yenilerek tadına varamadığınız ama bahçede yetiştirilmiş elbette doğal sebzelerden yapılmış domates salatası ve taze fasulyenin, zeytinyağının leziz tadını biz de çocuk halimizle anlamadığımız yemekleri yerken bir taraftan da tütün dizen usta yaşlı eller, yorgun yüzler ama gülümseyen hatta her an gülen neşeli yüzler, çakır gözlü güzel yengelerim, halam ve yeğenlerimin, oyunlarımın dünyası.
Arnavutluktan mübadele ile buraya yerleşmişlerdi dedemin kardeşleri, Reisdere Köyü tamamen akraba. Her yaz bizde Manisa’dan tatile gelirdik, bize tatil babama amca çocuklarını ziyaretti aslında. Onlar sabahın alaca karanlığında şimdi villa dolu o zaman ki tütün tarlalarına giderler öğle güneşi tepeye varmadan köye dönerlerdi. Basık tepenin bir ucu deniz arka ucu köydü.
Öğleyin yemekten sonra biraz dinlenilir kahve çay ve sohbetten sonra ikindi vaktine yakın yine tepe aşılır. Denizin hafif çalkandığı beyaz köpüklü hali sırttan mavi üstünde beyaz çizgiler gibi gözükür, denizin esintisini hissederdiniz tepeden aşağı inerken. Bizler ufacık bebeler eşeklerin semerine bağlanmış iki yanında ki boş tütün küfelerinin içinde sallana sallana elde çomaklar ile eşeğe vuracağımıza birbirimize vurmak ister korunmak için küfenin içine çökerdik. Tütün tarlasında ki hasırdan çardaklara malzemeler bırakılırdı. Bizde büyüklerin yardımı ile küfelerden indirilir, soluğu denizde alır, don gömlek girerdik denize. Güneş denize değmeden dönüş başlar yorgun bizler dolu küfelerin yerine eşeklerin semerine diğerimizde kıçına biner tıngır mıngır köyün yolunu tutardık.
Gündüz dizilmiş tütünler kargılara geçirilmiş evde kalan ihtiyarlar tarafından güneşe sergiye çıkarılmış bile. Akşam yemeğinde yorgunluktan uyuya kalan bebeler uykuda, eşek sırtında ki sallanmadan semerin belimize vurup acıyan kemiklerimizin sızısını duymazdık.
Eski bir Rum Köyü idi Reisdere Sakız’a gidenler burada yaşamış. Her bahçe duvarı her evi beyaz kireç boyalı hatta avlularının tabanları, merdiven basamakları dahi bembeyaz temiz bir köydü. Sanki planlı dar gölgeli sokakları bakımlı evlerinin, ufak ama domates salatasına sıkılan koruk asmasının mutlaka olduğu avluları bazılarının sebze yetiştirildiği geniş bahçeleri vardı. Kuyusu olan da vardı ama suyu kıttı köyün belli yerlerde ki köy kuyularından çekilirdi su. Kilisesi yıkık olmasına rağmen ayakta kalan duvarları vardı hala.
Üst kata bahçesinde ki taş basamaklı merdivenden çıkılır son basamağın sahanlığı geniş kare planlı bir taraça olurdu. Akşam içeriye yatmağa girmeden burada denizden gelen tatlı serin esinti ile bir sigara daha içilir, daha sonra konuşmalar seyrelir, yorgunluk çöker, gözlerin kapandığı akşamın karanlığında zor seçilir, iyi akşamlar diyen orta yeri sofa dört büyük odalı üst katın oda kapıları bir bir kapanırdı.
Tütüncülük bitti tütün tarlaları villa arsası oldu. Meşakkatli olan tütüncülüğü yapan yaşlılar bir bir göçtü kalan gençler arsadan kazandıklarıyla da İzmir’e göçüp iş güç sahibi oldular.Terk edilen köy boş sokaklar tozunu rüzgara bırakırken beyazlar dökülen sıvalarla kararmaya başladı. Önce çatı ahşapları söküldü yağmur evlere buradan ağırlanıyor girdiği evin duvarlarından çıkıyordu. Ne Rum ne Türk izler bir bir siliniyor hatta kazınıyordu.
Güzellik gitmiş harabe bir hal almıştı köy; Her ölüm haberi ile cenazeye gidişlerimde yıkılan evlerin yerine yeni zamaneler gelmiş sırıtarak bakıyorlardı hayallerimin derinliklerine. Çocukluğumun koşuşturmalarının tozunu içime enfiye gibi çekmek isterken kilit parke beton kaplamalar mani oluyordu heveslerime.
Son büyüğümüzü de hem köyden hem dünyadan uğurlarken bir daha yaşayamayacağım hayallerimi de gömdüm köyün mezarlığına. Amcalarımın halalarımın mezar taşlarına dokunurken tütün kokusunu duyar gibiydim yaşlı gözlerimi silerken.
Çocukluğumun zamanlarında yemeklerin tadını alamazken bu zamanımda da tadını alamıyordum dünyanın. Muhabbetin vesilesi tütün, tütünün kokusu, zifti, taraçaların esintisi. Heyhat ne köy kaldı ne köylü. Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde ıssız şarkımı.
Köye olanlar yeni yapılanlar yetmezmiş gibi Toki konutları geliyormuş köyün girişine karşı çıkıyor bazı çevreler.
Toki gelse nolur?
Gelmese de hatırım kalmaz, gelse de hatıram olmaz.
Satın alıyorduk, Bulgaristan’dan hem de yıllar sürdü. Yoklukların olduğu zamanlar paramız olmadığı için kısıtlamalar yapılıyordu. Günde bir saat. Sonra barajlar krallığı çağında hem enerji hem sulama dendi o işe de taş kondu dış ülkelerce uygulatılan yanlış politikalar neticesinde ne enerji ne de sulamaya hayrı oldu GAP’ı gaptırdık. Baraj dolu su ama nesini kaptılar anlamış değilim.
Satın alma ve kısıtlama devri bitmişti ama psikolojimizi bozan ama toplum olarak dayanıklı olduğumuz için alıştığımız saat ayarlamaları, devri devam ediyor. Hatta merak ediyoruz saatler ne zaman değişecek diye, bazılarımız saatle ileri geri oynamıyorlar nasıl olsa benim saatime gelecekler diyordu.
Bu da yetmedi tasarrufa o zaman üretmek lazım öyle ya sanayi devrine geldik sanki taş devrindeydik. O zaman hidro elektrik santraller devri başladı su akıyor biz bakıyoruz devri de kapandı akan suya ama öyle ama böyle gem vurmak lazım ufaktan başladık; suyun ve enerji kalitesi yönünden manzaralı karadeniz vadilerinden yeşilin her tonuyla övündüğümüz yaylalarından başladık derecikleri dizginlemeye. Ayağa kalktı köylüler köylü kadınlarına suçu bastırmak için “işte Türk Kadını, işte Karadeniz Anası” diyerek övgüler yağdırdık onların koltukları kabarırken biz koltuk altından geçtik, ama yine bildiğimizden vazgeçmedik. Fotoğraflarına özlemle baktığımız derelerde kamyonların biri gitti bini geldi. Yayla turizmi de güme gitti.
Dereler çağıldamaz olunca dalgalarla coşan denizlerimize yöneldik artık Barbaroslar yok denizlerimize hakimiyetimiz olsun, armatörlerimizde acemi gemilerimizi Somali’de soyuyorlar, üç tarafımız denizlerle çevrili zannedersiniz ki muhasaradayız.
Balık; on numaranın yanında, pahalısını kordonda, vatandaşa kıyak çiftliklerde gördüğümüz balıkçılığı da kıvıramadık.
Güzelim tatil cenneti dediğimiz turizme yöneldiğimiz deniz kıyılarımızda sahillerimizde iki seksen yatmanın kime faydası var. Nükleer enerji hem de patlayan cinsinden. Bize sağlam şey dayanmaz korktuk patlatırız diye, başlar gibi yaptık, o devirde bitti.
Tarihten alışığız çağ açıp çağ kapatmaya.
Ne kaldı? Yenilenebilir modasına uymadık üstümüze uymasa da ama dünya giyiyor. Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde enerjinin nasıl üretileceğini. Yüksek yüksek tepelere ev kurmadık bi fırıldak da oralarda çevirdik parmağımızı ıslatıp rüzgarı ölçtüğümüz her yerde fırıl fırıl dönüyorlar şimdi yetmez tabii.
Biz de tasarruf yok bolluğa alıştırdılar “ne çekmiş dedelerimiz babalarımız ama o zaman ticaret kafası yok, gezme keyfi, yiyip içme sefası yok, yokluk var anacım”. Bankalarda para kapının ardına kadar; almayanı dövüyorlar, mobil telefonlardan mobilize olmuşlar geceleri iyi akşamlar sabahları günaydınlarla oluşan ahbaplıklarla “e hadi alalım”. “Önümüzde düğün var, arkamızda bankamız var, oturulacak ev ev değil, araba da teklemeye başladı, konu komşuya ayıp belli etmeyelim, faiz haram maram ama düştü düştü haram değil”. Üç koy beş al bul karayı al parayı bankalar atamızın, müdürler babamız bankacılar kankamız ne duruyoruz al harca paramız olmasa da havamızdan geçilmiyor. Tasarruf mu olur. Yüksek tepelerin rüzgarı da yetmez, denizlerin coşkusu da bu savurganlığa.
İnelim derinlere inelim. Hem de çivileme inelim. 4000 metre yani 4 km derine çakalım da dünyanın çivisi çıkmasın. Yayla Turizmi, Deniz Turizmi, Doğa Turizmi turist mi geliyor hem gelmesin canım turizm-ahlak… Biz tarım ülkesiyiz bak dünyaya açlıkla savaşıyor hamdolsun bolluk içerisindeyiz (Susam Sudan’dan, buğday fizandan üzüm İran’dan, pamuk yumoştan, domates, biber, patlıcan Barış Manço’dan) bize de yeter bizden sonrakilere de; üzüm üzüme baka baka kararır deyip karanlık dünyamızı aydınlatalım. Üzüm bağlarının asmaların arasında piton yılanı gibi dolaşan koyu kahve borularla, toprak üstünde yukarılara duman dumana giden krom nikel bacalarla, arzın merkezine seyahatlerle başladı serüvenimiz.
Termal Enerji devrialemine geldik. Soma da bundan var, Kırkağaç da Rüzgardan var, Demirci de barajdan var, Alaşehir de, Salihli de termalinden var, var oğlu var. Hamdolsun her yanımız enerji o kadar bol ki devlete satılıyor. Gedaşa, tedaşa, medaşa, kardaşa sat sat bitmiyor ama Manisamızda satılmıyor meğer ki rastgele! Yok. “Üç gündür elektrik yok”, “14 saattir yok, gelmedi”, “Ankara’ya şikayete gideceğim”, “Böyle rezillik olmaz”, “Makinalarımız yandı”, “Trafolarımız patladı”…
Bu özel kardeşim özel, bunun özelliği burada herkese var sana, bana, bize, yok. Allah öbür özellerden korusun.
Ayvalıktaydım. Koca gece esti mübarek ama ne esmek esmekte değil fırtına, deniz kıyısına bir hayli uzak park etmeme rağmen sabah bütün camlar denizin tuzlu suyu ile sıvanmıştı, rüzgarın kaldırdığı deniz suyunun dalga uçları içerilere kadar ulaşmış. Otelin kapısını bir elimde çantam diğeriyle açmakta zorlanırken rüzgarla boğuşuyordum. Manisa’ya dönmeden sabah kahvaltıdan sonra Cunda’ya da uğrayacaktım.
Daha önceleri tekneyle geçiliyormuş adaya şimdi yol yapmışlar, yapmışlar mı? Deniz mi çekilmiş? Her neyse Cunda içlerine kadar girdim arabayla. Müzenin önüne park ettim. Rahmi Koç’un restore ettirdiği Tiryakoris Müzesi açıksa gezerim dedim, bir ihtimal ama hesap tutmadı, soğuktan camı yarım aralayan güvenlikçi “bugün kapalıyız” diyebildi. Şöyle etrafa bir göz atmak için bahçesinde dolandım. Restorasyonun da yenisi bana sıcak gelmiyor biraz eskitmek veya eskimesi lazım. Açılışa hazır papanın gelmesini bekler gibi görünüyordu. Kullanılmayan ön kapısının girişine eski at arabasının çakmasını koymuşlar yeni, boyalı moyalı. İşte bu olmamış, küratör koymamıştır da burada at arabası yapanda yoktur reklam olsun diye koymuş desem.
Müze cıvarında ki sokakları dolaştım. Rüzgarın soğuğu kovaladığı arnavut kaldırımlı dar ıssız sokakta sevgilim olan havanın ayazı ile beraberim. Ellerim cepte o da koluma girmiş koynuma sokulmuş yakalarımın arasından üfürüyor. “Hani sevgilinin sıcaklığı” o eskidendi der gibi nispet yaparcasına dondurdu beni. Omuzlarımın arasına sıkıştırdığım kaldıramadığım başımla yere bakıyorum, arnavut taşlarına yosunumsu çimler yapışmış, Rum evleri’nin mavi, mor, beyaz, sarı, kahve renkli demir, ahşap kepenkleri mıhlanmış vaziyette kapanmış belli ki sokak sakinleri yazlık kullanıyorlar buraları.
Bu bir kaç sokak dahi Cunda’nın havasını değiştiriyor; yola döşenmiş yosunlanmış taşlar, evlerin girişlerinde ki keskinlikleri alınmış yekpare taş basamaklar, demircilerin hünerlerini sergilediği kıvrım kıvrım kıvrımlı demir kapılar. Taş sövelerle çerçevelenmiş pencereden sarkarken; göğsünü perde ile örten, komşularına yarım yamalak türkçesiyle “kuzum bu akşam Dimitri’nin kazinosunda kızım Maria şarkı söyleyecek” diyen Rum kadınının kulağa hoş gelen şivesiyle, işveli sesini duyar gibi dönüp arkasına bakıyor insan.
Kasılmış ellerimi sürterek gevşetmeye çalışırken fotoğraf çekmek için bir de pozlandırmaya çalışmaz mıyım? Rüzgar buralarda da sessizliği bozuyor. Ayaz mı ayaz ne sokak, ne deniz ilgimi çekmiyor. Yılın ilk soğuğu yıldırmıştı beni. Deniz kıyısında sığınacak liman arar gibi kapalı bi mekana, tabelasını uzaktan gördüğüm Taş Kahve’ye girdim. Hiç beklemediğim bir kalabalık içeride kapıyı açınca beni bekliyorlarmış sanki bütün gözler bana yöneldi. Filim mi çevriliyor? Kapının ardına kadar dolu, bu ayazı yiyen sadece ben değilmişim, kapıdan gelenleri gözlüyorlar zoraki sığındıkları bu mekanda. “Kahve” dedim, üç beş çeşidini saydı garson meğer kahvenin de mertliği bozulmuş, nasıl bozulmasın içerisi entel dantel İstanbul. Klasik dedim okkalı tarafından bozma keyfimi.
Tahta sandalye kıçımı acıtırken buraya Taş Kahve’ye böylesi yakışır dedim meğer bizim de tarihi eser mertliğimiz sandalyeden yana bozulmuş.
Dışarıda ki rüzgarın uğultusunu arattı içeride ki uğultu. İnsanın verdiği rahatsızlığı insan çekemiyor dışarı çıktım. Ne Cunda cazip ne de Ayvalık. Arabaya bindiğimde kaloriferi yola koyulmamı işaret ediyordu.
Cunda’dan yavaşça ayrılırken arabanın içerisinden yol kenarında gördüğüm restoranlarda ki balıklar “yazın gel” der gibiydiler…
Kimileri tarım derken sanayi diyenler çoğunlukta.
Bazıları tarih derken başkaları maden diyor.
Başkaları turizm derken kimileri enerji diyor.
Konuşmaların çok, icraatların az, lafın küfün çok, işin gücün az.
Geleceğe umutla bakacağımıza günümüze seyirci kalmak.
Günü geleceğe tercih, geleceği tecrit etmek.
Böyle gelmiş böyle gider demek.
Böyle eğitilir, böyle yaşar, böylesine alışırsak; yapacak bir şey var, zaten yapıyoruz. Havanda su dövmek.
Kalû belâ’dan bu yana:
Başımıza buyruk, hür masum mazbut mahzun mesut, fakir, fakih, hayatımızı dinimizin kuralları ile düzene soktuğumuz, paranın yerine takasla alış veriş yaptığımız, sözümüzün eri, ailemizin neferi, büyüklerimizin göz bebeği oluğumuz zamanlarımızdan sonra:
Vatan dediğimiz toprağımız, kutsal saydığımız bayrağımız uğruna, işgal güçleri düşmanlarımızla baş ettiğimiz, canımızla başımızla gazi şehit halkımızla savaştığımız, zamanlarımızdan sonra:
Çiftçilikle geçinir karasabanla toprağı eştiğimiz, iki çift öküzü sermaye edindiğimiz, yıllık nafakamızdan tohumluk ayırdığımız, kerpiçten evimiz çamurdan sıvamız topraktan damımız, bir lokma bir hırka ile aza kanaat getirdiğimiz zamanlarımızdan sonra:
Esnaf, zanaatkar becerimizle, yaptığımızla övünüp elimiz hamur karnımız aç kaldığında dövündüğümüz, geçimi kanaat, seçimi çare gördüğümüz zamanlarımızdan sonra:
Tarihimizi bilmez, evimizi sokağımızı hanımızı hamamızı tanımaz olduğumuz, harabeye çevirmeyi becerdiğimiz, ellerde varken bakmadığımız, bakıp da başka şeyleri gördüğümüz, kadir kıymet bilmez geçmişimizi kararttığımız zamanlarımızdan sonra:
Hal böyle olunca turizmi bilmez, turistin gelmez olduğunda, gelenleri de kazıkladığımız, atalarımızın “yurdumuzun taşı toprağı altın” deyip de tarihi eserlerimizi yıkıp temellerinde, mezarlarında, defineci nesiller yetiştirdiğimiz bulduklarımız para etmese de satın alanların yıkılsın yok olsun diye goygoylayıp kendi kendimize tarihi eserimize harakiri yaptığımız turizm dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Bunca demir yığını tezgahlarımız, eklesen dünyayı 40 defa dolanacak konveyör bantlarımız, teknoloji fukarası fabrikalarımız, üret üret boşa kürek salladıklarımız, sanayi hamlesi deyip şimdi AB denenlerin eskilerini dünya paraya satın aldığımız, başımıza bela, ayağımıza kazık, dilimize pelesenk, kafamıza sokma akıl, kuruntumuza fabrikatör edasıyla adına sanayi dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Tarımımızı organik inorganik asortik sosyetik gibi sıfatlar taktığımız da, teknoloji hani on ton buğdaya bir telefon, beş dönüm bağa bir megafon değeri verdiğimiz teknoloji dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Dedesinin adının lamba, babasının adına elektrik, çocuklarına enerji dediğimiz; önce satın, sonra baraj krallığı dönemi ve derelerin çağlamaz olduğu hidro elektrik santraller, yağmursuz susuz kıtlık döneminden sonra nükleer, patlatırız diye korktuğumuzda termik santral diye yerin altını üstüne getirdiğimiz enerji çağı dediğimiz zamanlarımızdan sonra:
Sonrasını ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Beraber olmak, arkadaşlıklar mahallede başlar sokakta. Okulda devam eder üniversite bitinceye kadar arkadaşların aynı olmasa da ‘beraberlik’ ana fikir aynıdır. Askerlik arkadaşlıkları en unutulmayan beraberliklerdir ömür boyu sürer; gurbet, ana baba sevgisi hasreti paylaşılır, aynı karavanaya kaşık sallanırken, talimde nöbette, koğuşta bazen cephede berabersinizdir. kısa dönem bedelli olunca biraz yozlaştı. Ama bizim toplumda otobüs yolculuğunda dahi dostluklar arkadaşlıklar kurulur hacca gitmedim ama gidenlerden biliyorum: “Bu akşam hacı arkadaşlarımıza gideceğiz”, “geçen sene termalde beraberdik” bunlar daha çok termal kaplıca, dini ziyaretgahlar, ile devam ettirilir. Her arkadaşlık: olunma şekline, mekanına göre, havasına kafaya göre farklı olur: Treking, bisiklet, tatil köyü, hafta sonları, aslan sütlü masalar… Böyle olunca anlaşmalar olur o anlarınızı daha verimli neşeli sevimli mutlu geçirirsiniz. Yaşlar ilerleyince seçicilik baş rollerde olduğu için kolay ısınmalar, dost olmalar, içe açılmalar, aile içi paylaşımlar zorlaşır. Doğrusu da budur zaten. Yıllarını verdiğiniz dostlarınızın bir farkının olması gerekir.
Yukarıda saymadığımız birlikte yapılan çalışmalara dayalı gönüllü arkadaşlıklar da oluşur. Bu çalışmaların neticesinde taraflara bakıldığında bir beklentinin olduğu ortaya çıkar, hemen olmasa da zamanla belli olur. Gönüllülük esasına dayalı birliktelikler demiştik bunlarda sizinle beraber olması gerekenler aranızda yoksa bahaneleri vardır. İşi, hastalığı, ziyaretleri, seyahatleri, komisyon çalışmaları, hep bahaneleridir. Bu gönüllülerde delikanlılık içinizde değil ceketinizin cebindedir mobil telefon gibi arada bir çıkarıp bakarsınız şimdi delikanlılığın zamanı değil deyip cebinize sokar bahanelerle meşgule alırsınız. “Ayıp olmasın” deyip icabet ettiğinizde olmamanız daha hayırlıdır. İşe konsantreniz bozulur. Çizginiz yamulur, sözler kırılır, anlatımınızın odağı kaçar şaşı bakarsınız.
Ya candan olacaksınız ya da candan.
Şimdi o günler geliyor izlemek için takibe gerek yok onlar takip ettirirler. Daha doğrusu takip konusu olmaları menfaatleri icabıdır. Vazife gibi yapanlarından laf olsun diye yapanlarına kadar. Yapacakları işi olmayanlarından iş edinenlerine kadar. Çocuğuna istikbal, eşine dostuna akrabasına kıyak, zamanında “biz de vardık ya” demelere kadar. Çek kulağını uzasın…
Güvenme dayına ekmek al yanına ekmeği dayı vermez babalar verir ama tamlama olsun diye söylenmiş olsa gerek. Ekmek olmadığı zaman ne yapacaksın dayını mı arayacaksın? Aç kalacaksın, ölmezsin ya!
Minnet ile kokma gülü al eline süseni
Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni.
(Yavuz Sultan Selim dahi söyledikten sonra…)
Bunu yapabiliyorsan çık yola. Ama delikanlılar boş durmuyor ki: hendekler açılıyor, çukurlar kazılıyor, engeller konuyor yürüme imkanın yok. Güven saflığına saldırı başlamıştır, farkına vardığınızda veya dikkate aldığınız halde insafsızca olduğunu hiç aklınıza getirmediğinizde başlar yolda ki dikenler. İş işten geçmiş iki kat efor sarf etmeniz gerektiği etaba gelmişinizdir. Geçme imkanınız, takatiniz kalmadığında neticeye katlanmak zorunda kalırsınız ki karşı köyde davulların çalındığı zamandır bu zaman. Düğün başlamıştır.
İnsan bu, yapımızda var, nasip, hayırlısı olsun… Hepsine tamam da; bi de düğünde oynamıyorlar mı? İşte buna üzülüyor insan.
-Yıllar ne kadar çabuk geçti?
-Sorma, hiç anlamadık.
Neyi anlayacaktık ki anlasak durdurur muyduk dünyayı? İner miydik ilk durakta son durağa varmadan? Ne fark ederdi ki durakların yerini bilen mi var? İndiğimiz durağın son durak olduğunu biliyoruz ama işte o durakta durmak istemesek de iş işten geçiyor. İnsan oğlu bu garaja kadar gitmek ister.
-Dede bu garaja gidiyor.
-Olsun be oğlum garaj benim eve yakın.
Dünyayı aldatabilir misiniz?
Kokpit ağzıyla dünyaya tekerlek koyduğumuzda; dişsiz, saçsız, pembe beyazdık. Kalkışta kapanan tekerlerin yolcuları yine aynı görünümdeydi. Bir tek pembe beyazlar yılların izini almış; bazısı derin, bazısı ince, bir hayli kalınca bazıları.
Önemi yok kimse okumuyor çizgileri.
Saymıyor günleri.
Gözlerimizin önünden film şeridi gibi geçen diye anlatılan oynadığımız rolleri.
Kısa pantalon, kirli tişort üniforması olurken çocukluğumuzun banyolarında sabun köpüğü kaçarken gözlerimize çok kirlendiğimizden analarımızın öfke izlerini taşırdı. Çamaşır gibi sıkılan saçlarımız, tellak gibi kazınan sırtlarımız, ağarmayan ayaklarımız…
Sıkılacak saç kalmamış, ovulacak sırtlar kemik torbası olmuş, ne kirli ayakları ağartmaya uğraşan analarımız; kızıyor mu seviyor mu hallerinden, kurularken ki tebessümlerinden, geceleri yarım yamalak uykularında; baş koyacağımız yastıklarımıza ayaklarımızı koyduğumuz çocuksu derin deli uykularımızda örten, babalarımızın kabahatlerimizin “çocuk bunlar” hoşgörüsüyle affa uğradıklarımızdan hiçbiri kalmadı şimdi.
Belediyeciliğim zamanında benden hep bank isterdi imam efendiler, ben de gönderirdim, haklıymış, işte bak şimdi oturuyoruz, o banklar bu banklar olmasa da. Oturduğumuz yerden, selam verenlere başımızı arkaya yaslar şekilde geriye doğru kaldırarak şişe dibi görünümlü gözlüklerden tanımaya çalıştığımız kimseye tanıyamasak da “Aleykümselam” deyişlerimiz ezana karışır pek duyulmaz dediğimiz.
Sokağa çıkarken almayı ihmal etmediğimiz, elimize yapışmış uzuvlarımızdan bir olmuş; umutsuzluğumuzun, yalnızlığımızın, bizimle olduğu zamanlarda oturduğumuz yerden tık tık yere vurup pişmanlıklarımızı gömmek isterken kullandığımız, mutluluğumuzun çoluk çocuk kalabalık bayram sabahlarımızın, kimlerin olduğunu gözlerimizin önüne getirmeye çalıştığımız düğünlerinin, mutluluğuyla kucağımıza aldığımız, tutunacaklarımızın bizi yalnız bırakmalarında dayanırız ona; Baston…
En yakın dostumuza dayanmadık böyle, kıvrık sapına tutunuruz hayata tutunmadık öyle. Baston dediğiniz bele kadar bir çomak. Yere olanca gücünle batırır gibi bastırsan da, kıracakmış gibi dayansan da, arada bir kedi köpek kovalasan da, hiç sesi çıkmaz. Eve girerken kapının sapına astığında dışarda kaldığına aldırmaz. Evden çıkarken yine oradadır böyle sadık dost bulunmaz.
İhtiyarlık işte;
Kimsesizlikten, göçüp giden dostlardan yalnız kaldığımızda düşünürüz bunları. Çomaktan, bastondan dost olur mu? Seni teselli eder, sana yoldaş dert ortağın olur, ilacını, hastalığını paylaşır mı? Paylaşır mı çocuklarının hayırsızlıklarını arayıp sormadıklarını? Hatıraları, eskileri anlatıp da iç geçirmelerini duyar mısın? Duyar mısın elinin, nefesinin sıcaklığını? Torunların aklına geldiğinde göz yaşlarını beraber akıttığınız da “onlarda aramaz oldular” dediğinde yalnızlığının ortağı olur mu? Doğum günlerinde, özel günlerde, birlikte yediğiniz yemeklerde, arkasından içtiğiniz kahvelerde, sohbeti uzatıp birer çay da içelim mi dediğinde “hadi içelim” der mi?
“Hey gidi günler hey” dediğinde, “aman ya sende ne günlerinden bahsediyorsun” deyip gerçekleri hatırlatır, savurmalarına, övünmelerine gem vurur mu?
Şuradan ekmek alacağım sana da alayım mı?
Der mi?
91-93 yılları arası Manisa Mimarlar Odası yönetim kurulu başkanlığım dönemim. Celal Bayar Üniversitesi yeni kurulmuş Sinanbey Medresesi’nde ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması’ ile ilgili panel yapılıyor. İki yıl üst üste yapıldı ikisinde de konuşmacı olarak katılmıştım oda başkanı sıfatıyla. İlk kez burada dile getirmiştim. Henüz ter-ü taze Manisa Celal Bayar Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi’nde, ilk etapta fazla fakülte yoktu zaten, tarih kürsüsü açılıp Manisa da ki tarihi değerlerin ortaya çıkarılıp korunması yaşatılması ile ilgili teklifte bulunmuştuk. Tarih, eser, kalıntı, buluntu yerinde durmuyor ki; zaten yorgun olan bu eserler bakılmayınca yıkıldı, harabe oldu, olamayanlar kıymet bilmezler tarafından harabatı kullanıldı. daha da ileri gittik yık yap, yap sata, yüzyılımızın hastalığı ranta kurban verdik.
Kalanları koruyan ortaya çıkaranlardan Allah Razı Olsun.
Yıllar sonra arkeoloji bölümü açıldı, 2014. Yusuf Hoca Aigai de kazı yapan ekipte…… Aigai Kazı Başkanı Ege Üniversitesi Dekanı Prof. Dr. Ersin Doğer hocamızın asistanı. “On yıldan beri kazıyoruz emeklilik zamanım geldi bundan sonra ki çalışmaları Yusuf Hoca Başkanlığında CBÜ yürütecek, çünkü bir tarih antik şehirler iğne ucu ile kazılıyor koca bir şehir günyüzüne çıkarmak için 100 yıllar gerekli ömür falan yetmez arkadan gelenler olması lazım” diyor Ersin Hoca.
Nerede kalmıştık evet oda başkanlığımız zamanında mimar meslektaşlar ile buraya bir hafta sonu gelmiştik kalabalık değildik biz de adet böyledir ya denize ya denize hafta sonları.
Köyden Aigai antik yerleşimin bekçisini aldık bize anlatsın diye rehber, o devirde yaşamış dedeleri babaları buralıymış onlardan dinlemişte bize aktarıyor gibiydi şaştım kaldım.
Andaç defterine bir kaç satır karalamıştık; geldik, gördük, gezdik, diye.
Bir daha gidemedim Ersin Hocam çok çağırdı. Nasip, Büyükşehir Belediyesi Cengiz başkanımızla gittik. On yıldan beri kazı desteği veren İsmail Akçura abimizde oradaydı. Hocamın anlatıklarından çok etkilendik hep böyle derler ilk karşılan bir yere gidip de birileri bir şeyler anlatınca tabii etkileniriz burnumuzun dibinde bilmiyoruz. Bu işin şakası ama hakikaten (meslek icabı taş işçiliklerine bakıyorum) o ne duvarlar nereden öğrendin hangi teknik üniversiteyi bitirdin mektep medrese hendese hangi ilmi aldın be birader. Bu antik şehirlerin kuruluş yapılış tarihini bilemez kestiremezseniz M.Ö – M.S. diye tarih konulur milattan önce dediğinizde de yüz yıllarında deyip yuvarlarız bir insan ömrü 100 yıl bile değil yuvarladığımız zaman dilimi bu. O zamandan bu zamana dimdik ayakta duran bir duvarı var artık simge olmuş gidip görmeniz lazım anlatamam bu duvarı görmek işçiliğine şaşırmak için buraya gelinir bırakın hocamın yunt dağının tepesinde su yok yol yok arayan soran hal hatır soran yok buralarda kazı yaptığını, (bu arkeoloji mesleği akıllı işi değil laf aramızda bir küçük süpürge bir küçük keski, spatula tık tık tık şehri ortaya çıkaracaklar sabır küpü olmalılar, evleneceklere tavsiye arkeolog kız veya erkekle evlensinler evde dır dır olmaz sabırlılar çünkü).
Cengiz Başkanım ve ekibimiz, İsmail Akçura hep birlikte Ersin Hocamın esprili anlatımları ile şehri gezdik hava kararmaya yüz tutmuş yuntdağ tepelerine karaltı gelmişti. Hocam akşam yemeği de hazırlamış kazı evinde ama bi daha ki sefere vakitli geliriz dediğimizde Ersin Hocam tandırdan bahsettiydi galiba…
Gel zaman git zaman deve tellal, sinek berber falan değil masal değil gerçek: “Büyükşehir olarak kazıya destek verelim” dedi Cengiz Başkan. Başkanımızın adetidir bi yere gittiğimizde müjdeli haber vermeden dönmez. İsmail Akçura’ya hürmeten “İsmail abi de uygun görürse” dediğinde burası bir kültür mirası bu miraslar ülkemizde yaşayanlara miras kalmıştır (bazıları mirasyedi gibi yaşasa da) herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini söyledi Akçura. (Burada da o kadar taş var ki bir tanesinin altına da ben elimi koydum çaktırmadan). Ersin Hocam “bu sezon sizin desteğinizle başlayalım o zaman” dediğin de Cengiz Başkan “protokolu hemen yapalım ne gerekiyorsa size yardımcı oluruz” demesinin ardından üç gün geçmedi protokolu hazırladık önce büyükşehir meclisinden kararı geçirdik, Kültür bakanlığına gönderdik, bakanlık onayı geldiğinde Ersin Hocam Yusuf Hocam başkanın yanıdaydı.(İsmail Akçura da olacaktı ancak saat değişince olamadı).
Mesir çayları içilirken hocam Aigai’den, kazılardan, bahsederken (hocamdan samimiyetle bahsediyorum hemşeriyiz de); kalemler çekildi, kağıtlar serildi, pozisyon alındı, Hocamın protokola bir imza atışı var nikahında böyle imza atmamıştır. Her iki taraf da heyecanlıydı. Başkanımız Cengiz Ergün Manisa Belediye tarihinde bir ilke imza atıyordu. Bu tarihi anı fotoğraflarla sabitledik. Gazeteci arkadaşlar soruyor. Başkanım bu destek bu birliktelik seneye de devam edecek mi Ersin Hocam atıldı “Bu işe bir defa girdin mi çıkamazsın, bir şehir 100 yılda ancak ortaya çıkarılır”. Kimsenin bu işten çıkacağı yok.
İmzalardan sonra Ersin Hocam; fabrikasyon, kalıp işi olmadığı, elde yapıldığını söylediği küçük ebatta bir keçi heykelciği hediye etti Cengiz Başkana. Bu Aigai’nin simgesiymiş. Yalanda değil böyle inatçı bir kavim yuntdağlarının kuş uçmaz kervan geçmez bir tepesinde böyle bir şehir inşa edebilirler.
Onlar inatsa biz de inatız onların şehrini ortaya çıkarmak için bu işe girdik mi çıkmayız, inatla çalışırız.
Hava güzel Ocağın 22’si, Kula’ya yaklaştığımızda yol boyunca 15 gün önce ki karlar yer yer güneşin giremediği kuytu köşelerde buz kesmiş sessiz, duruyor. Belediyeye girdiğimizde arabada ki terimizi soğutmadan Başkan sordu. Bazılarımız çay derken kahveyi de ihmal etmeyen tiryakilerin yol yorgunluğundan sonra uygulama yapılacak, proje çizilecek, düzenlenecek, seçilecek, arsalara alanlara bakalım mı? Dedi Hüseyin Başkan.
Zaten onun için gelmiştik; ulaşımdan, etüd projeden, kamulaştırmadan, imar şehircilikten, daire başkanları dahil, müdürler, şehir plancıları, mimarlar, kalabalık girdik teknik çalışma yapacağımız alanlara. 5000’lik planı taradık, müze yapılacak yer aradık, Terminal alanı, Ankara asfaltına paralel yan yollar, kamulaştırma yapılması gereken yerler, toplu konut sahası, çevre yolu güzergahı, Kula mezbahası… Yeni tamamlanmış olan henüz adı konmamış Kula Meydanına açılan iki cadde adlarına hürmeten yakışanı yapmak lazım dedik. Taptuk emre, Yunus emre caddeleri.
Sabah ki programı tamamlamış öğle yemeği için Kula Konuk Evinde mola vermiştik. Restorasyonu yapılmış Eski Kula Evinin güneye açık güneşe bakan hayatında iki adet yer sofrasının etrafında bağdaş kurarak halka olduk. Gökyakup çömleklerinin methini duymuştum da kuzu güvecinin böyle güzel bu kadar lezzetli olduğunu çömlekten mi ustadan mı olduğunu anlayamadım. Sofranın orta yerinde ki derin koca güvecin içinden etleri almak için dizlerimizin üzerinde ayağa kalkıyorduk, bazen öyle dikiliyorduk ki güvecin içine pike yapacağız sanırdınız. Güneşe karşı mayışmış vaziyette durup çaylarımızı içtiğimizde saat durmuyordu.
Ekiptekiler merak ediyorlardı. Kula’ya gelip de Jeopark merakını gidermemek olur mu? Başkan kırmadı arkadaşlarımızı gidelim dediğinde Zafer Okuluna kadar Eski Kula sokaklarında yürüdüğümüz güzergahın devamını araçlarla geçtik. Jeopark Koordinatörü Erdal Hoca heyecanlanmıştı. “Buradan sonra yaya gideceğiz”. Ayak basar basmaz divlitlere, Erdal hoca anlatmaya başlamıştı bile. Yıllar öncesinden yeraltından yeryüzüne çıkarken kayalar taşlar yumak olmuş, yalnızlıklarından mı ne çıktıkları yeraltından bilmedikleri dünyada birbirlerine sarılmışlardı. “Dokunun sürtünün” diyordu Erdal Hoca büyüyü atmak gelmesin aklınıza elektriği boşaltıyorduk sadece.
Bunca kaya yıllardır buradalar, kara bahtlarının kapladığı karalıklar arasında floralar. Kırmızıya dönüşen çiçek görünümlü yaprakları ile aşk merdiveninin atası, yeraltından gelmiş sanki zambağın babası. İhtiyarlıktan mı ne beyazlamış kayaların üstüne yapışırcasına yosunlar deryası. Baharı karşılıyorlar anlaşılası…
Geri dönerken yorulduğumuzu anladık arabanın koltukları ana kucağı gibiydi. Öğleden sonranın son etabını tamamlarken güneş batmış belediyeye geldiğimizde arabalar kısa hüzmeli farlarını yakmıştı.
Yorgunluk kahvelerimizi içerken günün özetini yaptık. “Hüseyin Başkan “Geç oldu bu akşam kalın” dediğinde, gözlerimiz saate gitti, geç olmuştu hakikaten. “Kalkalım” dedik. Başkan memnundu. Cengiz Başkana çok çok selam söyleyin demesinden anlaşılıyordu bu. Hüseyin başkan kapıdan uğurlarken akşam karanlığı iyice çökmüştü.
Dönüş yolu kısa olur derler, ehh avuntu da olsa çabuk geldik sayılır.
Büyükşehir: Büyük düşünme, büyük proje, büyük yatırım. Uzun zaman, uzun yol, uzun soluklu çalışma.
Ömürler çok kısa, çok çalışmak gerekiyor oysa.







