İçeriğe geç

HAFSA SULTAN, FATİH, CUMHURİYET, YENİ MAHALLE.

Bizden önceydi yani 2009’dan önce. Henüz çalışma aşamasında olan bu dört mahalleyi tekrar ele aldık. 2007-2015 sekiz senedir bu planlara çalışıyoruz. Vatandaş anketi mi kalmadı, muhtar rızası mı dinlenmedi, kahve toplantıları mı yapılmadı, seçim malzemesi mi yapılmadı. Neler olmadı ki.

Cengiz Başkanın birinci döneminde, CHP grubu ile birleşen AKP grubu planı altına bakalım pişti mi? Çevirelim yanmasın, daha pişmedi, altı kızarmadı, gibi sudan bahanelerle Manisa Belediyesi Meclisinde bir türlü pişirilemeyen bu mahalleler; kahvelerde çaylar içilip sohbetler yapılırken, okey pişti oynanırken, masaların, masalların, hikayelerin, ahbap meclislerinin konu komşu ev gezmelerinin mevzusu oldu. Yenileme olsun diyenin demeyenden fazla olmasına rağmen; her vatandaş gibi günü kurtarma hesabı yapan bizler, günlük nafaka teminini çıkarmak için uğraş veren vatandaşlar, sabah vardiya akşam mesaisi hafta sonu çalışması telaşında mahalleliler. Aslolan ev bark meselesine zaman ayıramazken, çözüm arayamazken, oy verdikleri partilerinin niye bu işi bitirmiyorsunuz diyemezken, mahallelerin çözümsüz hali uzayıp gidiyor.

Ya yapılsın, ya yapılmasın.

İmar komisyonunda ki AKP’li komisyon üyeleri;
“…ilgili dairesince bilgilendirilmediklerinden konunun gündemden kaldırılması…” kararı alınmasına rağmen konuyla ilgili madde Ocak meclisinde görüşülürken,
“…konunun komisyonda görüşülmesinin devamına…” diye komisyon kararı mecliste ayaküstü değiştirilmiştir.

150 gün sonra yine seçim var bu imar değişikliği ile kim puan toplar hesabı yapılmaz ise ki, Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün hiçbir zaman böyle hesap yapmadı her şey nasip diye seçimlere girdi.
Vatandaşın lehine iyiliğine sağlıklı konutlarda yaşamasına olanak sağlayacak bu planlama, partilere; yapılmasın diye el kaldırana mı puan kazandırır? Yapılsın diyene mi puan kazandırır? Onu vatandaş takdir eder, bu konunun seçim malzemesi yapılması doğru değil. Doğru bir tane o da bu mahallelerin yenilenmesi kentin merkezinde olan bu evlerde oturanların bu imkandan faydalanması iş imkanı iyice kısıtlanmış olan müteahhit firmaların buraya balıklama atlayacakları ve rekabet içinde arsa paylarını inşaat kalitesini yükselteceklerini de düşünürsek burada yer evleri ve gecekondudan dönüşmüş kaçak katlarla deprem riskini arttırmış olan vatandaşlarımıza gün doğacak, piyango vuracaktır.

Bu kaçınılmaz bir yenilemedir. Bugün olmazsa yarın mutlaka olacaktır.
Daha sonra yapılacak ki o çalışmalarda yürüyor, yeni imar planları ile oluşacak ve çoğalacak arsalar ile bu mahallelerin arsa payı bugünkü gibi olmayacaktır. İkramiye yerine teselli ikramiyesi ile yetineceklerdir.

Bu rantı kaçırmayın derim.

DÜNYA DÜNYA MANİKİ DÜNYA…

Kara düşüncelerin karabasan gibi çöktüğü, karaların kapkarasında çarelerin biçare kaldığı, umutların karalar içinde kaybolduğu, ümidin kesilip kara kara aktığı, ellerin çaresiz, bacakların dermansız kalıp dizlerin bağının çözüldüğü, dilin susup ağızın kilit olduğu, gözlerin kısık mı kısık bakmağa zorlandığı, aklın gelip gittiği karamsar düşüncelerin beyinde fink attığı, düşüncesizliklerin ring yaptığı, yanlış kararların alındığında; sakinleşip aklı selim ile karar verilmesinin zamanda acele edilmemesinin gerektiği gündü. DÜN

Herkes susmuş çıt yok, sinek vızıltısı ama o da uçmuyor sehpada ki şekerlerin üzerinde, kalemin kağıt üzerinde ki gezinti sesi. O esnada herkes susmuş sessizlik suspustu.Tedirgin yüzlerin gerginliğini çatık kaşların gözlerin üzerinde düz bir hat alır gibi yayıldığı sevinçlerin, şaşkınlık, korku, umut, hayretlerin ifade olup okunduğu yüzler. Kararların kararsızlıkla pekiştiği, ben bilirlerin kesiştiği, kararsızlıkların dünyası; kimi yazıyor kimi siliyor, kimi yapıyor diğeri yıkıyor, giden kimilerinin yerini gelenler alıyor. Bir şeyler oluyor gibi gözüksede tümden bakıldığında bütüne dair hiçbir şeylerin kayda değer olmadığı bir düzen. BUGÜN.

Karınca insanlar arada aslan kesilenler, nefesi kesilenlerin yanında nefes nefese kalanlar, tarih akıp giderken, yıllar yılları koşalarken, eskilere dair hatırlananlar boşlukta, askıdaymış gibi uçanlar, koşanlar, kaçanlar. Kaçanların umut, kalanların mabut, kaybolanların mahzun, koşanların yorgun, uçanların haldun olduğunda; herkesin yerinde saydığını, durağan potansiyellerin beklendiğini, bir türlü harekete geçemeyen tembelliklerin ağaç altı gölgelere asılan hamaklara yayıldığında. Kinetiklerin sürdürebilir enerji dendiği geri dönüşümlerin yenilenebilir isminin verildiği avutmacalarında, dünyanın altını üstüne getirip servis yaptığımızda, kendi kendini yiyen kuyruğunu yutmaya çalışan aç piton gibi insanlığın yok olmaya yaklaştığı bir düzene çalışma dendiğinde, dur kelimesinin trafik tabelası olduğu dünyada: Geçlerin yeşille sembolleştiği, küfürlerin literatürü kırmızıya sevimsiz takıldığımız, sarıda ki sabırsızlığımız, renklere bağımlılığımızı kehanetlerle açığa çıkardığımız, ruh hallerimizi fallara konu yaptığımız, geleceğimizi bir fincana sığdırdığımız. YARIN.

DÜN, yapılanlar yıkıla yıkıla, yapıla yapıla, bugüne gelen ketum, meçhul dünya.
BUGÜN, bir yandan yapmaya diğer yandan yıkmaya çalıştığımız yap boz dünya.
YARIN, çok az da olsa elde kalanları taşıyacağımızı yüklendiğimiz, taşınanların yitip gideceği yorgun, yetim, dünya.

Topuna yalan dünya deyip her şeye boş verdiğimizde; şarkılar üzerine kurulmuş dünyamızı göz yaşlarımızla yıktığımız dünya.

DÜNYA HALİ

Bugün yine bir cenazedeydim.
Sessiz bir huzurun arefesindeydim

Son yolculuğuna uğurlanıyordu kabristanlıkta
Kısada olsa taşınırken mevta, dostlarının omuzlarında

Çukura yakın bir yere koydular tabutu.
İki kişi indi çukura biri oğlu diğeri torunu.

Kenarda duranlar başları önde kimi eğik mahzun
Hoca başladı okumaya duayı uzattı bir hayli uzun

Hakkınızı helal edin dediğinde hocanın
Yüksek perdeden “Helal olsun” sesi hakkı olan olmayanın

Hoca talkın veriyor, anasının adını söyleyip üçlüyordu.
Onun için herhalde Cennet anaların ayakları altında deniyordu.

Dönerken iç geçirenler, rahmet dileyenler, dua edenler, tanıdık kabirlere
Çıktık kabristandan ayaz başlamıştı dua eden eller girdi ceplere

Buz gibi toprak, hava, su, buz gibi soğumuş vücudlar.
Paltoların yakaları kalkık, başlar kısık, gözlerde yaşlar.

Rahmetle anılan; komşular, eş, dost, tanıdık, tanımadıklarımız.
Kabristan çıkana kadar mahzunluğumuz, ahiret kaygılarımız.

Sessizlik hakim her bir dilde, yumuşamış gönüllerin sıcaklığı,
Kabirleri gördükçe mermer taşları, akla gelen dünya pişmanlığı.

Çok değil daha arabanın kontağı çevrilince bastı dünyanın kaygıları.
Bankaya gideceğim, müşteri gelecek, randevum var aldatmacıları.

YOL BU GİDE GİDE BİTER.

Git git yol mu biter yola çıkmışa
Gurbetteyiz bu dünyada yol alacağız ağuşa

Yoldur geçilir nice köprüler dereler denizler bentler
Bahtına; dikenli, tozlu, çamurlu, gülistan neler neler

Soracak kimse yok herkes bi yol tutmuş gider
Kimi koşar adım hızlı mı hızlı, çoğu ahesteler.

Nice besteler şarkılar yapıldı yazıldı romanlara
Ömürler söylendi, nasihatler dendi yolda olanlara

Herkes bi yol tutturmuş gider dinlemiyor hiç biri
Doğrusu bu ya herkesin vardır mutlaka bir bildiği.

Neyi bilecek neyi? Hiç. asırlar geçti dönen var mı geri?
Söylese de bilseydik ama o zaman gider miydik ileri?

Dünya hali deyip geçeli beri hepimiz bir teselli tutturmuşuz.
Ama eğri doğru ama, gelip gidenler gibi biz de bir yol tutmuşuz.

Dedem derdi babamda sen doğru ol yollar selamete açılır.
Kimseye demesen bir şey hoşgör yollar selamete ulaşır.

Tîz-i reftâr olanın pâyine damen dolaşır derler
Erişir menzil-i maksuda aheste gidenler

Maksudumuzu sorsalar binlerce, hedef tek bence.
Bir yol var. Her bir maksuda ayrı ayrı yol gitse de

DEDELER DE ZAMANINDA…

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber, develer tellal, iken, ben dedemin beşiğini sallasam bana ayıp sallamasam dedem uyanıp kalkıp gelecek.

İşte böyleydi çocukluk masallarımız, muzırlık gözlerden okunuyor uyumamak için direniyorduk. Günler uzun mu uzun, uyu uyu gün bitmek bilmiyor. Sokak bizi bekliyor, çıkarken tembihleniyorduk geç kalmayın baban erken gelecek her sokağa çıkışta söylenirdi ama babamın erken geldiğini görmezdik. Akşam ezanı okunurken kulağımıza takılan iki parmak uzatırken kulak memesini kafayı çevirmeye imkan vermezdi eve sürükler gibi götürülmesini. Abim annemin emriyle kendine iş edinmiş şımartılan evin küçüğünü tutmuş kulağın çüçüğünü minek çıkarıyor hazır eline düşmüşken. Acıkan karnımızın gurultusunu evde anamın yüksek sesten terbiyesi bitince duyuyordum. Çok geçmeden babam gelir sofra kurulurdu. Koca gün yaramazlığın ört basını yalakalık ile geçiştirmeye şirin gözükmelerle şaklabanlık yapar, yanaşırdım sofrada babamın dizine.
Anamın şikayeti yetmezdi bize tokat attırmaya, “sen yüz veriyorsun” deyip babama sarardı. “Çocuk bunlar yapacaklar akılları havada” ha yaşa be baba, anamda yahudi kampında ki gestapo subayı gibi.

Yorgunluktan, gündüz uyuyo numarası yapmaktan, erkenden uyuyakalırdık, odamıza gitmez laf dinleyeceğiz diye oracıkta kedi gibi kıvrılırdık sobanın yanında. Taşınırken kucakta giderken yatağa naz sırası bize gelir başlardık vızıklamaya. Kucakta kim taşıyorsa evin büyüklerinden “Vızıklama zıbar artık.”

Sabah bir daha ki sabah bir daha ki… günler geçip giderken akşamları gecelere ekler, her şeyimizin ellerimizin, ayakkabılarımızın, küçücük aklımızın küçük olduğu yetmezmiş gibi başımızdan bir karış havalarda olduğu günler çoktan gelip geçmiş, sen orta büyüklükte olsan da önce evdekiler büyütürdü; “koca adam oldun hala tembellik yapıyorsun. “Bi baltaya sap olman lazım” baltaya sap olup da kimi neyi kesmeye alet olacaksak.”

Delikanlılığın bıçkın, zıpkın, çapkın daha başka bütün ‘kın’ ların sahibi olduğumuz üzerimize yakıştırdığımız günlerdi. Saçlarımızı bir yana yatırmak bazen arkaya taramak için kadın çorabı geçirilmiş kafayla yastığa baş koyduğumuz her işi ama her işi boş koyduğumuz, bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkanlarla bir taraftan bakılınca diğer tarafı gözüken iki delikli kafamızda ki; gözlerimizin ilk göz ağrısını aradığı, kulaklarımızın dünyada ki güzel olan üç şeyden birini duymak için dikleştiği, aklımızın bir karış havada nasıl oluyorsa kartal edasıyla yükseklerden uçtuğu, ayaklarımızın yere basmadığı bu da nasılsa, sigarayı Clark Gable edasıyla içip dumanını gizlemek için ceketimizin içine üflediğimiz zamanlardı o günler.

Ucuz biryantinin kafaları parlattığının yanında, düşük belli kalın kemerli bol paçaların bacaklarımıza dolaştığı zamanlarda etekleri zil çalanların da aklımıza dolandığında uzun takipler ve laf atmalar ile takılmaların sonu konuşma fırsatını; umursamaz edalarla dinler gibi gözüken, başımızdan giden aklımızın kuaför görmemiş uzun saçlara, boyanmamış kara gözlere, alınmamış hilal kaşlara, bağlanan havai aklımızın zıpkın çapkın yapımızın ilk zaferiydi o günler.
Sinemalar, pastaneler, uzun soluklu gezilen dar sokaklar, görülme korkusuyla sokağının köşe başında bırakılan eller, mahallesinin bakkalı ile samimiyetlerin kurulduğu günlerdi. Ramazan da davulcunun peşine takılıp bahşiş toplayan çırak edasıyla sevdiğimizin kapısında maniler söylediğimiz günlerdi o günler…

Şimdi mi? Şimdikiler zamane. Geçip gidenleri masal gibi torunlarımıza anlatıyoruz tabii sansürlü taraflarını es geçerek.

“Dedeee, sen hiç aşık oldun mu?”

ADALA KANYONU

imageimage

Adala kanyonuimage

 

 

imageimage

Salihli de buluştuk Jeopark koordinatörüyle, bu gün bize rehberlik yapacak. “Havalar düzeldi”, “nasıyani, sadece kar kalktı ayaz yerinde”. Demirci yolundan saptık Adala’ya.

Kız Köprüsü’nde aracımızdan indik 5 km kadar yürüyeceğiz dedi Erdal Hoca.

Eldivenler, bere, gocuk rüzgarlık, teçhizatlanmış sandım kendimi, acemi bir trekingciden ne beklenir. Yürüdükçe her bir teçhizatı not aldım; çikolata, sıcak çay için termos, su, bot, paçalık, yağmurluk, çakı, kibrit, fotoğraf makinesi olmazsa olmazı, hafıza kartı yedekli, ama tripod metalik de olmalı,…

İlk gördüğüm Suuçtu Şelalesi’ydi. “Gediz bu mu? Sicim gibi akıyor” Oysa Demirköprü Barajı Gediz’e gem vurmuş salsan çağlayacak 25 metreden dökülen Gediz. Benim tanıdığım Gediz piton yılanı gibi söğüt ağaçlı yağmur ormanlarının arasında kıvrılarak giderdi. Baharda baraj kapaklarını açıp çağladığını görürsem yüreğime su serpilecek bereketli toprakların kadim dostunun bu hali üzmüştü beni.

Kanyon duvarlarını, aşağıda ki Gediz’i, kanyon tabanını, görmek için patikamız kanyon uçurumuna bazen bir metre bazen elli santime yaklaşıyor kanyona paralel yürüyorduk. Macera arıyor gibiydim bu yaşda hayret. Patika dediğim asfalt değil elbette taş ve ıslak zeminden dolayı yer yer kaygan; takılsan taşa kaysan çamurda “hoppp (bir hayli zamandan sonra) çof” bu sesi aşağıya bir taş kaydırdık da öyle dinledik. Güzergah uzun ama yer yer muhteşem manzarayı sabitlemek, zamanı durdurmak için resimliyorduk.

Fotoğraflarımız üç renkli idi; gri kanyon duvarları, kahve söğüt dalları, siyah divlit lavları. (Baharda hele hele sonbaharda empresyonist ressamların tablolarını aratmayan renk cümbüşünü yaşamalı burada). Bir keskin dimdik duvar, dibinde simsiyah Gediz. Kış havasından değil siyahlığı, divlitlerden hiç değil, insanlar boyamış Gediz’i, taaa Uşak’tan beri.

Patikanın; sol yanı Gediz simsiyah sular, sağ yanında kapkara lavlar, ortasında maceracılar. Uzunca yürüyüşten sonra tam yerine gelmişiz düztaban olanları burada yürütmek lazım yumruk gibi taşlar ayakkabılarımın altından ayak tabanlarıma bağlanmıştı.
30 metre aşağıda taaa Murat dağından gelen Gediz, yanıbaşımızda lavlar Kula divlitlerinden akıp gelmiş. 15 bin yıl öncesinin genç divlitlerine, lavlarına, binlerce yıllık soğumuş tarih öncesine ayak basıyordum.

Divlitlerin uçsuz bucaksız görüntüsünde ürpertiler içindeyim.
Sanki yolumu kaybetmiş çaresizliğimin peşindeyim.

Nasıl yürüyeceğim lav çölünde karamsar seraplar,
Burada tabanlarıma batan kara mı kara taşlar.

Yaklaştıkça Adala’ya Divlit tepelerinin arasından gözüküyor minareler,
Kara taşlar, yapışık lavlar, kapkara dünya, umutlanan biz biçareler.

Öğle ezanında başlamıştı maceramız Kız Köprüsü’nden
İkindi sesi geliyordu Adala’da ki camilerin minarelerinden.

Umut bu olsa gerek gözükünce kırmızı kiremitli çatılar
Binlerce yıllık tarihten günümüze gelmiştik, kaybolmuştu patikalar.

Jeopark maceracı ruh: Gömülmüş yeraltı, yerin yüzü olmuş. Altı üste çıkmış kara bahtlı yanmış kayalar divlit denen ağızlı tepelerden. İnanası gelmiyor insanın yeraltını okusa da binlerce yıllık ayak izlerine bassa da. Küller tozlar püskürmüş metrelerce havaya ilk insanların yaşadığı buralara. Toprak, kül yağarken yağmur gibi inerken yeryüzüne; solgun yüzler, biçare umutlar, çıplak vücutlar, hüzün. Renkleri solmuş doğa, kapkara büsbütün. Umut daha anlam kazanmamış, renkler buraları boyamamış, pişmanlığın faydasızlığında koca bir insanlık tarihi geldi gözlerimin önüne.

Kaynayan sıcak toz toprak kül kıpkırmızı olmuşlar gökyüzünden yağarken, yeryüzünün kaynayarak akıp giden kızıllığı ile buluşuyordu. Gediz’in yatağında kızıl karalar akarken, çaresiz Gediz’in direnişi duman olup havada ki kırmızı küllere karışıyordu. Çatırdayan söğüt dalları, bir an da kapkara oluyordu ağaçları. Örtülüyordu her yan kızıl karalarla…
Dünyayı tanımamış kıyameti öğrenmemişler kaçarken mahşerden, binlerce yıllık ayak izlerini bırakıp gitmişler bastıkları küllerden. Uçarcasına koştukları kaçtıkları korkularından belli izler aralıklı aralıklı.

Jeopark, maceracı ruh buralıklı…

FORUM MAGNESIA

İnternet Mimarlık yayıncılığı yapan Arkitera firması; her yıl düzenlediği 2013 ArkiPARC Gayrimenkul Ödülü’nün finalisti olduğunda bizim Magnesia AVM den bahsederken şöyle der:
340.000’i aşkın şehir merkezi nüfusu ve 1.330.000 toplam şehir nüfusu ile Türkiye’nin en büyük 14. şehri olan ve sanayileşme hızı ile Avrupa’nın yatırıma en elverişli kenti seçilen Manisa’da yepyeni bir alışveriş merkezi projesi hayata geçirdi. Celal Bayar Hastanesi, Celal Bayar Üniversitesi ve Adalet Sarayı’nın arasında konumlanan Magnesia Alışveriş Merkezi, şehri modern organize perakende sunumu ile tanıştıran ilk proje olma özelliğini taşıyor. Türkiye’de işsizlik oranının en düşük olduğu şehirlerden biri olması, nüfusunun % 80’inin 45 yaşın altındaki gençlerden oluşması ve şehir merkezi alım gücünün ülke ortalamasının %30 üzerinde olması sebebiyle Türkiye’nin yükselen yıldızı Manisa’nın yeni buluşma noktası Magnesia Alışveriş Merkezi olacak.

İşte Manisa’mızın AVM’si böyle anlatılıyor.

Forum Magnesia’nın içinde gezilip alışveriş yapılıyor dışında yaşanılıyor aynı zamanda kamusal alan ve mekan hizmeti de veriyor.

Mimar Sinan Bulvarı üzerinde, Manisa’nın İzmir yönüne çıkışının bir ucunda, Magnesia ile başlayan güzergahda geniş bir yeşil ve yürüyüş yolu ile Çanakkale Anıtına bağlanması karşı tarafında yakında yapılacak Manisa Etnoğrafya Müzesi ile bir bütünlük ve uyum sağlamaktadır. Halkın bu bölgede bir gününü rahatca geçirebileceği Magnesia da dinlenebileceği gençlerin eğlenebileceği bir sosyal mekandır aynı zamanda Magnesia.

Manisa’ya o kadar uyumludur ki mütevazi duruşuyla halkın; Evinin balkonu, semtinin dükkanı, muhallebicisi, mahallesinin bakkalı, çocuklarının oyun alanı, gençlerinin buluşma noktasıdır.

Manisa’ya yabancı olmayan hep ordaymış gibi. Yeri gelince durağan, duruşuyla olağan, sempatisiyle sıradan, halkla eğlenen, halkla coşan yine halkla mazbutlaşan mütevazi, canlı, duyguları olan bir AVM dir Magnesia.

Evet bizim AVM’de de marka mağazalar, frencayzing çalışan yiyecek mekanları, sinemaları var. sıklıkla gitmesem de gittiğimde ne park edecek yer bulabiliyorum ne de oturup bir kaç atıştırmalık yer. Bu yoğunluk da hafta sonları, Manisa’da ki esnafın ve mağaza niteliğinde ki işyerlerinin kapalı olduğu zamanlar.

Küçük esnafın bu avm den etkilendiğini hiç düşünmüyorum. Bizler yani Manisalılar hem mazbut hem de biraz tutucuyuzdur alışveriş ettiğimiz mekanları esnafı öyle kolay kolay değiştirmeyiz, değiştiremeyiz.

Ama alış veriş merkezlerine karşı olsam da Magnesia minyatür AVM sayılır. Ayrıca bu tür perakende mağazalar ifrata kaçmayacak, sayılarının kentin yapısını bozmayacak, şekilde ve sayıda olmaları kentleşmenin bir göstergesidir. Vatandaşın sosyal hayatı, esnafın kendini yenilemesi, genç nüfus için eğlence ve dinlenme mekanlarının oluşması, üniversite ve organize çalışanlarının hafta sonunu değerlendirmeleri açısından kentin bir parçasıdır.

Büyük Şehir Manisa’mızda; sosyal yaşantı, eğitim, sanat, kültürel alanlar, yiyecek mekanları açısından son zamanlarda hızlı gelişmeler olduğu gibi daha farklı mekanlar; kolejler, müzeler, Celal Bayar Üniversitesi’nin yeni fakülte ve yüksek okulları, otoparklar, kapalı salon ve yüzme havuzu, kentpark… gibi modern yapılar yakın zamanda Manisa’mıza kazandırılacaktır.

Ekonomik sıkıntı, kriz, zaman zaman ticari hayatta ki durgunlukların adresi Forum Magnesia olmamalı.

MESLEĞİMİZİN KIYMETİNİ BİLELİM,

Yaygın meslek sahibiyizdir hepimiz toplum olarak:

Komşunun yeni aldığı evi için tebriğe gidilir. Ev hediyesi telaşından sonra hediye paketi koltuk altında, diğer komşular önce gelmiş.
Kahveler yudumlanırken güle güle oturunların laflara karıştığında; şöyle göz gezdirmeler, ağız büküp, göz süzmeler, evden önce halılar, koltuklar, duvarda ki tablolar, kartonpiyerli aydınlatmalar, dekorasyonu halleden komşular plana eğilirler; “salon” nolmuş salona “biraz daha büyük olaydı” “antre sıkışık dar olmuş” yaa… kapıyı görmediniz mi insanın üstüne geliyor, hay allah. Neyse canım yeni yenidir. Kahvelerden sonra size evimizi gezdirelim. Önce hanımlar karış karış santim santim gezdikçe odaları mutfağı, banyoları, mutfağının bataryasından banyonun kurnasına, çocuğun çalışma odasından koridorun lambasına kadar kafalara dedikodular not alınır,
İkinci çaya geçilmeden gezi notları tartışılır:
Çok güzelmiş ama şu kapıyı biraz daha şöyle kaydırsaymış, pencereler çok büyük nasıl ısınacaksınız? Mutfak malzemeler çok güzelde buzdolabının yeri, uygun değil, yemek masası yuvarlak olaymış, yatak şöyle konaymış, dolap da böyle açılır pencereden ışık saçılır. Ama olsun canım güle güle oturun.

Arkadaşlarının, konu komşunun, onun bunun… her birinin hangi okulu bitirip de mimar olduklarını nereden bilsin ev sahibi. Ben nerde yanlış yaptım deyip ertesi günü evini satışa çıkarır.
HERKES MİMAR.
###
Mesai başlamış paça sidiği gibi damla damla gelen çalışanların ellerinde naylon torbalar; masalarda ki evraklar itilir torbalar açılır çalışma masası kahvaltı masasına dönüşerek atıştırmalar başlar birbirlerinin ikramlarıyla serpme kahvaltılar oluşur her masada. Kendi ellerimle yaptım. Çok tazeymiş nereden aldın? Köşeye yeni açılmış. Ay hangi köşe? Akşama ben de yapayım yarın getiririm…
Çayın biri gider diğeri gelirken; ay akşam hiç uyumadım başımın ağrısından, benim de belim hala geçmedi nasıl yatacağımı bilemedim, nedir bu sırt ağrısı bir türlü geçmedi, bizim oğlan üşütmüş sabahı sabah yaptık, ben hapımı yuttum mu dünya yarılsa top patlasa duymuyorum sabah kalkıyorum ama sarhoş gibiyim, bir başkası çişe kalkmaktan uyku uyuyamıyorum…
Her uykusuzluğa ilaçlar, üşüten çocuğun ayak altına badem yağı, başı ağrıyana tartıncak, beline yapıncak, ben denedim olmadı, komşum verdi kalmadı, yarın getiririm sen de iç birebir. yarına hiç bir şeyin kalmaz…

Çok zaman geçmez selaların ardından imamın “hakkınızı helal edin” telkininde “helal olsun” nidaları ile uğurlanırken mevta, “hiçbir şeyi yoktu” “daha dün sabah kahvaltıda konuşmuştuk” “benim dediğim ilaçları almadı” “kimseyi dinlemiyordu anam”
HERKES DOKTOR.
###
Yahu ne bu kiracılardan çektiğim aybaşı gelir kira yok, evi hurdaya çevirdi boya badana hak getire, kapıya dayanıyorum açmıyor, çık diyorum çıkmıyor, malın var mı derdin var…
Bak, git karakola al muhtarı yanına kır kapıyı at eşyaları dışarı bak bakalım el mi yaman bey mi yaman bizim bir arkadaş vardı valla böyle yaptı iki günde kurtuldu kiracıdan. Avukat telaşı, mahkeme masrafı, delil toplaması, şahit bulması, aylar sürer. Git mahkemeye hakim üç ay sonraya gün versin kaç mahkeme sürer biliyor musun ooohhh?
Kiracı çıkmaz ev sahibi bıkmaz avukatlık yapanlar azalmaz. Ev sahibi tehdit eder, kiracı çaresiz sabreder, avukatlık yapanlar cazeder.
Ev sahibi kiracı kavgası kanlı biter.
HERKES AVUKAT.

Bu üç fakülte biz de bakkal dükkanı gibidir her köşede var, ayaküstü hemen oracıkta veriliyor diplomalar.

KULA DESTANI,

Bu güne kadar çok şey yazıldı çizildi: Videolar, senaryolar, fotoğraflar. Boşaltıldı tozlu raflar, evler, konaklar, sokaklar. Sadece bunlar mı? Cumbanın mahremiyete kafeslendiği, saçakların dayanışmaya heveslendiği, halkının işgalcilere efelendiği, bebelerinin destanlarla nennilendiği, kahramanlar diyarından;
YARENLER YATAĞI KULA’YA.

Bir köy ki taştan geçilmiyor sokaklar birbirine yaslanmış, hem de yaşlanmış kalan yaşayanlar, yıkılmış ama hala dik duruyor talihi de kara kendi de kara duvarlar, bir iki üç derken terkedilmiş buralar, özel günlerde geliyor ziyaret için insanlar, o da kandil, ramazan bayram. Bir tek cami hatırına terkedilmezdi buralar. Duvarlarına yazı yerine resimlerin tuval tutulduğu;
HAMAMI, ÇEŞMESİ, RESİMLİ CARULLAH CAMİSİ’YLE KULA.

Odalarının içerlek olduğu, sokağa bakan bahçe kapılarının bazılarında merdivenle ulaşıldığı, divlit taşlı duvarlarının bulunduğu, yanında ki komşu evin çatkılı bağdadi sıvaların dökülmeye yüz bulduğu, sarı yeşil kahverenkli kiremitlerinin rüzgâra kafa tuttuğu, ahşapların oyulduğu, tahtaların yontulduğu, yokluktan varlığı, varlıktan darlığı, her köşesinde narlığı, bahçesinde ki bereket timsali nar ağaçlığı, saksılarda ki akşam sefaları, fırınında ki yanık helvası, sofrada ki maşrapası, mangalında ki kömür maşası, paşaların paşası, ağaların ağası, beylerin yaşadığı;
KONAKLI, HANAYLI, EYVANLI, EVLERİYLE KULA.

Divlitlerin sustuğunda; dünyanın soğumaya yüz tuttuğunda, lavların donup taş kesildiğinde, Gediz’in yer yer çağıldayıp uçurumlardan uçtuğunda, kartalların yüksek şahinlerin süzüldüğü divlit tepelerinde, ot bitmez kara taşlarında milyon yıllar sonra çiçeklerin açtığında, çıra gibi parlayan, divlit gibi patlayan, Gediz’in yataklandığı, yerin altının üstte çıktığı, gizli saklı hiç bir şeyin kalmadığı, içi dışında için daha içre olduğu;
YERALTININ YERYÜZÜNDE GEZİLDİĞİ JEOPARKIYLA KULA.,

Yeryüzü çatladığında sıcak suları fışkırdığında, tarihden çok önceleri efsanelerin yankılandığı, kayalara oyulmuş resimli kitabelerin bulunduğu, kazsan daha kim bilir nelerin olduğu, dün gibi Romalı imparartorların yıkandığı, soğumayan bir tek suyunun tarihle beraber aktığı;
EMİR HAMAMLARIYLA KULA.

Gezdikleri diyarı gurbetten, Anadolu’nun her köşesinden, yedi kat arşın yeryüzünden, Kulayı mesken tuttuğu yarenlerinden, ağıtlarının, öykülerinin, türkülerinin Yunus Yunus nağmelerinden, Yunusemre’sinden Taptuğun dergahına, doğruluğun timsali odunundan, Gökçeören’de ki türbelerinden, tasavvufun yaşandığı insani kamilden, insanlığın makbulüne gelinen son noktadan, ilmin hikmeti insanlarının samimiyetinden;
TASAVVUF İLMİNİN OKUNDUĞU KULA.

Birinin bini, esnafının ahiliği, komşularının kardeşliği, köylerinin efsaneleştiği, milyon yıllar önce divlitlerinin ateşlendiği, Gedizin sıcak topraklarını serinlettiği, Kula’dan çok önce kollida olduğu, kayaların mezar diye oyulduğu, binbir kuyulu yeraltı su kanallarının nereden gelip nereye aktığı, mermer ocaklarının taşıyla güneşte parladığı, yağmurla beyazlandığı Gölde köyüyle;
BİNLERCE YILLIK TARİHLİ KULA.

Germiyanoğulları tarih yazdı: Azgınları geme aldı, halkına kahramanlık aşıladı, o kahramanlıkla kurtuluşa şahlandığı, işgalcilerin yakamadığı, tarihini silip yıkamadığı, taa buralardan Ege’ye sürüldüğü, denizine döküldüğü, kahramanlık destanlarının atadan dededen dilden dile söylendiği;
EFSANELERİYLE KULA.

Baştan yazmasa da destanını
Boyayamasa da rengarenk gülistanını,
Bulamasa da eski komşularını,
Divlit kaplı kesme taşlı sokağını meydanını,
Yazamasak ta Yunus’un mısralarını,
Tarihe göstereceğiz Kulanın saygınlığını.

KERİM SADİ

ANADOLU

Sahilin mavi ayaklarına dolanmış 400 kilometrelik şerit. Bozdağ’ın eteğinde Menderes, dalgalı bir yılan gibi akıyor. Kastamonu, orman denizi. Kızıllı, yeşilli ırmak.

Seyhan ile Ceyhan yan yana şaha kalkan Toroslara bakıyor. Gümüşlü ayın ışığında taşkın derelerden atlamaya çabalayan topal köprüler, Romalılardan kalma eski sapan, bataklığa gömülmüş kağnı, hapishaneden hapishaneye sürüklenen çakır orospunun türküsünü çağırıyor. Bıçaklarına karı takan sarhoş köy delikanlıları, 12 yaşında esrar çeken saralı çocuk. Kerpiçten bir karış evler, tefle oğlan oynatan aksakallı lutiler.

###

Frenginin kazık olmuş dişlerine tütsü ve azgın sıtmanın ağzına pamuk ipliğinden gem. Vereme dua. Türbede evliya. Uzun külahlı tekyeler (dervişler) el ele vermiş dönüyor. Şeyhler, “tuuu…” diye saçlı sakallı parazit dervişlere üfürüyor. Ramazanda kapı kapı dolaşan püskülsüz softa: mevlüt kitapları ve abbas duaları da var. Minarelerde ezan, din, cami, Kur’an, hurafe, masal. İmam, mescidde vaaz veren hoca; kabir azabından sonra ahiret. İsrafil surunu öttürdü. Deccal çıkıyor. Mahşerde terazinin başı. Sırat köprüsü ve Cehennem zebanileri günah işleyenlerin boynunda ateşten birer halka. Cennette kadife gözlü huriler kevser şarabı sunuyor.

###

Körüklü otomobillerde uçan sırma başlı paşalar, yaldızlı köşklerde, sabahlara kadar şampanyaların içinde “vur patlasın, çal oynasın” yapmaktalar. Toprak sahipleri bağdaş kurmuş nargilelerden dedikodu içiyor. Hükümet kapıları, “kandilli selam!..” diye bar bar tepiniyor. Abani sarıklı, eli tespihli murabaha, bin seneliği bir kuruşa ustasının kenefine ibrik taşıyan genç çırak, tavan arasında kanlı altınları sayan Yahudi sarraf. Halifenin kara tahtını sayıklayan irtica, fesli kalpaklı Frenk komisyoncularıyla el ele yürüyor. 9 milyon orak çekicin, tekne gibi karnında, şapkalı bankalarla göbekli kumpanyalar hora tepiyor…”

Ülkemizin yetiştirdiği çok büyük yazarlardan biri olan Yakup Kadri, Kerim Sadi’nin bu yazısı için “Ben Türk Edebiyatı’nda bu kadar kuvvetli ses işitmedim” diye yazdı. Yine ülkemizin yetiştirdiği çok büyük ressamlardan Namık İsmail ise “Hiçbir fırça Anadolu’nun durumunu bu kadar net, açık, anlaşılır çizememiştir” dedi.
İşte göklere çıkartılan Osmanlı’dan ve Osmanlıca’dan Cumhuriyete miras böyle bir Anadolu kaldı.
* * * *
Geçen hafta Prof. Dr. Doğan Kuban Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi’nde şöyle yazdı: “Dünya’da üç gelişmiş dilin sözcüklerini bir torbaya atarak bir kültür dili yaratmış toplum yok… Osmanlıca’yı sadece Arapça alfabe bilmek sananlar var. Osmanlıca bir dil değildi. Esperanto gibi başarısız, uzun süreli bir denemedir. Bir edebiyat, tarih ve bir felsefe dili olmamıştır. Dünya Firdevsi, Hayyam ya da Mevlana’yı bilir, ama Fuzuli ya da Baki’yi öğrenmeye değer bulmamıştır…”
Ben Doğan Kuban’a inanırım.