İçeriğe geç

HIDIRELLEZ

 Günlerden Pazar, akşamdan hazırlanan kumanya yaprak sarması, ıspanaklı kol böreği, çeşitli kurabiyeler. Konu komşu bir gün öncesinden kimin ne yapacağını konuşurlar anlaşırlar, ertesi günün akşamı tatlı bir telaş vardır komşularda evlerde. Evlerin bahçelerine biz çocukluğumuz ile ufak kırık kiremitlerden duvarlar örüp üzerlerine çırpıdan çomaktan çatı yapıp üzerlerini örterdik önümüzde ki yıl evimiz olsun diye yapılan bu dilek evi çocukluk işte duyduğumuzu oyun olsun diye yapıyoruz. Bizim evin önünde bir arsamız vardı ben oraya yeni güzel bir ev yapılsın istiyorum. Paraya ihtiyaç yok olsa ne alacaksın ihtiyaca göre her şey var, lükse göre yok lüks de zaten. Ayrıca alınacak pek fazla bir şey de yok, her aile tasarruflu yaşıyor. 

 

 

Yani araba, ev, mobilya, alınacak gibi değil zaten ihtiyaç da olmadığı için merak da edilmezdi. üst baş giyim kuşam alınmaz alınması için bir gayret gösterilmez fazlası israf ve haramdı. Bi özel günlerde bayram seyran giyilen elbise vardı dolabın en dip köşesinde duran bunun adına adamlık denirdi. Bağ bahçe merakı vardı, nasıl şimdi yazlık evimiz olsun diyorsak o zaman da bağımız olsun diyorduk. Yazları erken gidilir okullar kapandığında üç ay Eylüle okullar açılıncaya kadar oturulurdu. Bağlar o kadar revaçtaydı ki “bağım yok” diyenlere Manisa’nın yerlileri “sen o zaman memursun” diye kehanette bulunurlardı. Anamdan yeni öğrendim. “Evi satan yılda deli, bağını satan hergün deli.” O kadar yani.

 

Hıdırellezde bizimkiler bağımızın yolu üzeri diye mi, yoksa farklı bir alışkanlık, adet mi, onu bilemiyorum. Belki de hıdırellezde değil dilek için gidiliyor da olabilir, Karaca Ahmet Dede’ye giderdik. Horozköyün alt taraflarında koca çınarın altı insanlarla dolar taşardı çok kimse burada da dileklerinin maketini yaparlardı.

 

Herkes dilekte bulunur, akşama kadar kazanlar kaynatılır, yufkalar açılır, ocaklar yakılır, yenilir içilirdi.

 

Eski Manisa’lı adetiymiş. Birinden duydum anneme de teyit ettirdim söylenirmiş. Hıdırellez de süpürge ellenmez evi pire basarmış. Sabun ellenmez bahçede solucan olurmuş. Kırk yıl eski eşya kullanır da yenilemezsen elbette pire olur. Ayrıca bahçe sık sık çapalanmazsa solucanla dolar.. Hıdırellezin ne suçu var. Neyse…

 

Akşam dilekler yazılıp bahçede ki gül dallarına asılan kağıtlar sabah erkenden gün ağarmadan Gediz kenarına gidilir Gediz’in suyuna  bırakılırdı. Kağıdın yüzüşü seyredilirken; yüzlerde ki tebessümler, mutluluk ifadeleri, dudaklarda ki kıpırdamalar, gözlerde ki pırıltılar hala gözümün önünde. 

 

Bunlar masum adetler insanların çare aramaları, o zaman ki hayatların bu kadarcık dilekleri, elden fazla bir şey gelmeyişin masum yakarışları, senden bi fazla olsun değil hepimizde olsun komşulukları, sağlık, çoluk çocuk yalvarışları, hep birlikte yapılır, herkes herkesin dileğini bilir kendilerine dilekte bulunurlarken birbirlerine de dilerlerdi. Bu kadar masum içten safiyane yapılan dilekleri de mutlaka bir duyan yerine getiren olurdu. O yüzden hıdırellez sürüp gelmiştir.

 

Sipil dağı yamacında ki Hacet Dede’ye gidilir gelin olmak isteyen genç kızlar nasipleri açılsın dileklerinde bulunurlardı. Hala devam ediyor olsa gerek. Şimdi erkeklerinde gitmesini tavsiye ederim. O zaman her dilek sahibi mutluluğu arardı mutlu olacak bir yuva kurmak isterdi. Şimdi mutluluğun adı değişti. Ev, araba, gezip tozma, eve arada bi uğramak oldu. 

 

Hacet Dede ne yapsın? 

Bulanık akan kara Gediz suyunda kağıtları kim okusun?

 

KARMAŞIK. HAYATIN NERESİ ANLAŞILIR Kİ?

Bir varmış bir yokmuş pire berber deve tellal iken başlayan masallarımızdan çok önce, babamın beşiğini salladığım zamanlardan bile önce: 

 

Yılların peşine takılmış giden hayatlar, kaç yıl oldu saymadım denilen laflar, ama bazen hüzün keder sevinç mutluluk hepsinin okunduğu suratlar. Çizgiler çizgiler. Havalara bağlı günlere takılı, yıllara mevsimlere asılı duygular.

 

Bir an deniliyor nefes kadar kısa, ses kadar duyulası, gülücük kadar mutluluk, kederin hüzünlerin belli olduğu gizlenmek istenen yaşların şakaklardan yol bulduğu dudaklarda ki tuzu, gözlerde ki buğusu, kulaklarda ki uğultusu, neşenin haykırışın sevincin tüm bedenimizi sardığı her bir uzvumuzun çocukluğunu yaşadığı sevinçler. Sınavlar sınavlar, irkilip uyanışlar, el ele tutuşlar, utanımsı gülücükler, mahcup öpücükler. Sözler izler gidip gidip yiten ömürler geri dönüşler parmak ucu dokunuşlarda hayata tutunuşlar, ilk ve son buluşmalar. 

 

İlki ile sonunun bilinmediği merak dahi edilmediği ama yaşamak için çok güç sarfedilip hayata boyun eğildiği kader denilen çizginin üzerinde yüründüğü takatsizliğimizde, bu çizgiler yumağına büründüğü yalnızlığımız başbaşalığımızın ümitsizliğimizin sırt dokunuşlarının sarılmalarının tesellisi, hayatımızın en mutlu en huzurlu en sessiz zamanlarında ki sarılmaların sıcaklığı, hepsi ama hepsi ömür denen sözcüğe sığdığı ama asırlardır yaşandığı, sırat köprülerinin keskinliği inceliğinin heyecanlarında ki hayatlar. Yüzyıllardır süregelen ama duyguların değişmediği korkuların sevinçlerin yerini aldığında ümizsizliğin tükendiğinde kararan dünyamızda umut dediğimiz sihirli tutuşun tekrar başladığı yere bıraktığı yaşamlar. 

 

Unutulmuşların karanlığında, hatırlanmak istenmeyen duyguların karamsarlığında, dizlerin büküldüğü, seslerin nefessiz kaldığında sisli hayatlardan bembeyaz ufuklara, berraklaşan umutlara gidişlerde prangaların kırıldığı zincirlerin koptuğu dünyalar. 

 

Gün gelip hatırlandığında şöyle dalıp çok gerilere gittiğinde her şeye rağmen iyi ki varım dediğinde, “Dede gel oynayalım” ile tekrar hayata davet edildiğinde hayat oyununda ki tecrüben ile oyuncaklara dokunuşunun ufacık yüreğe verdiği sıcaklığın mutluluğu küçüçük gülümsemelerinde ki ışığın verdiği, hayat denilen uzun bir yolda ki aydınlığa gidişidir onun, oyunun daha yeni başlamasıdır. 

 

“Perde” denildiğinde kapanmasını beklemek yerine rolleri sergilemek, boyun eğmenin, itaat etmenin, dizginleri vermenin, adıdır hayat.

EMREKÖY’DE İKİNDİ…

Bundan 25 yıl önce belki daha fazla olmuştur. Kulaya eski evlerini görmeye geldik bir grup mimar arkadaşla meslektaşlarla beraber sadece bir evin girişinde gölgelikli bir yerinde duvar kenarına oturmuştum Kula’nın o anını hatırlıyorum o da fotoğraf çekilmişiz arada elime geçince gördüğümden hatırlıyor olabilirim. Kula sokaklarıyla evleriyle hatırlanacak gibi değil. Kaybolmak hiçten değilken.

Belediye başkanlığı seçimlerinden önce Emre köyüne geldim Yunusemre, Tapdukemre türbesini ziyaret ettim. Köyü de gezdim taş evler taştan sokaklar yere serildiği yetmezmiş gibi duvarlara da örülmüş. Dağın tepenin cıvarın bütün taşlarını taşısan köyü inşa etmeye yetmez gibi gözüküyor. Evler, büyük bahçeler, avlular, birbirine bakan cepheler, kapılar, eyvanlar, kaşaneler, her biri yıkık dökük gezdim sokaklarını viraneler gördüm, üzüldüm. Nereye gittiniz neden terkettiniz? Dedim, soracak kimse bulamadım, yok. Evler sokaklar bomboş. Yıkık duvardayken hükümlü yükümlü biçimli şimdi yerde yuvarlanan süklüm büklüm hükümsüz biçimsiz yalnız kalmış kimi bi duvarda diğeri karşı duvarda kimi kopmuş birbirlerinden kimi oynamış yerlerinden biri gidince diğerlerine de gitmek yıkılmak düşmüş.

Buralara gelip yerlerine koymayı duvarları örmeyi gidenleri döndürmeyi arzu ettim. Her biri bir konak her biri bir tarih hatta efsane. Bu evler yapıldığı tarihte neden yapmışlar nasıl geçinmişler ne varmış da bu kaşeneleri yapmışlar. Mutlaka bir hikayesi vardır.

Camisi hamamı çeşmesi de var köyün. Carullah Bin Süleyman Külliyesi (1547): Cami duruyor her yerde olduğu gibi. Çeşmelerde duruyor. Hamamlar yıkık çok yerde olduğu gibi. Cami ibadethane korunmasının anlaşılır ve makul sebepleri var. Çeşme; köylü kullanıyor, sürüler sulanıyor, onun da akmasının geçerli sebepleri var. Hamam; o devirde de evlerde yıkanılacak bölümler vardı yöre halkı hamamı ara sıra kullanırdı. Neden yıkık. Köyün geleceği, tarihi burada gizli. Köye gelen yabancılar, çalışmaya gelen işçiler, alış verişe gelen tüccarlar, Tapduk Emre ve Yunus Emre Türbesini ziyarete gelenler köyde bir kaç gün belki hafta kaldıklarında bu zaman zarfında köylüler misafir ediyorlar, yediriyor içiriyor, ağırlıyorlar. Yıkanmak; evlerde ki bu mahrem bölümü kullanmak adap ve edep açısından mahzurlu olduğu için köyde kalanlar yıkanma ihtiyaçlarını hamamda sağlıyorlardı. Sonraları köye gelenler olmayınca işçi, tüccar, ziyaretçiler. Önce hamamcı terk etmiş hamamı, tellaklar daha önceden, sonra kubbesi, duvarında ki taşı, pirinç kurnaları, kurnalarında ki su, göbek taşında ki mermerler, gitmişler birer birer.

Türbeyi ziyaretten sonra yaşlıca bir köylü’ye  sordum götürdü beni Carullah Camisine, ikindi ezanı okunuyordu biz yoldayken. Namaza yetişmek için koşarak girdiğim camiye şöyle bi göz gezdirdim. Namaza durduğumda bu caminin hatırına terkeder mi insan buraları? Dedim. Namazdan sonra 1800 yılında yapılmış olan duvarlarda ki resimleri bir bir izledim imam 200 senelik dedi. Hayret Avrupa da 200 yıllık şehirler var yabancılar gezmeye görmeye gidiyor biz dahil. Şehir yerli yerinde duruyor her şeyiyle. Biz üç haneli köyü koruyamamışız bahane kolaycılık tarafı; geçim diyorlar sorunca, çiftçilik toprak para etmeyince önce biri sonra diğerleri iş için terketmişler köyü. Az ötede Gökçeören diyorlar apartmanlı bir büyükçe köy var oraya gitmişler.

Namazda çok üzülmüş olmalıyım ki Allah buralarda vazife verdi.

Hizmet etmeyi de nasip eder inşallah.



BAHAR GELDİ TABİAT UYANIYOR…

 

Bir araç için 30 m2 yer lazım 30x700TL:21000 TL maliyet, araç kaç para ortalaması tabii. Bu para. Yaptık, arkadakileri ne yaptık? Kaldırıma parkettik. İşte Kaldırım ve otopark ilişkisi birlikteliği burada başlıyor.

Alçak yapalım; ihtiyarı sakatı engellisi çocuğu var 20 cm kaldırım yüksekliği mi olur 10 ceme yeter insani ölçülerde olur, olursa iki teker hakkından gelir. Baktın olmuyor baktım olmuyor bakmayacaksın, dört teker kaldırıma gelen geçen çarpmasın hem de rahat geçsinler. Yayalar, yolcu vatandaşlar, onlar mı? Yola çıksınlar orada yürüsünler oradan da hakka yürürler, kolay yoldan. İkili ilişkiye üçüncüsü takıldı insan mefhumu. Araçlar üretilirken düşünülüyordu ya, her insana bir araç, her araca bir insan.

Ayıralım bu üçlüyü birken iki ikiyken üç oldu. Otopark yapalım evsiz barksızlar varken. Çatı bel vermiş, sahibi el açmış, kapısı rüzgara kanat germiş, duvarlar yan gelmiş, evler barakaken betonarme otoparklar; yerler epoksi, tavanlar yangın tesisatlı, girişler kontrollü, çıkışlar bandrollü, her arabaya eşit paylı çizgiler, duvarlarda sarı siyah şeritler, beyaz çizgili giriş çıkışlı yerler.

Ne kadar kıymetli bu meymenetler.

Oysa: İmarsız kentler, gecekondu semtler, yolsuz susuz naylon gerili pencereler, adına barınak denilen üst üste evler, bir iki üç derken oluşan mahalleler. Köşede bakkal defterinde veresiyeler yazılı, yollar hep ama hep kazılı, kara bahtlı insanlar kalın kara alın yazılı, kahve denen yer derme çatma teneke çatılı, su tulumbadan emme basmalı, bulanık akıyor başka şeyler karışmış olmalı, para kıt kanaat bu evlerde herkes çalışmalı, arada birini okutmalı hepsi ona bakmalı, sofralar bereketli de olsa geçim geçim çok zor oysa. İş; sanayi tarım deyip teselliler, istihdam denen heveslenmeler, asgari ücretle geçinmeler, zor anam zor.

Sanayi kenti üniversite şehri, arada bir şehzadeler tekerlemesi Osmanlı hatta çok önceleri turizm geliyor aklımıza, ama ne olursa olsun geçimsizlik dayanıyor kapımıza. Oysa geçimsizlikten geçinenler de yanı başımızda. Eve bir topan ekmek götürmekle turizm şehrimi olunur, Manisa sanayi ülkemize katkılarından dolayı övüncümüz oluyor, üniversitemiz var ama ilk orta öğretim gören %97 ye oranlanıyor, turizm Allahın taşı toprağı eski püskü yapılar karın doyurmuyor. Hep aynı şikayetler dertler sıkıntılar çare bulunmuyor.

Buralara plan yapsak altlarına da otopark, sokaklar temiz kaldırımlar pimpak, adına da kentsel dönüşüm deyip planlı yapsak, araç maraç otopark, adam gibi barınak.

Dönüp dolaşıp barınma ve sokakları araçlardan arındırmaya imara otoparka getiriyoruz lafı.

Bir değil her yanına imar, bakın o zaman kazandığımızın bereketi, yediğimiz yemeğin lezzeti, çocuklarımızın keyfi, yaşlı genç kadın erkek hepsi, mutlu huzurlu sağlıklı.

Sanayimiz büyüyor. İhtisas sanayimizi dünya biliyor. Avrupa da ekonomik kriz alternatif biziz. Üniversitemiz gelişiyor. Turizmimiz hayata geçiriliyor. Tarım da yeni hamleler; üzüm, sera, organik tarım, hayvancılık atılımları, teşvikler, ihracat…Termal su, jeotermal enerji…

Hava bahar, suyumuz bol, deniz 50 dakika, hava alanı 40 dakika,, İzmir 20 dakika, İstanbul 3,5 saat, ilçeler büyükşehre, büyükşehir ilçelere, hizmette kalkınmada sınır yok.

Huzurlu kent, güçlü Manisa.


 

ASIRLARA SIĞMAMIŞ İKİ SATIRA MI SIĞACAK?

Otobüslerden indiğimizde saat sabahın dokuzu idi meydanda toplandık rehber elinde ki sopaya takılı beyaz bayrağı yukarı kaldırdığında toplanın ricası yaparken ufak bir açıklama da bulundu..

“Şimdi buradan yaya olarak çarşıya gireceğiz alış veriş yapmayın sizleri toplayamam gezimizden sonra ben sizleri yine aynı çarşıya getireceğim iki saat serbest zaman vereceğim o zaman zarfında alış veriş yapacaksınız göz ucuyla bakabilirsiniz aksi takdirde sizleri kaybederim.”


Çarşıdan geçerken gözlerimiz dükkanlarda kaldı, bazılarımız takılır gibi yapmalarına rağmen hızlı yürüyen rehbere yetişmek için vazgeçtiler. Çarşının ucunda ki alana geldik büyükçe bir meydan bir ucunda Sungur Bey Hamamı diğer ucu eski evlere yönlendirecek daracık sokaklar ve Jeopark Müzesi müzenin önünde toplandık. Rehber: “Burada göreceklerimiz objelerin toplandığı ve daha çoğunu az sonra yerinde görme fırsatımız olacak ama burada izlediğimiz parçaları dikkatle izleyelim yerinde o parçanın daha büyüğünü gördüğünüzde hatırlarsınız.” Müze üç katlıydı girişte ki holden sonra merdivenlerden aşağıya indik. Muhteşem, minyatürü sayılabilecek görsel bir alemde yürüyorsunuz hem kendinizi seyrediyor hem de esrarengiz manzara karşısında heyecanlanıyorsunuz. O kadar kaptırıyorsunuz ki kendinizi şimdi dinazorlar çıkacak diye bir ürperti kaplıyor içinizi.

Üst kata çıktığınızda fuayeden bir başka salona geçiyorsunuz burada yörenin el sanatları sergileniyor, tam iki asır öncesinden kalma her biri bunca yıl değişmeden günümüze kadar gelmiş. Kullanan kalmasa da ustaları hemen yanınızda. Kullanılıyor olsa müzelik olmazdı. Rehber yine bunların kullanıldığı Eski Kula evlerinde akşam yemeğini yerken nasıl kullanıldığını göreceğiz bizlerde kullanacağız deyince merakımızı akşama kadar nasıl taşıyacağız dedik.

Halıyı sordu bir arkadaşımız “halı gözükmüyor oysa Kula halıcılık da bir zamanlar çok ünlüydü.” “Onu halı müzesini gezerken göreceğiz satın alma fırsatımızda olacak ancak halı müzesini yarın ziyaret edeceğiz” dedi rehber. Bu rehberde her isteğimizi kursağımızda bırakıyor diyemeden geçemedim.

Müzeden çıktığımızda hemen sağa dar bir sokağa giriverdik. Parmaklarımın ucunda yürür gibiydim aman yarabbim o ne sokak. Kara taş kaplamalar ev kenarlarında, söyle ileriye bakmak istediğinizde üç ev sonrasını göremiyorsunuz sokak dönüyor siz de sokakla beraber döndüğünüzde gözünüz bir başka sokağa ilişiyor ama güzergahı kaybetmemek için sadece bakabiliyorsunuz. Ahşap koca kapılar, işlemeli mandalları hatırlıyorsunuz az önce müze de sergileniyor hatta çarşıdan geçerken usta kıvırıp duruyordu bir metal parçasını, demek bu mandal ve aynasıymış yaptığı. Hayran bir şekilde yürürken bir eve girdik. Burada rehberler bir iken beş oldu hepimiz bir eve giremeyeceğimiz için beş ayrı eve girdik. “Buyrun” diyen güler yüzlü bir hanım yaşmağını başının arkasında toplamış ben ev sahibi zannettim meğer rehber hanımmış. Bahçedeki narın gölgesine başını sokup rehberi dinlemek isteyenlerimiz bazılarımızda hayatın altına girdik gölgeye, evi gezmek isteyenler ayakkabılarına galoş geçirdiler birilerimiz yukarı çıkarken bazılarımız sırasını beklerken nar suyu şerbetinden içiyorlardı. Hatta su böreğinden yiyenlerimiz evi gezip görmektense böreği kıvırmayı tercih etmişlerdi. Ahşap oymalı küpeştesinden gıcırdayan merdivenden çıktım. Geniş bir hayat eskilerin adına neden hayat dediklerini burayı görünce anladım. Ev sahiplerinin günlük hayatı burada geçiyor ve de oda kapılarının işlemeleri hayatın tavanlarında ki ahşap işlemeler ve bahçenin aydınlığı güneşin hiç eksik olmadığı bu mekan hakikaten insana hayat veriyor. Akşama bu evlerden birinde konaklayacak akşam yemeğini burada yiyecektik. Evden çıkarken karşımızda ki karataş duvarlı evi merak ettim rehber farkına varmış olacak ki. Eskiden rumlarla türkler bir arada yaşıyorlardı komşuydular. Bu ev rum evi onların ki taştan aynı zamanda odaları sokağa, bizim Türk evlerinde bahçeye bakıyor. Daha bir çok özellikleri var ama en belirgin özelliği bu dediğinde gurup sokağın başını bulmuştu diyeceğim ama sokağın başı sonu yok ki o sokak ona bu sokak öbürüne bağlanıyor labirent gibi arada bi cami olmasa minaresi, kaybolmak işten bile değil.

Diğer evlerden çıkanlarla yürümeye başlamadan önce rehber…

 

Pehlivan tefrikası gibi olacak ama Kula bu, asırlara sığmamış iki satırla bir sayfaya mı sığacak. Anlatacak o kadar çok şey var ki.



KALKINMA AMA İMARLI KALKINMA.

İmar: alakalı alakasız herkesin bildiği, hüküm yürüttüğü, birinin yaptığını diğerinin bozduğu, bozanın zafer nidaları attığı, imar. Memleket görmemiş ki hayal edilmiş, hayal üzerine kurulmuş, olsa olsa metodu ile yapılmış. 10 metre sokak yeter, tren mi geçecek? Tren 147 cm’lik yolda gidiyor halbuki. Tır mı geçecek? Tır da 2.5 m genişliğinde. Demek en uzun ve büyük ölçütümüz bu. Tren ve tır.

Tarlalar arsa olurken, arsalar parsel edilirken, parsellere tapular verilirken, altına ticaret konurken, rant diye ödünler verilirken, memnun musunuz? Sorusuna evet denilirken, işin aslı gereği insanca ve hakça paylaşımı varken vaatlere kanılırken, kazanılacak mahalleli değil oylar hesap edilirken, yalan yanlış işler yapılırken, aradan yıllar geçmesine rağmen çözüm bulunamazken, hastalığın umutsuzluğun kara düşünceleri hayatımızı sarmalarken, okul kıtlığında adına eğitim dediğimiz Türkiye’nin batısının batısında Manisa’mızda % 97’sinin ilk orta lise mezunu olduğu ve dışarıdan okul bitirdiği okumuşluğumuzun yanında, tüm bunlara rağmen her iki yılda bir deneme yanılma metodu ile değiştirilen karmaşık eğitim sistemimizle eğitimde başarı beklerken, üniversite kenti olmuş ama öğrencileri Manisa’da barındıramazken, Organize Sanayi Bölgesinin milli gelirimize katma değer sağlamasıyla, ihracat rakamlarıyla, istihdamı ile övünürken; servis trafiği keşmekeşine, kara dumanlara, katlanma eziyetini yaşarken, vardiya kenti olduğumuzu görmezden gelip, gecekondu kenti olurken, ekonomik açıdan asgari ücretle kıt kanaat geçinip kalkınmada emeklerken, eğitim, ekonomi gibi beşeri içtimai sosyal yaşantımız ile evimize, sokağımıza, mahallemize, şehrimize, kentimize yabancılaşırken, İnsanca ve hakça yaşamayı planlamak, yeni okullar, sosyal alanlar, tarım ve sanayi de yeni iş imkanları ile geçim standardını yükseltmek yerine fakirlik edebiyatı ile oy avcılığı yaparken.

Artık:

Böyle gelip böyle gitmeyeceğini çağdaş muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamız için ülkemizin en batısında ki il olan Manisa Büyükşehrimizi yeniden planlamamız gerektiğinin zamanı geldi de geçiyor bile. Kentte yaşayanların; mutlu, huzurlu, sağlıklı yaşamı için planlama esasının temel taşlarından biri de kent planlamasıdır. Sadece Manisa’nın doğusu, kuzeyi, güneyi, batısı, dört yönü değil tamamının planlanması, yenilenmesi, biçimlenmesi ve bu sayede sosyal ve ekonomik yönden kalkınması gerekmektedir.

Manisa’mızda bunun alt yapısı hazır, Manisa; organize sanayisi, tarımı, ulaşımı, turizm değerleri, İzmir’e yakınlığı, Celal Bayar Üniversitesi, 17 ilçesi… ile imkanları olan bir şehirdir. Ayrıca büyükşehir olduktan sonra maddi yönden imkanları artmış merkez haricinde ki 15 ilçeye yapılacak yatırımlar ve üretim potansiyeli ile Manisa’mızın kısa sürede hızlı bir şekilde gelişimi bu saydıklarımızın çok iyi bir şekilde her noktasının planlanması ve bu yönde kalkınmasından geçmektedir.

Şeker yağ un hazır helva yapmanın hep birlikte ağız tadıyla yemenin tam zamanı, kendimizi düşünmüyorsak çocuklarımızı hatta yeni doğacak çocuklarımızı düşünmeliyiz.

Onların geleceğine şehrimizi hazırlamalıyız.

Sağlıcakla kalın.

                

KEÇİ GİBİ İNAT, TAŞ GİBİ KATI.

Koca meşe ağacı başınızı tepesine doğru kaldırdığınızda şapkanız düşer başınızdan. Boyunu ölçmek ister gibi bakarsanız başınız döner gözleriniz kararır. Sanki biz dikmişiz gibi başlarız böbürlenmeye ne ulu be, tescilli mi acaba?

İşte bize laf etmek düştü böyle bir mekanda. Koca meşelerin boş bırakmadığı alanda tek canlı bunlar, bir de ağzı olmayan cansız koca taşlar duvarlarda. Kaç duvar görmüş kim bilir? Nereden nereye, hangi saraya, kiliseye, eve? Hangi duvarın yapının hangi cephesinde arkadaşlıklar kurmuş? Hani sorarız ya onlarda sormuşlar “memleket nere hemşerim?” “içinden mi?”

İlk tanıştığı usta kestirmiş gözüne almış önüne orasına burasına vurdukça çekici şekil almaya başlamış, biraz daha yavaş vurmaya başlayınca köşeleşmiş, tahta sehpaya konulup makarayla kaldırılmış zorla yerleşirken yerine birazda yerinde dövülmüş cuk oturunca ikincisine sıra gelmiş. Üçüncü önüçüncü derken duvar yükselmeye başlamış duvarla birlikte iskele de yükselmiş.

Taş ustası belinde ki beziyle terini silerken derin bir nefes alıp dinlenir gibi oturduğunda, iskelenin tepesinden şöyle ufuklara baktı. Gözüyle süzerken uzakları gözlerini dinlendirmek ister gibiydi. Binlerce tepe; yeşil, gri, mavimsi uzakta ki yamrı, yumru, eğri, büğrü, tepeler. Kendi bulunduğu da bunlardan biri.

Yine başını öne eğerken eline yapışmış gibi duran çekici kaldırdı.

İskelenin altlarında ki pencere sövelerine öyle taşlar yerleştirmiş ki mektebinde öğrenmiş Yıldız Tekniği bitirmiş sanki. Kimi dik, bazısı yatık pencere boşluğu bırakılmış ama duvar zayıflayacağına daha bi sağlam olmuş. Kağıda çizer gibi geçmeleri, sımsıkı, araya bırakın çuvaldızı dikiş iğnesi bile girmez öyle öpüştürmüş lokum kutusunda ki Hacıbekir gibi. Sanki yılların aşıklarını sarmalamış öpüştürmüş birbirine.

Tavana gelince sıra; kalın keresteleri sokmuş iki taşın arasına yılanın başını ezer gibi, inatla asılsan çıkaramazsın kalası, bir de katran sürmüş çürümesin diye, kapkara duruyor kırılmış, ucu duvarda yerli yerinde. Dükkanmış bunlar iki katlı alttan bakınca iki, üst kattan bakınca tek kat gibi yamaç çünkü nasıl yapacak çarşıyı. Hem alttan yolu var hem üstten.

Mimarların piri olsa gerek bunu çizen. Koca tepe tırmanır gibi çıkıyorsunuz buraya, koca koca taşlar kırmızımtrak. Taşla taştan şehir çizmiş mimar, zamana meydan okuyan, zaten şehir yer gök taş yapıldığı tepe de taş ufukta gözlediği tepeler gibi. Ne deprem dinlemiş, ne güneşin yağmurun rüzgarın tepelere hakimiyetini, ne de hazine avcıları definecileri.

Hayret bi şey, kimden aldın akılı, çekiç miras mı kaldı babandan eline öyle de yakışıyor ki her bir taşı dövdükçe yerine uygun hale geliyor. Sanki her bir taş dinlemiş onu sakince sabırla gireceği yeri, örüleceği duvarı önceden öğrenmiş sonra yerine göre kırılıp kırılıp yola düzülmüş çıkmış bir yerlere girmiş duvarlarda uygun deliklere.

Bunlar dikdörtgen taşlar bir de odeon var kıvrılarak giden basamaklı oturulacak yerleri, bunlarda eğilip bükülenleri. Bunu başka usta yapmış. Hermes lir’i ile konser verecek sanki o kadar yani. Nereye çizdin de hangi taşın ne kadar büküleceğini bildin, el etek öpenlerin yerlere kadar büküldüğünü bilirdik de taş gibi taş olan kayanın büküleceğini burada gördüm. Bize kalsa Allah’ın taşı deriz. Gel de Allah’ın taşının nasıl laf dinlediğini ustanın öğrettiğini bildiğini gör. Görmeyenler için taa M.Ö. 2000 yılından beri dimdik duruyor. Sen görmediysen Allah’ın taşı Allah’ın kuluna ne desin? Demesine diyecek de usta eğilip doğrulmayı yontulup adam gibi taş olmayı duvarda oturmayı öğretmiş, bilseymiş bu güne kadar görmeyenleri düşünseymiş dil de verirmiş ama e artık insaf Allah iki göz iki kulak vermiş, duy da gel, gel de gör diye.

Gelmediysen, Allah’ın taşı ne yapsın böylesine.

Aigai Kenti burası. Keçiler diyarı, belli olmuyor mu? İnatla duruyor duvarı. 

KULA JEOPARKI PARİS’TE.

Jeoparklar Birliğinin 35.Toplantısı için geçen hafta Paris’teydik. Toplantıdan boş kalan az bir zamanımızda yarım gün gibi Paris’i gezdik.

Paris’ten bu vesile ile biraz bahsetmek istiyorum.

UNESCO binasının toplantı salonunda yapıldı toplantı. UNESCO binasının kaldırımlarında tamirat vardı tali kapıyı bulmak için dört tarafını dolandık nihayet içeriye girebildik sıra vardı önemli değil çok küçük bir giriş holü ve xray cihazından geçtik sergi salonuna doğru yürürken bir salon daha geçtik burada dünya genelinde halkları için çalışmış dünyanın takip ettiği haberlere olaylara adı karışmış kimselerin fotoğrafları ve el yazma sözleri vardı. Sergi salonunda biz de katakaumune Kula Jeoparkın bannerini germek için bir yer bulduk her delagasyon bir telaş ama sakince bannerlerini açıyorlardı Karşısına geçip oldu mu diye bakarken bir kaç fotoğrafla Paris’e gezmeye gelmediğimizi tescilledik.

UNESCO binası; ilk gördüğüm edindiğim intiba basit, yıllar öncenin eskiliği üzerinde duruyor yer kaplamaları plastik, koltuklar çok basit fiskos sehpasına iliştirilmiş koltuk havasındalar, masalar mikrofonlu ancak her yer kablo duvarlar lambriyle kaplı. Sergi salonu kırık parça travertenler palladien olarak döşenmiş. Bize verecekler bu salonu neler döktürürüz ne paralar harcarız. Jeopark temsilcileri bile sade kıyafetli evlerinden çıkıp gelmişler. Biz dahil kravatlı sayılacak kadardı. Herkes çok samimi olmasa da birbirlerine isimleri ile hitap ediyorlardı. Öğle yemek arası verildi. Açık büfe self servis, tadını anlamadığım yemekleri tepsimi kaydırarak bir bir geçerken bankoda, pilavın önünde durdum, birazda salata masalara geçerken parasını kasaya ödedim. Önemli değil ancak kimse misafirperver değil kimse demeyeyim bu toplantı Paris’te oluyor bi öğle yemeği ikramında bulunulmaz mı? Ayıplanır biz de. Neyse, onun için zengin olmuşlar herhalde.

Akşamları gezebildik gündüz toplantıda olduğumuzdan. Son günü erken bitince Paris’i dolaşma gezme fırsatımız oldu. Motosikletlere ilgim olduğundan merakla izledim arabaların sağından solundan bazen bisiklet yolundan toplu ulaşım güzergahından geçiyorlar kiralık bisikletler bir hayli çok her köşe başında desem yeridir, bi o kadar da kullanan araçlar ayrı. Metro bazen yerin altına giriyor bazen de yer üstünde ortada ki genişçe refüje çelik ayakları sokmuşlar havadan gidiyor. Kısacası metro, otobüs, bisiklet, motor, araba, bi o kadar otopark imkanı her taraf trafik ve araç yoğunluğu.

Yok birbirimizden farkımız ama burası Paris: ortasında Zafer anıtı’nın bulunduğu Charles de Gaulle Meydanı 12 caddenin bu meydanda toplandığı veya 12 caddeye taksim olduğu çok geniş bir meydan araçlar yumak yığını halinde ama trafikte ki saygı kazayı, çarpışmaları önlüyor. Her araç birbirine saygılı sağdan gelip solda ki caddeye bodoslama gitmek isteyen araçlara dahi kimse korna çalmadığı gibi yolda veriyor. Bu meydan 1806 yılında yapılmaya başlanmış araya savaşlar girmiş ve 1836 yılında da bitirilmiş. Bu meydanın açıldığı veya bu meydana bağlanan en önemli caddelerden biri de Şanzelize Bulvarı 100 metre genişliğinde 2 kilometre uzunluğunda. 1670’lü yıllarda ham haldeyken yani tarlayken 1710 yılından sonra bulvar haline getirilmiş önemli ve marka mağazalarından dolayı bulvarın kalitesinden ve pahalılığından bahsedilebilir hatta bizim ülkemizin de meydana yakın bir bölgesinde ikinci katta bir ofisi dahi var bayrağımız dalgalanıyor.

1700, 1800 seneleri oluşmuş Paris 200-250 senelik bir şehir ama meydanın büyüklüğüne bulvarın genişliğine sadece bu bulvar bu meydan değil eski Paris’in geneli bu planlama çerçevesinde. Trafik yoğunluğunu ekonomik kalkınmasını sağlamış ülkeler ile aynı olmakla beraber fark burada, planlamada. 1900 yılında metro yapabilmek için daha sonra ilavelerle 200 kilometreyi geçmiş, bize metro değil ama hafif raylı sistem yapalım diyoruz 18 metrelik İzmir Caddesiyle 20 metrelik Doğu Caddesine projede rayları koyduk koymasına da üzerinden raybüslerin haricinde her şey geçecek.

Dünya Paris değil bizim gibi kentlerde yok değil ama Paris gibi olanlar da var. Bizim gibi; sıkışık, yanaşık, ardışık, bitişik, büzüşük, daracık, maracık düzeni olanlar kentsel yenileme yapıyor yani şehirlerini modern çağa uygun bütün planlayıp parça parça yıkıp yeniliyorlar.

Darısı başımıza diyelim bu düzen içerisinde nasıl olacaksa.

“Bize de bir gün kader güler, güler inşallah.” Şarkı da olsa kulağa hoş geliyor.

BİR ZİNCİRİN HALKALARI,

Bir turist bin turist demektir. 

Tanıtım, reklam, duyuru, ağırlama, hizmet, memnun etmek, yerli olsun yabancı olsun turistleri ağırlamak misafir etmek önemli unsurlardandır. Misafirperver milletiz ağırlamayı dünyada bizim kadar yapan ülke yok desem yeridir. Bu bize ata mirasıdır.

 

Tanrı misafiri düsturu ile yabancı, yolda kalmış, her kim olursa olsun yedirir içirir karnını doyurur hatta geç olduysa yatırır göndeririz.(Çok eskiden cebine para bie koyarlardı.)

 

Eczacı Arkadaşımın yanında çalışan kalfasının oğlu askere gitmiş. Askere gittiği yerde tesadüfen Manisa’da trafik amirliği benim de yakından tanıdığım memur arkadaşla tanışmışlar. “Manisa’dan oğlumu askere getirdim” dediğinde onları tanımasa da Manisa’da müşterek tanıdığımız olduğu için evine götürmüş. Yedirmiş içirmiş karınlarını doyurmuş ve oğlunu askere beraber teslim etmişler. Bu arkadaş Manisa’ya döndüğünde bunları anlatınca çok memnun oldum yemin merasimine giderken haberim olsun ben de karşılığını vermek isterim dedim.

 

İşte biz böyle bir milletiz ama. İşin amasına gelince bu ağırlama işini ticarete döndürünce fırıldaklarda dönmeye başlıyor. Turisti ülkemize yöremize çekelim onlara yöremizi gezdirelim ve para bırakmalarını sağlayalım deyince işin şekli değişiyor. (Değişmemesi için son yıllarda biraz daha akılcı davranır olduk.)

 

Turizm sektörü belli yatırımlardan sonra kendini döndüren ve belli bir dönemden sonra yatırım gerektirmeyen bir sektör. 

 

Bölgemizde tarihi özelliği olan antik kent, yöre mimarisi, ilginç alanlar, yerler, yaşantılar, örf adet gelenek, taşınır, taşınmaz kültür varlıklarımız var, hem de bu yönden çok zenginiz. Bunları gün yüzüne çıkarıncaya kadar gelen turistleri yatak (otel, konaklama) sağlayıncaya kadar mutlaka bir yatırım yapılması gerekiyor en önemlisi de o bölgede yaşayan esnaf, sanatkar, yeme içme mekanları, taksiciler, halk, okuru, yazarı, çizeri, yerel yönetim, idareler, çocuklar, kısaca hizmet sektörüne çok önemli görevler düşüyor. Onların yatırım yapmalarına gerek kalmıyor yerel idareler ve bu işle ilgili taraflar yatırımlarını yapıyor, bu saydığım kişileri eğitiyor zaten. Yani dükkanı bi güzel donattıktan sonra müşteri bekliyoruz. Yukarıda saydığım bölge halkının sadece güler yüzü ve bizlere atadan kalma dediğimiz misafirperverliğimizi göstermesi yetiyor.

 

Her şey oluşurken yani turizm yatırımı yapıyoruz dediğimizde, bir ucundan başladığımızda birlik beraberlik kopmaya başlıyor. Ben yapcam sen karışma veya yürüyen işe taş koyup frenleyip bundan sonra ben yürüteceğim edaları, herkesin bilinçsizce el atmaları, programsız plansız acelecilik ve telaşla yapılmak istenenler, bu işe heveslenmişlerin iştahını kestiği gibi heves ve şevklerini de kırıyor. 

 

Bu yatırımda yani turizm sektöründe yatak kapasitesi çok önemli böyle bir kapasiteniz yoksa turist günü birlik gelir güzelliklerinizi bedava seyreder bir kuruş dahi harcamadan çeker gider.

Onları ağırlamanız, akşama yatırmanız ertesi gün ve günlerde de kalmalarını sağlamanız para harcatmanız demektir turizm sektörü. Yoksa sırtınızı sıvazlarlar “good good” deyip yarım türkçeleriyle “turkiyeyi sevıyorz” derler, çeker giderler.

 

Manisa Büyükşehir Başkanımızın Cengiz Ergün; turizme katkı sağlanması, zengin kültürü olan merkez dahil ilçelere yatırım yapılması, tarihi eserlerin koruma altına alınması, onları gün yüzüne çıkarmak için restore edilmesi, eski evleri konaklama amaçlı (hem eski evleri günümüze kazandırmak, hem turizm metaı haline getirmek, hem de yatak kapasitesi olarak kullanmak) çalışmalar başlattı ve bunlara da ciddi ekonomik kaynak sağlıyor. Tabii bunlar önemli yatırımlar para ve zaman gerektiren yatırımlar sonrası misafirperverlik. Bu yatırımları yapmakla kalmıyor tanıtım reklam yöre halkını esnafını eğitmeye kadar bir çok destinasyonları da harekete geçirmek gerekiyor.

 

Ama; bir plan, bir program, ferdi olmadan, birlikte hareketle, bunların yapılması, harcamaları ve zamanı ekonomik kullanma açısından çok önemli. Yapılması gereken işlerin, yatırımların bir zincirin halkaları olduğunu düşünürsek birlikte hareket edilmesi gerektiğini unutmamak lazım gelir.

 

Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür.

ATATÜRK KENT PARKI…

Safran Çayı: Küçük sanayi sitesinin organize bölgeye sınır çizgisi. Safran Çayı ile çok komşuluk yaptım. Tabii bütün çaylar dereler dağlardan çıkar gelirler. Adres olarak bilinen yerden başlar hikayemiz. Turizm Meslek Lisesinin hemen alt tarafında bir hayli derin bir yataktan akar. Manisa’ya İzmir tarafından girişinde ilk köprünün altından Küçük sanayi ile organize bölgenin arasına girer. Sanayinin planlamasında bu bölgeye sanayi esnafından keresteci imalatçıları yerleştirilmişti hatta çayın kenarında bırakılan yeşil alana keresteciler tomruklarını depoluyorlardı.

Sanayi alanına ilk girişinde genişçe bir yeşil alan bırakılmıştı. Manisa ve küçük sanayinin alt yapısını yapan firmanın şantiyesi bu alanı işgal ettiğinden, hatta beton üretim tesisinin duvarları uzun müddet burada kaldı. Bu yeşil alan daha sonra Elginkan Vakfı’nın meslek edindirme kurslarının ücretsiz verildiği ve çok da hayırlı bir işin yapıldığı okula tahsis edildi.

Bir kış çok şiddetli yağmurların olduğu bir günde Safran Çayı yatağına sığmadı taştı. Çay kenarında alanı bol bulup Safran Çayı’nın dibine kadar depo olarak kullanan kerestecilerin tomruklarını taşkından dolayı önüne kattığı gibi alt tarafta ki Mehmet Akif Ersoy Caddesinde ki köprüye dayamıştı. Koca tomruklar yığılıvermişti köprüye, üzerinden aşacakmış gibi.

Mehmet Akif Bulvarından sonra üzeri kapatıldı ta ki üzeri açık olan Kentparkın başlangıcına kadar. Dere üzeri açık olunca içine her türlü pislik moloz inşaat hafriyat artığı atılır adettendir. Safran Çayı da insanların doğayı katletme, çevreyi kirletme, gibi düşüncesizliklerine yataklık yapmıştır.

Buraya proje hazırlayalım dediğimiz zamanlarda Magnesia AVM inşaatının temel ve bodrum kazılarından çıkan toprağı önde ki peyzaj alanına depolamışlar bu alanı da yaparlarken hafriyatı atacak yer arıyorlardı Safran Çayı’nın başlangıcı olan bölgeye yola yakın olduğu için depolanmasına belediye olarak müsaade ettik, dolguda kullanırız hatta bahçe toprağı bile olabilir demiştik.

DSİ izinleri, kapasite testi ve derenin kesiti için 500 yıllık debi çalışmaları bir hayli zaman aldı daha sonra projeye başladık; Safran Çayı çok şanslıydı. Adres olarak bilinen bölgeye yani Turizm Meslek Lisesinin alt tarafında ki yere çökertme havuzu yapıldı DSİ tarafından. En alt yani Menemen yolunun altında ki bölgede de yine DSİ tarafından taş pere duvarlar yapılarak çayın yatağı düzenlendi.

İşin zor ve zaman alacak kısmı bize kalmıştı. Çok güzel bir peyzaj projesi hazırlandı. Peyzaj mimarisinde yeni trendler ile farklı uygulamaların, farklı proje anlayışlarının yeni başladığı bir döneme rastlamıştı. Dolayısıyla eski anlayışların yıkıldığı yeni peyzaj anlayışının yeni yeni uygulandığı projenin uygulamasına başladık. Tamamlanması zaman almasına rağmen biraz bahar başlangıcına tabiatın neşvünema bulduğu, Manisa lalelerinin renkleneceği bir zamanda açalım dedi Manisa Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün. Bir bildiği varmış aslında; belediye sporumuzun güzide iki takımı kız voleybol ve futbol takımlarımız şampiyon oldular. Bunların coşkusu açılışa ayrı bir renk katkı.

Atatürk Kent Parkı’nı anlatmayacağım yaşamak lazım hem de doyasıya. Güzeli sevmenin ne olduğunu onunla yaşamadıktan sonra ne kadar anlatılsa boştur. Giriş kapılarında kontrollü girişi sağlamak için turnikeler ve güvenlik noktaları var. Bisikletinize binip gelebilir veya kiralayabilir (henüz faaliyete geçmedi) sarı boyalı bisiklet yollarında gezebilirsiniz, sabah yürüyüşü veya koşu yapmak için tartan pistte spor yapabilirsiniz. Çocuklarınızı torunlarınızı gezdirebilir siz de gezebilir bu esnada Manisa’lı şair ve edebiyat sanatçılarının hayat hikayelerini sanat sokağında okuyabilirsiniz. Yorulduğunuzda yeşil çimlerde yuvarlanıp çocukluğunuza geri dönebilirsiniz. Açlığınız aklınıza geldiğinde veya susadığınızda iki adet modern kafeteryada bu ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. 5-8, 8-15, 15-25 yaş gruplarına göre dizayn edilmiş aktivitelerden faydalanabilir, yürüyüş yollarında salınarak, sohbet ederek sevdikleriniz ve arkadaşlarınızla beraber yürüyebilir yorulduğunuzda yol kenarında ki banklarda sohbete devam edebilirsiniz. 170.000 m2 alanın her santimini doya doya yaşayabilirsiniz.

Ama suyun dansını izlemeden dönmeyin. Muhteşem.