Kula meydanı insan dolu. Grup grup olmuşlar içlerinde heyecanlı olanların yüzleri gülüyor. “Abarttık galiba bunca insan her ilçeden ilden” diyorlar. Proje amacına ulaşmış. Zafer Kalkınma ajansının desteklediği ‘Jeoparkı Keşfet projesi.’ Çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç, jeoparkı keşfetmeye gelmişler.
Jeotermal diyen var, termal turizm diyeni var jeopark diyeni de yeni duydum diyor keşfe gelenlerden. Yalan değil Avrupa’da ki toplantılara gittiğimizde okunuşu gibi yazayım ci ci en (GGN) Global Geoparks Network, ent i ci en (EGN) European Geoparks Network dediklerinde ve bunu konuşmalarda sık kullandıklarında kulağa hoş geldiği için dilime dolamıştım. Jeoparkı keşfettiğimde Kula Jeopark’ının bu söylenenlerden her iki gruba da girdiğini (hem dünya hem avrupa) öğrendiğimde yürüyüşüm değişmişti.
Salon dolu; kapı ağzı, sahne yanları, arka taraf, ayakta, merdivene oturanlar bile var. Salon dışında fuaye, meydan merakta. Konuşmalar bir an önce bitse de divlit ağzını, peri bacalarını, bazalt sütunları, lavların esrarını, ayak izini, kanyonları, volkan kayalarından akıntılarından tozlarına küllerine kadar bir çok gizemin heyecanını bastıralım istiyordu herkes.
Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün konuşmasında “Dünyada ki 120 jeoparkın içerisinde müzeler var Türkiye’nin ilk ve tek UNESCO tescilli jeopark sahası olan Kula’ya diğer jeoparklarda olduğu gibi tam teşekküllü bir jeopark müzesi yapacağız” dediğinde alkış koptu. Buna en çok sevinenlerden birisi de bendim.
Günümüzün heyecanı neşesi sevinci tatlı yorgunluğumuz bitip de eve geldiğimde akşam ajansında: Terör, şehit, şehir ortasında roket atar, mülteci, bot, batan, ölen, kalan, bayrağa sarılı şehit cenazeleri, siyasilerin konuşmaları, kurultay, sayıştay, potin, Putin, kaza bela sekiz ayın Çarşambası toplanmış haberlere. Oysa ci ci en diyenlerde neler konuşuluyor, ne projeler anlatılıyor, ne hesaplar yapılıyor. Özenmemek imrenmemek elde değil.
Onlarda da jeopark var bizde de. Biz jeoparka jeotermal diyoruz onlar ciyopark (Geopark) diyorlar.
Yahu git başımdan koca gün canım çıkmış iyi de onun da koca gün canı patladı. “Çocuğum bak baban yorgun ben de eve yeni geldim sırası mı şimdi? Sonra. Hadi sen git oyuncaklarınla oyna.”
Kuleler yapılıp yıkılalı, arabalar halının izine dizilip bozulalı, askerler savaştırılıp kaç kez mavi renkli askerlerin savaş kazandığı Osmanlı dahi bu kadar savaş kazanmamıştır. Hepsi yapıldı anası diyor ki git oyuncaklarınla oyna. Çocuk anasıyla çarşıya çıktığında oyuncak diye tutturuyor. Haklı arabalar çarpıştı, kuleler yıkıldı, askerler savaştı, yeni oyuncaklar lazım ki yeni kurgularla yeni oyunlar icat etsin çocuk, yoksa babasının tepesinde sokağa çıkalım teraneleri, annesinin eteğinde parka gidelim avazeleri. Her iki taraftan git şimdi sırası mı? Azarlamaları çocuk kös durumunda kalır. Kalır mı kalmaz tabii. Hani çok akıllı diye övünürüz ya o aklı ile başlar. Şımarıklık, laf dinlememe, yemek yememe, yaramazlık yapma, çocuğun yapabileceği ne varsa evi yakanlar bile var. Hepsi sıraya girer ve taarruz başlar ne zamana kadarki bir tokat ile tozu alınıp silkelenene kadar. Bitmez toz bezi kimdeyse karşı tarafa sığınır.
Bu çocuklu evin halleridir. Her çocuklu ev aynıdır. Televizyonlarda süper dadı programına özenilir ama uygulama yapılamaz. Yani kimsenin kimseden farkı yoktur.
Anne baba demiyor mu?
-Bugün çok yoruldum bunaldım akşam bi yere yemeğe gidelim.
-Hafta sonu kaçalım vallahi çıldıracağım biraz değişiklik olsun.
Eeee büyüklerin ki can da koca gün sabahtan akşama evde kapalı kalan çocuk zaten patlıcan kadar garibim, bunalmaz mı?
1950-60’lı yıllarda Amerikan filimlerinde westernlerde jönlerin dudaklarında hep sigara olurdu hemen hemen her sahnesinde o sigara dudaklardan hiç düşmezdi. Hatta Red Kid dahi çizgi roman sayfalarında sigarasız dolaşmazdı. Sigara tüm dünyaya özendirildi. Bu yıllara gelindiğinde şartlar ve şekil değişti. Ama o yıllarda Amerika’da ki sigara firmaları kazandıklarının vergileriyle Amerika’yı büyüttüler.
Şimdi yine yabancı filmlerde çocuk eğitimine önem verilen konular işlenirken çocukların aileden başlayan eğitimlerinden sofrada ki duaları evin en küçük çocuğunun yapması, akşam uyurken dua etmesine kadar, odasını dağıttığında annesinin uyarmasına kadar, bir çok olumlu konular işlenmekte. En önemlisi de en azından sokak ve mahalle aralarında bir basket sahasının olması ve çocukların burada maç yapıp oynaması hatta bazı sahnelerde babalarında çocuklarıyla oynadığı kareler yansıtılıyor ekranlara, kısaca sporu teşvik etmeyi sağlıyorlar bu şekilde. Sporda bilhassa topa pat küt vurduğun teniste ustaysan ABD de üniversiteyi burslu okuyorsun.
Bu teşvikten kasıt gençlerin çocukların sporla meşgul olup kötü alışkanlıklardan uzaklaşmalarının yanında heyecanlarını streslerini enerjilerini atmalarını sağladıktan sonra sakin bir şekilde eğitimlerini, verilen öğütleri nasihatleri dinlemelerini ve kurallara uymalarını sağlamayı amaçlamaktadır.
Salim kafa sağlam vücudda bulunur.
“Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.
Toplumlar geliştikçe edindikleri alışkanlıklar gündelik yapılan işlerin yanında gelecek toplumlara taşımak istedikleri bu yaptıkları zamanla bir birikim oluşturarak değer kazanırlar. Örf adet şekline gelen bu alışkanlıkların bazıları silinip giderken bir çoğu yıllarca taşına gelerek
eskilerin bu alışkanlıklarına yeni nesiller kültür olarak nitelendirirler.”
Diye anlamlandırılır kültür.
Bireylerin, toplulukların, ülkelerin yaşadıkları bölgeler ve konumlarına, mevsimsel etkileşimlerine, sosyal yapılarına, eğitimlerine, tarihi geçmişlerine göre bu faktörler çoğaltılabilir tüm bunlara göre kültür ve kültürel oluşumlarından doğan, barınmadan korunmaya giyim kuşamdan yeme içmeye kadar her şey ülkelerin yaşamlarında farklılıklar gösterir.
Bu farklılık dünya hayatı boyunca ülkelerin ortaklaşa üretip tükettikleri ithalat ve ihracat girdileriyle birbirlerine yakınlaşarak kültür ve yaşam farklılıklarına rağmen ortak kullandıkları araç gereç, makineleşme ve teknoloji sayesinde globalleşen dünyada arada ki yaşam mesafelerini birbirine yaklaştırırken geçmişten gelen değerler kültür farklılığını sürdürür.
#####
Akıp giden zaman ve anlayışlarında güncellenen şehirler ve şehir yaşantılarının kentleşme sürecinin potasında eriyip gittiği, kaybolduğu insanlar, insanlıkları. Giderek yaşayanlarına ve yaşamlarına yabancılaşan kentler. Bir elden çıkmışcasına birbirine benzeyen kentlerine yabancılaşanlar.
Fabrikasyon malzemeler kullanılarak çağdaşlık adı altında üretim barkotlarından tarihi, kimliği ve yapılaşması okunan kentler. Moda akımlarının gömlek gibi elbise gibi her yıl yenilendiği, giyenin şahsiyet değiştirdiği, yakınlarına göre ötekileştiği, ayrışarak koptuğu, akıntıya kapılmış rüzgara tutulmuşluğun avareliğinde sürüklenerek giden kimliğini yansıtacak bir özelliğinin yokluğunda kaybolanlar misali kentler.
Ruhsuzluğun donukluğunda, monoton hayatların giderek robotlaştığı insanların yaşamlarını çarklarında öğüterek tozları bir şişenin içerisinde suya bırakılmış isimsiz kimsesiz kimliksiz insanların kentleri.
Yakaların iki yanında beyaz kordonlu kulaklıklar, olmayanların ellerinde telefonlar, tıklamalar. Kalabalıklar. Kent caddelerinde araçların homurtularında kornalar, umursamazlığın önceliğinde sürücüler. Günlük koşuşturmacanın curcunasında bağırış, çağırış, gürültü, uğultu ve kavgaların gölgesinde kentler.
Çoluk çocuk, büyük küçük, anne baba, torun torba, bir koşuşturmacanın zamanı kovalamacanın telaşı içerisinde ki kent hayatları. Oysa düşen cemreler ile bahara gelindiğinde dönüşen havalarla yazlık kışlık hazırlığında ki evlerin bahçelerinde pişen turfanda sebzeli ocakta ki yemeğin kokusunun “Çocuklu, karnı burnunda, hamile, günü de az kaldı, kokmuştur zahir. Koş şunu götürüver” inceliğinde ki yaşam kültürüydü komşuluklar.
Sallanırken salıncak da heyecanım savrulurdu
Annemin sesi “sıkı tutun” kulaklarımda dururdu.
Ihlamur ağacının kalın gövdesinden çıkan dalda
Gıcırdardı salıncak babamın sardığı urgan sesiyle havada
Güneş ıhlamur yapraklarının arasından gözümü alırken
Baharın rengine değiyordum Eski Nisanlarda sallanırken
“Bu yıl bahar erken geldi” diyorlardı büyüklerim
Oysa ben zaten baharımdaydım küçücüktü ellerim
Tutmak isterken kelebekleri, yolarken çiçekleri
Cıvıldaşırdı daha yeni yapraklanmış ağaçlarda kuş sesleri
Büyüklerimin bahar dediği buymuş meğer
Renklenirdi toprak, güneş, hava, her yer.
İkinci baharımda benim de renklendi saçım sakalım
Eskiyen Nisan değil bendim eskilere takılı aklım
Dedem geldi gözlerimin önüne yan yana otururken ki
Bastonu bir elinde diğerinde elim nereye gidiyorduk ki
Oturmuştuk yıkık bir kerpiç duvarın üstüne “oh” diyerek
Dizlerini tuttu bastonunu yanı başına koyarken seslenerek
“Manav Hüsen bir ayva ver çocuğa buyur parasını”
Hep gelirdik buraya severdim çürük ayvanın karasını
Parmaklarken ayvayı dedem dalardı seyre sokağı
Seyredecek bir şey yoktu aslında gözleri arardı uzağı
Yine aynı sokak şimdi cadde olmuş yan yana apartmanlar yığılmış
Manav Hüsen, dedem, her yer, kobalak ağaçlar, evler, tarih olmuş.
Allah Allah her şey dün gibi aslında, ayvanın kokusu tadı
Ben de eskiyorum herhalde arıyorum yıkık kerpiç duvarı
Dedemin bastonu gibi bastonum yok daha, ancak ayaklarım ağrıdı
Mutluluğun adı o zaman ki yıllarda “Eski baharlardı.”
Yaşam kültürünün adıydı mutluluk.
Düşenin, kayıp gidenin, aranıp bulunamayanların, gemisi olup da kurtarmakta hüner sahibi olanların, yüzdürenlerin, sürenlerin, sürdürenlerin sözde maharetlerinde kültürsüzlüğün kültür olduğu umursamazlıklarda kentler.
Yapmacık gülücüklerin, sözde selamların, sinsi yüzlere, katı yüreklere, yataklık yaptığı menfaatlerin oğuşturulan avuçlarda ki gacurtuları, geçmişten gelen kültürün geleceğe kurban verildiği aldatmacaların kol gezdiği, sessiz masumiyetin sinsi hiyanetin, her geçen günün bir öncekine göre arandığı kentler.
Manisa Şehzadeler Şehri: Kadim bir medeniyetin tarihde yaşandığı izlerinin hala süregeldiği bu medeniyetin ruhunun sokak taşlarında, büklüm büklüm giden gölgenin barındığı dar sokaklarında, kerpiç evlerin toprak sıcaklığında, komşu duvarların dar kapılarında, hastalıkların bir kap çorba paylaşımlarında, iyi ve kötü günlerde ki hasletlerimizde, cami ve minarelerinin ezan seslerinde, medreselerinde ki rahlelerinde, hanlarının kapı kulplarında, türbelerinin yeşil demirlerinde, sokak çeşmelerinin çağlamasında, her köşe başında dökülen lokma kokularında, tarihi okunan ulu çınarların kovuklarında, insanların gönüllerinde hüküm sürdüğü değerlerin estetik kaygıdan uzak özüne bağlı paylaşım ve dayanışmanın saygı, sevgi, mazbut, mağdur, mağrur, mahzun, mazlum, insan odaklı kaygıların, duyguların toplumsal paylaşımının yaşandığı sıcak ve tabii mekanlar bütünüdür bizim şehrimiz ve yaşam kültürümüz.
Kent olmaya yüz tutmuş soğukluğunda ki yüzsüzlüğümüzün sıcak samimi sevecen daracık yolları pamuğunun helva, pekmezinin pandispanya, diye satıldığı parkları, taş kaplı caddeleri ıhlamur kokulu, mor çiçekli akasyaların gölgesinde ki sarmalanmalar selamlaşmalar, durup durup konuşmalar, ikindi ezanının bir minareden diğerine yankılandığında yaklaşan akşam serinliğinin çöktüğü cami avlularında ki şadırvanlarda çağıldayan su seslerinin Spil dağından inen dereleri çağrıştırdığının kültür olduğu yaşamlar.
Ahi adabının, ticaret erbabının, müşteri ahlakının, velinimet anlayışının, kırk yıllık hatırlı kahvenin yanında getirilen yayla suyunun, çay ocağından ikram edilen tavşan kanı çayın, veresiye defterinde ki köylünün asaletinin, hürmetkar hizmetkar aynı zamanda akîl çarşı eşrafının, pazarlığı sünnet bildiği, müşterisini incitmediği, komşusunun siftahının önde geldiği, borçuna sadık alacağına muvafık olduğu, alış verişin kıt bereketin bol olduğu, besmeleyle açılıp besmeleyle kapanan kepenklerin sesinde pirlerine fatiha veren esnafın ahilik, yaşam kültürüdür.
Demircinin çekiç sesiyle zikre kapılıp cezbe gelen Hz.Mevlana’nın ulviyetinde ki yaşamdır; tasavvuf erbabı, ahi adabı, esnaf ahlakı.
Oysa kentler; sonradan kazanılmış gelişigüzel değerlerin toplumsallıktan çok bireyselliğin hüküm sürdüğü insanların yalnızlaştırıldığı, rastgele dizilmiş dikine keşişen caddelerin insani ölçülerden uzak devasa ağaçsız gölgesiz meydanlara açıldığı, ve bu caddelerin kenarlarına yerleştirilmiş yapıların, yerleşim birimlerinin, uyumsuz ruhsuz planlama ile sıralandığı, hatta modellenmiş büyük camlı vitrinlerin, kaldırımların, şekillendirildiği statik yaşantıyı çağrıştırır kent.
Tek düze plan ve yapılar bütünlüğü, monoton ve sıkıcı yaşantı ile bunalımlara, teknolojik imkanlar ile yalnızlığa sürükleyen bencil çıkarcı milli duygu ve hasletlerden uzak ruhsuz kent yaşamına inat, kültür; insan fıtratını sürdüren, imkansızlıkların dayanışma ve yardımlaşmayla çözümlendiği, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” “Cebrail (A.S.) komşu hakkında o kadar çok tavsiyelerde bulundu ki komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim” diyen peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hadislerinde ki yardımlaşma anlayışını sürdüren inanış bizim yaşam kültürümüzde ki en kıymetli hazinemizdir.
Bu yaşayışın idrakinde olup kadim medeniyetimizi şiar edindiğimiz sürece örf adet gelenek ve
beraberliğimizi, köklü inanışımızı paylaştığımızda yaşam kültürümüzde bencil ve çıkarcılıktan uzak sevgi ve saygı hüküm sürecektir.
Hep öyledir insan oğlu öne çıkmak, önde olma ister. Ayakkabılar boya görmemiş ama idare eder, eski değil, dikkatli giyilmiş eskimesin diye yere dikkatli basılmış. Ceket gömlek ütüsüz, ama yırtığı söküğü yok onlarda belli ki adamlık her gün giyilen cinsten değil ama içinde ki halktan biri kayda değmez. Neden bahsedelim ki, ne diye dikkate alalım, silik bir sima, niye yer verelim ki memleketin üst düzey yetkilileri varken safda.
Yakını eşi dostu, namazla birlikte sessizlikte bitti, son dua yapılacak, eller açıldı, dudaklar kıpırdıyor, okuyor gibi yapanlar azınlıkta ama temenniler akıllarda, kalplerde dilekler, iyi niyetler, helallik verenler, “mekanı cennet olsun” diyenler. Ayakkabısına basılan da arkalarda elleri yüzüne giderken.
Kabire gidecekler sesleniyor birbirine birbirleri gibi olanlar. Araban var mı? Götüreyim mi seni? Bizim arabada yer var. Ayakkabısına basılan da son bir kere daha dua edecek bir avuç toprak serpecek kabire. Ön camında “Kabristana gider” yazıyor o da otobüste.
Kimse merak etmiyor yok gibi zaten. İmam okurken Yasin’i küreklerde durmuştu. Testiden su serpilirken taze toprak üstüne, biri teneke levhayı dikti baş tarafına. Aa bu ayakkabısına basılan (öne geçmek isteyenler tarafından) adam değil mi? Hani ceketi gömleği ütüsüz ama temiz olan. Oturmuştu herkes kirli tozlu taburelere o adam kabrin etrafında herkesin gözü önünde, toprak dağılmasın yayılmasın diye taş diziyor taze toprağın eteklerine. Ceketi, ayakkabıları tozlanmıştı bulaşmıştı ellerine. Fatiha derken imam, eller açıldı yine, o da son taşı koymuştu yerine.
O kaldı, talkını veren imamla. Mevtanın anasının adı neydi diyen hocaya verdi cevabı. Cenazeye katılanlar dizildiler cenaze sahibini taziyedeler. Kabirden çıkarken ayakkabısına basılan kapıda. Temiz yine üstü başı ayakkabıları bile. Ne zaman geldi ki buraya? Az önce taşları dizerken toprak olmuştu ayakkabıları, ceketine de bulaşmıştı kabirin tozları.
Kollarını çapraz yapmış, elleri göğsünde, saygıyla eğilirken başı önde “Sonumuz hayrolsun, yaşarken aklımızda bulunsun.”
Binerken herkes arabasına otobüsde yoktu ayakkabısına basılan. Zaten “Kabristana gider” levhası da kalkmıştı otobüsün ön camından.
Çoktan.
Cennet tarifinde yeşilliklerden çiçeklerden güzelliklerden bahsedilir bizim de beğendiğimiz bir bahçe, çiçek, yeşillik gördüğümüzde cennet gibi deriz.
Her mevsim yeşil alanlarımız, yol kenarlarında ki yeşillikler, ağaç diplerinde ki toprak parçaları mevsimlik çiçekler ile cennete dönüşür insanın gözü gönlü açılır o anda dünya gailesi bir an olsun unutulur hatta sıkça her yerde gördüğümüzde bir anda başka dünyalara dalarız.
Bahar başlangıcında laleler, yaz boyunca güller, sonbaharın tüm renklerini barındıran sarı kahve kırmızı mor renklerini yansıtan krizantemler yani kasımpatılar.
Manisa’mızın yollarını süsleyen renklendiren yapma çiçekler gibi duran görünüşü, anlamı, duruşu, tavrı, renkleri ile; Kasım ayında ilkbahar ve yazın kaybolan renklerinin, hülyalarının, sevdalarının, yaz aşklarının sonlandığı, ayrılıkların hüsran hicran hasret ifadesi, romantizmin gücün simgesi kasımpatılar.
Kışın yaklaştığı şu günlerde, bir daha ki baharın gelmesiyle yeşerecek umutları, sevgileri, aşkları unutturmamak hayata küsmenin anlamsızlığını dostluğun beraberliğin bütünün gücünü göstermek ister gibiler. Bolluk ve bereketi, hatta güçlü geleceğin, umudun simgesi Kasımpatılar.
Şimdi bizde yeni trend oldu. Gelin kızın daha nikah masasından kürsüden inmeden arkasını dönüp çiçeği bekar kız arkadaşlarına atması.
Oysa her anın; bembeyaz bir dünyaya bembeyaz bir sayfa açışın, damadın elinin sıcaklığı, duvağının arkasında ki gizemin, gülücüğün, heyecanın, sevincin, etrafa bakışın, yere basmıyor adeta uçarcasına yürümenin, tüm bunların yanında mutluluğa gidişinde ki en duygusal ve en heyecanlı anında temiz bembeyaz iki aşk ve elinde tuttuğun özenle seçilip yapılmış bir demet beyaz çiçek.
Ömür boyu sürecek: Masumiyet, sadakat, bolluk, bereket ifadesi, Kasımpatı.
İnsanların, hayvanların ve trafikte ki araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketlerine trafik denilmektedir.
Trafik sadece içerisinde akışın yönlendirildiği bir yollar sistemi değil, aynı zamanda toplumun bireylerinin bir başka biçimde etkileşim de bulunmasıdır.
İlkokul karnemizde derslerimizin hepsi beş olsa da hal ve gidiş hanesinde öğretmenimizin kanaati zayıfsa evde tozumuzu alırlardı.
Hal ve gidişin önemini ilerleyen yaşlarımızda anladık. İnsanların bize gösterdikleri saygıdan bize verdikleri değerden anne babamıza hak verdik.
İşte trafik de hal ve hareketlerin insanların ve hayvanların düzenli olması bizlere kurallara uymamızı sağladığı gibi trafiğin akışını da kolaylaştırır.
-Kırmızı, sarı, yeşilin kent mobilyası olmadığı,
-Kavşaklarda, dört yol ağızlarında yere geniş ve aralıklı yapılmış çizgilerin sek sek çizgisi olmadığı,
-Yayaların bu çizgiye uyarak yola çıktıklarında araçların önceliği yayaya vermeleri,
-Çizgi olmasa da yaya yola adımını attığında yine önceliği yayaya vermemizin gerektiği ama yayalarında her noktadan yola atlar gibi çıkmalarının da bu hakkı kötüye kullanmalarını gerektirmediğini,
-Yolda yürümeyle tarlada yürümenin eş değer olmadığını,
-Silgece iliştirilen ceza pusulasıyla gözlerimizi açtığımızda kaldırıma park etmenin açık gözlülük olmadığını,
Anlarız.
Tabii seyr-ü seferin sağlığı açısından kırmızı ışıkların sık ve zamansız kullanılması da önem arzetmektedir. Ara sokaktan ana caddeye çıkacak bir araça kimse yol vermez bu giderek buraya trafik ışığının konmasını gerektirecek hal alır. Ama o sokaktan araç çıkmasa da o kırmızı ışıkta beklemek zorunda kalırız. Işık olmadan çıkmasına izin verseydik beş saniye bekleyecektik aynı noktada kırmızı ışıkta 40 saniye bekliyoruz. Bu şekilde kırmızı ışıklar arttıkça kuralsızlık başlar. Birincide dur, ikincide dur, üçüncüde sabır, dördüncüde kaza geliyorum der.
Ana cadde üzerindeki parklanmalara çare bulamadığımız müddetçe kuyruklanmalar ile iki üç kırmızı ışıktan sonra geçilmesinin kaçınılmaz olduğunu,
Kırmızı ışıkların trafiğin yoğun olduğu yönde ki süresi ile kırmızı ışığın gerekli olmadığı zamanlarda fasılalı yanması gibi ayarlamaların mutlaka yapılmasının gerekliliğini,
Toplu ulaşım araçları kullanılsada kentimizi yayalaştırmak ve bisiklet kullanımının yaygınlaştırmanın vazgeçilmezlerden olduğunu,
Tüm bunların yapılması halinde hal ve gidiş notumuzun yükseleceğini ve sınıf atlayacağımızı işte o zaman trafiğin anlamında geçen insanların hayvanların ve araçların kısmından hayvanların tanımının çıkarılacağını söyleyebilirim.
.
Günler öncesinden hazırlanılırdı. Hem yolluk, hem yolculuk, hem de gidilecek yere hazırlanan hediye ve yiyecekler, valizin yanında vırık vıccık torbalar, nihayet yola çıkılacak gün gelip çatmıştır. Sabah erkenden yakın komşularla vedalaşılır gidipte gelememek gelip de görememek var denir helallik istenirdi.
Bağ zamanı at arabasına yüklenen eşyaların üstü branda gibi genişçe bir örtü ile toprak bağ yolunun tozu eşyaları tozutmasın diye örtülürken annem komşuları dolaşır helalleşirdi. Gözler yaşlanır, çocukluk halimle arabanın tepesinde eşyaların üstünde yükün bağlanmış urganına tutunur bekler arabanın dingiline bağlı köpeğimi görmeye çalışır yanımda kucağımda olması için yalvarırken arabanın tekeri dönmeye başladığında üç beş sokak sonra bağın yoluna girerdik bu kadarcıktı Manisa. Beş sokak ötede ova üç sokak yukarıda Spil dağı.
O zamanlar 60.000’di şimdi 360.000 buna rağmen büyüdü mü Manisa? Ova, dağ, sanayi gecekondu sarmalında yükseldi değişen bir şey yok yani. Arabalar herkesin altında şöyle bir dolanı verildi mi Manisa’yı baştan sona gezersin.
1975 yılı olabilir: Fatih Parkı’nın bir köşesinde, Fatih’in av köşkünün yanında, bu binanın son belediye reisi Rahmetli Mustafa Çapra’nın zamanında taşınmıştı belediye şimdi ki binasına. Manisa’nın taa Bizans’tan Saruhanlı’dan beri çarşısı olan yere. Sipahi, mezat, bedesten pazarının olduğu yere. Köy otobüslerinin hem de burunlusundan çoğunlukta olduğu garaj da buradaydı. Köylü esnaf iç içe herkes ahbap, gelen geçen vatandaş bu esnafa uğramadan bir çayını içmeden dönmezdi çarşıdan. Hatuniye, daha çok cenaze namazlarının sıklıkla kılındığı cami ile Çeşneğir, garaja yakın olan ve köylerden gelenlerin namazlarını kıldığı cami. Taşçılar, dükkanın kapısına sandalye koyup da alel acele namaz kılmaya giden esnafın mescidiydi. Çarşı o zaman parsellenmiş gibi ayrılmıştı: Bedesten ve bit pazarı esnafı, kavaflar çarşısı, kuyumcular caddesi, havuzlu çarşı ve sigortalar binasının esnafı.
Mustafa Kemalpaşa Caddesi daha çok bankaların ve ticarethanelerin büyük mağazaların bulunduğu bir caddeydi. En meşhuru da Pomağın fırınıydı. Buradan ekmek almadan hiçbir memur evine gitmezdi.
Her esnaf, eşraf, vatandaş herkesi bilir tanır yaşlı ustaya hürmet saygı gösterilir, çocuklara beş parmak endazesi ile çıraklık öğretilirdi. İşte bu çarşıdan taşındık hem de Allahaısmarladık diyemeden, taşınacağız diye sevindik, gittik arkamıza bakmadan. Oysa bayram olur bayraklarla donatırdık çarşıyı sokağımızı, Mesir olur yabancı konuklar gösteri yaparlardı sokakta esnaf alış verişe çıkmış Manisalı toplanırdı. Devlet büyüğü geldiğinde kapının önü kalabalık olurdu, öğle tatilinde memurlar çarşıya dağılır dükkan dükkan gezerdik, öğle yemeğini her öğlen bir başka esnaf lokantasında yer her gördüğümüze selam verirdik, sela okunduğunda belediyenin penceresinden kulağımızı kabartır, kim acaba der bir rahmet okur, öğle namazını Hatuniyede kılar cenaze namazına katılırdık.
Nerden büyük şehir olduk büyüdükte küçüldük. Binamız yetmez memurumuz yetişemez oldu. Bir tek Başkanımız seçildi birde meclis üyeleri bir seneyi geçti ne belediye çalışanlarını tanıdık ne de meclis üyelerini. Birden büyüdük çocukluğumuzu yaşayamadan. Köylere mahalle diyoruz tanımakta zorlanıyoruz, adreslere bile alışamadık. İki ilçe biri bir uçta diğeri diğer uçta asılıyorlar Kumludere’den yırtılacak Manisa. Büyükşehir çekilmiş çekilmiş İzmir’e 25 kilometreye dayanmış her geçen gün mesafe kısalıyor oysa en yakın ilçesi Saruhanlı o da 20 kilometre. Geçen de kırsal kalkınma kapsamında Hünnap fidanı dağıtacağız diye Demirci’nin Söğütçük Köyüne gittik tam iki buçuk saat. Balıkesir’in Sındırgı’sından dolandık iyi ki pasaport sormuyorlar, biz çocukluğumuzda Alaybey’den Dış mahalleye gittik mi akşam yatıya kalırdık.
Çocukları severken büyümüşte küçülmüş maşşşallah deriz.
Ah benim güzel Manisam büyümüşte nolmuş?
Bugün bir kardeşimiz daha uğurlandı Hatuniye’den. Bir iki derken Manisalılar doldurdu avluyu kimleri uzun zamandır görememişim, sarılırken akrabam diyordum. Evet eski Manisalılar akrabaydık bir bir eksilen büyük bir Çınardan dökülen yapraklar gibiydik. Her birimiz küçük halkalar oluşturmuştuk caminin avlusunda rahmet damlasının halkaları gibiydik. Caminin içi cemaati almadı namazdan çıkınca avluda Cuma Namazı görünümünde hasırlar üzerindeydi insanlar. Tabutu elden ele giderken, tekbirler getiriliyor, her bir dostu tabuttan elini çekmiyordu.
Mezarlıkta meftadan çok yaşlı, genç, yaştaşı, arkadaşı vardı. Çukura indirilirken Abdullah Hoca bilindik ses tonuyla Amene’rrasûlü okumağa başladığında öne eğilmiş başlar dökülüyordu yaşlar.
Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ”Allah’ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yapmayız. İşittik itaat ettik. Ey Rabbimiz affına sığındık! Dönüş sanadır!” dediler. Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et! BAKARA( 285-286)
1970 yılı Rahmetli ustam Yaşar Mercül’ün yanında mimarlık stajımı yaparken o da 10 yaşında bir çocuk çıraktı. Büyüdük, o havuzlu çarşı esnafı ben de belediye çalışanı oldum. Kahvesi çayı her zaman hazırdı, hoş beşe oturduğunuzda sohbetin anlamını yansıtan fıkrası, sıkça anlattığı esprili hikayesi çoktu, sanırdınız yok hiç bir tasası. Havuzlu çarşı esnafı, yanında ki arkadaşı, karşısında ki dükkan komşusunun derdiydi tasası. Önemli kararlar alacağı zaman komşusu, arkadaşı, partilisi Doğan Göde’yi yanına alır. Kararı açıklardı. Bir seferinde bilgim olmadan ama benim için hakkımda da bir karar alıp tebliğ etmişti.
Yaşı gençti ama 50 yıldır çarşıdaydı tam bir çarşı eşrafı, ahi babasıydı. En son benim hatırıma bir eyleme karışmıştı Beyaz Fil satılmasın diye.
Bizler; konu komşu eş dost yar ağyar uzak yakın her birimiz onun yükünü yüklenmiştik o yüksüz gidiyordu.
Allah Rahmet Eylesin, mekânın Cennet olsun Muzaffer Çakmak.
Şöyle bir uzanırsınız sadabad misali başka sadabad olmadığı için lale devri burada yaşanırdı. Nedim burada volta atarken ellerinde dantelli şemsiyelerini döndüren yüzlerinde ki müstehzi tavırlarını gizledikleri dantelli şeffaf peçelerinin ardından seksi gülüşlü hatunlara takılırken şemsiye havada fırıldak gibi dönerdi. Katibim şarkısı burada bestelenmiş sanırsınız…
Orta yerinde çam ağaçlarının olduğu, zeminini kapladığı kara asfaltın ahali tarafından burada tanındığı, adına frenkçe bolivar denildiği, bu yolda pusatsız yürüyen eşraftan kimselerin, “basarsam gömülür müyüm? İskarpinlerimin tabanı yapışır mı?” Endişesiyle yürürken ki hal ve hareketlerinden peşine takılanlar, bıyık buranlar bile olurdu.
Aşağıdan bakılınca üst tarafı gözüken biraz yokuş olan bu bolivarın alt kısmında yolu dikine kesen demir yığınlarının Fransız mühendislerince endaze ile dizdiği tren yolu vardır. Kara trenlerin dumanının ortalığı boğduğu garda beklediğiniz yolcuyu göremeden şaşkın bakışlarla el yordamıyla ararken her bir yolcuyu gözden geçirdiğinizde “sapık”, “hop birader” laflarının size söylendiğini duymaz üstünüze alınmazsınız çünkü amacınız gurbetçiye kavuşup sarılmaktır. O devirde elde pankartla yolcu karşılamak yok tabii, dayanamayıp “Ali more Aliiii” diye memleketten gelen hemşerinize bağırmaktan başka çareniz yoktur.
Yanınızda az önce hasretle sarıldığınız hemşeriniz ve onun eşyaları bir elinizde tahta valiz diğer elinizde omzunuza attığınız torba ile garın önünde bekleyen faytona ödenecek mangır yerine yürümeyi tercih ettiğiniz kara asfaltlı yola koyulurken ortada çam ağaçları, kaldırımlarda arzı endam etmiş palmiyeler, gölgesi bile yok hava da sıcak. Yokuşu çıktıkça sıcak daha da bastırır. Parkın köşesinde ki tek katlı evlerin önünden geçerken yolun sol tarafında, sıcaktan her penceresi açık, içeriden çocuk ağlamalarının geldiği, kapısında birbiri üstüne sigara yakan telaşlı errrkeklerin bulunduğu, kara asfaltın üstünde kapının önünde bir kaç faytonun nöbet beklerken atların ortalığı kokuya boğduğu gri renkli binanın az üstünde aynı renkte uzunca bir bina daha var. Her penceresinde dışarıyı seyreden kız talebeler ile palmiyelere yaslanmış işaretle anlaşan delikanlılar. Üst köşede kemerli pencereli bir başka okul daha.
Bu okulun karşısında duvarları yakışıklı erkek güzel hanımların fotoğraflı afişleriyle kaplı önünde demir bariyerlerin olduğu, etrafı duvarla çevrili merak uyandıran duvarlarında ki afişlere merakla bakan hemşerisine,
-Akşam buraya, sinemaya gelelim Küçük Hanımın Şoförü, Ayhan Işık’ın filmi var Belgin Doruk’la oynuyor sever misin Ayhan Işık’ı?
-Farketmez ben Ahmet Tarık Tekçe’le Vahi Öz’ü severim ama olsun gelelim.
Çatısında şapkası olan onunda tepesine dikilmiş demir direkte bayrağımızın dalgalandığı bina önünde ki çamlı parkın ortasındaki havuzu ve kapısında Halk Evi yazılı pembe boyalı binanın olduğu parkın önünden geçerken
-Sinemadan önce burada birer çay içeriz vakitli gelelim.
-Tamam.
Bayraklı ve de endamlı, mermer basamaklı yapıyı geçince, kocaman silueti ve haşmetiyle boylu boyunca uzanmış dağın önünde duran camiden.
-Öğle okunuyor camiye girelim sonra eve gideriz.Abdestin var mı? Nereden olacak yoldan geldin ben de şaşırmışım.
Camiye doğru yürürken:
-Bu meydanı da hiç sevmem beyaz, bir de tırtıklamışlar üstünü, güneşte adamın gözünü alıyor herkeste buradan geçiyor kestirme diye. Çok eskiden şuracıkta bir adam asmışlardı hala gözümün önünde, aman Allah korusun.
Caminin avlusuna girmiş, şadırvanı gösterdiğiniz misafirinize:
-Sen şurada abdest al ben de bavulu, torbayı şu duvarın dibine koyup camiye gireyim. Çıkışta şuracıkta Taşçılar Mescidi’nin altında Dede Lokantası var yemekleri lezzetlidir. Mezat (bit) pazarı, Bedesten esnafı, kavaflar çarşısı eşrafı, yazın bağında olan Manisalı öğle yemeklerini burada yer, neredeyse Manisayı doyuracak yani, başkada köfteci, pilavcı vardır ama biz oraya gidelim. Hesaplıdır da.
Saat 10.00 da yola çıkarız diye kavilleştik. Belediyenin önünde ki bariyer kalktığında saat tam ondu. Akhisar’dan Sındırgı yoluna girdik Kertil’e geldiğimizde virajlarda dönmekten o kadar ki Manisa’ya geri dönüyoruz sanırsınız 180 derecelik virajlar bile var, başımız dönmüştü. Yaşlı amca ile ninenin açık tuttuğu bir yol üzeri kahvesi burası. Balıkesir milletvekillerinin afişleri vardı kahvenin camında tam yerine gelmişiz dedik. Amca 55 senedir geçiniyoruz dediğinde ninenin çay tepsisini bizim çocuklar koştu elinden aldı.
Talebeliğim geldi aklıma İstanbul’a giderken bu virajları az mı dönmüştük. Akşam otobüsü içerisi sigara dumanından seçilmiyor 45 yolcu şoför muavin dahil 47 kişi içiyor. Sigara dumanından kafayı bulanlar gece ikiden sonra horlamaya başlıyordu. Allah Allah ne günlerdi.
Sındırgı’nın içinden döndük virajlar peşimizi bırakmıyor. Bu sefer hem dönüyor hem yükseliyoruz göğe doğru fenafillahtayız. Arabanın burnu biraz düzelir gibi oldu rampanın ucunda insanlar toplaşmışlar, saat 12.50 idi. Neredeyse üç saat oldu Manisa Büyükşehir Belediyesinin en uç köyü iki buçuk üç saat. Ülkemizde bizim gibi büyükşehir yoktur. Yolun asfaltı, kanalizasyonun arıtması, içmesuyunun patlağı, Manisa merkezden gelinmeyecek tabii Demirci’ye de bir saat, yakıncacık! Bu kadar uzaklığa sempatik gözükmek için dedim aklım sıra adını Söğütcük koymuşlar, gel de sevme.
Arabaları görünce sıra oldular ah benim misafirperver saf temiz yürekli köylüm. Hepsiyle tolaştık kavis olmuşlardı merdivene doğru, merdiven başına geldik basamaklardan genişçe bir terasa çıktık. Koordinatörümüz Kazım Bey muhtarından başlayarak köylüleri tanıttı büyükşehir meclis üyelerimiz de bizi karşılamışlardı. çaylarımızı içerken gözümü alamıyordum, köyün dik yamaçlarından. Kestane, Ceviz ağaçları, Böğürtlen çalılıkları, göm gök yeşille kaplıydı, sulak bir köy Söğütcük.
Kapalı düğün salonunun yanında etrafı açık üstü örtülü açık düğün salonunda toplandık. Kırsal Kalkınma Daire Başkanı, şube müdürleri. Köyün kadınları karşı duvarın önünde toplanmışlardı. Kazım Bey kısa bir konuşmayla proğramı sundu. Söğütcük Muhtarının bizleri görmekten memnuniyetinin ifadesi ve teşekkür konuşmalarından sonra, Genel Sekreterimiz Halil Memiş Bey Karadeniz’de politika yaptığı günlerde en sevdiği şeymiş kırsalda köylü ile sohbet etmek. Bunun verdiği heyecan ve eski günleri hatırlamış olmalı çok güzel konuştu. Manisa Büyükşehir Belediye Başkanımız Cengiz Ergün Bey’in selamını sundu. Bir alkış koptu. Söğütçük nire Manisa nire.
Konuşmaların ardından asıl geliş sebebimiz olan Hünnap fidanlarını dağıttık. Her birimizin elinde fidanlar, havada uçuşanlar, bir koltukta iki karpuz misali olanlar, duvardan çitten yoldan koşup gelenler, kadın erkek çoluk çocuk 500 fidan dağıttık o gün. Meyvası bol, kazancı bereketli, yiyene şifa, satana para, Söğütçük’e kalkınma olsun. 7000 fidan daha dağıtacak Kırsal Kalkınma Dairesi Başkanlığı. Toprak tahlilleri Hünnap’ın arayıp bulamadığı cinsten, sulak arazi ve uygun iklim koşulları Hünnap’ın bol meyve vereceği bir bölge.
Hayırlı, uğurlu, bereketli, olsun.