Bizim oralarda gelincikler, papatyalar açmış bahar esintileri başlamıştır. Sırtına bir hırka, koluna sevdiğini, eline çocuğunu alanlar kırlara koşmuştur. Ağaç gölgeleri aranır olmuş, toprağa cemre düşmüş, toprağımın kokusu vatanımın her yanına yayılmıştır. Buram buram toprak, yemyeşil çimenler, masmavi gökyüzü, pırıl pırıl güneş. Özlem dağlarken yüreğimi: Manisa’mın dumanlı dağının dereleri, kar sulu tarihi çeşmelerinin berrak suları yanık gönlüme serpintidir.
Arnavut kaldırımlı, kıvrılarak giden duvarlara tırmanmış baygın kokulu hanımelli dar sokakların, mor salkımlı alçak avlu duvarlarının eğreti duran sokak kapıları. İçerlek evlerin hayatlarına giden avlu içerisinde ki teneke saksılarda ki sardunyalı yol, yeşil, kahve renkli yosun tutmuş çingene kiremitlerinin birbirlerine sarılışları, çivit kuşaklı kerpiç duvarlarının yaslanışları, gölgelerin kol gezdiği bir o yana bir bu duvara dayanışları, “Akşama annemgiller size gelecek evde misiniz? Seslenişleri.
Şırıl şırıl akan sokak çeşmelerinde sohbetler, akşam ezan vakti olmuş dolmayı bekleyen testiler, soğuk su içme bahanesiyle eve gecikmeler, Narlıca’nın Üç Oluklu Çeşme ile aynı tarihi paylaşan yıllanmış çınar eğilmiş, yıllarca söylenmiş her bir hikayeyi anlatacak gibi sırasını beklerken, akşam vakti dumanlı dağın eteğinden dönen bir kaç inek su içmek için kaygısızca yaklaştılar çeşmenin yalağına…
Narlıca’nın beyaz badanalı evleri grileşti Haydar Deresi’nin ardından batan güneşle. Gölgeler gitti sokaktan, esintiler mor salkımları yalarken sakinlik eğreti avlu kapılarından içeri sızdı. Gaz lambalarının isli şişeleri zorlarken karanlığı, gökyüzü hiç bu kadar mücevhere benzememişti. Hayata kurulan yer sofrası, büyük sininin üzerinde tarhana çorbasının ardından gelen kurutulmuş biber patlıcan dolması iştahları kabartıyordu…
Sigara dumanının dağılışından belli olan bahar serinliği bastırmış, hayatta biten yemeğin ardından yatsıdan önce içilen dibek kahvesinin kokusu odaya sinmişti. Lalapaşa’dan Yatsı Ezanı gecenin sessizliğini aralarken çeyizin üç aşınma izli seccadelerinde eller hak’ka ulaşmış, yataklar musandradan serilirken yere, çocuklar çoktan uyumuşlardı koşuşturmanın yorgunluğundan…
# # # # # #
ESKİ MANİSA FOTOĞRAFLARI diye tarihten bir sayfa açılmış feyste. Siyah beyazlar paylaşılmış, renksiz, silik, seçilemiyor bile. Bir tanıdık yüz, bir bildik sokak, bir ev aranıyor yansıtsın diye geçmişi. Tartışılıyor yanlışlar, buluşuluyor eski arkadaşlıklar, rahmetle anılıyor eski komşuluklar.
Heyhat kaybolup gittiler. Ne gelir elden?
Kadermiş öyle dediler, gitse de hepsi birden.
Kim yaptı? Kim yıktı? Kimler yok etti?
Yüzlerde hayret ifadeleri, söylenti teraneleri.
Suçlular aranırken bir ordan bir burdan
Elde MOBİL TELEFONLAR! paylaşıyoruz bir yandan.
Git git bitmiyor, büyükşehrin kaderi Manisa,
Az daha gitsek Kütahya.
Köylüler diyor. “Burası son durak şu tepeyi aşsanız
Kütahya’dasınız.”
Süleyman dayıyı rehber verdiler orda oturuyormuş diye.
Ama kekeme.
Birer çaydan sonra yukarı küpelerde gözüken camiye yürüdük.
Biz anlattık o dinledi, o anlattı biz güldük.
O anlatıncaya kadar bulduk camiyi,
Depo olmuş son cemaat mahalli.
İçinin zemininde halı kilim arası yaygılar duruyor.
Ama duvarları muhteşem. Sanat tarihçiler 700 sene diyor.
İmam der ya, “Bu camiden güzeran etmiş cemaat ruhlarına.”
O ses sinmiş duvarlarına.
Kimler gelmiş kimler geçmiş Germiyanoğlu’ndan beri
Saruhanlı, Osmanlı, Cumhuriyet. Besbelli.
Manisa ili, Demirci ilçesi, Küpeli Köyü’nde (Küpeli Köyü halkı eskiden küp yaparak geçimini sağladığından, köyün eski adı küpten gelmektedir. Bu isim benzerliği denir ya. Küpüler olan köyün ilk adı, sonradan Köpüler, daha sonra ise Küpeler, sonra da Küpeli olmuştur.)
‘Maksat bir rivayet muhtelif’ Küpten küpeler, vurdukça kenarına lüp lüp eder ya. Köyün adını biz benzete duralım caminin duvarlarında ki süslemelere gelelim. Zamanın gezgin hat sanatçıları bu bölgelerde gezer dururmuş. Bir lokma bir hırka derviş adabı tasavvuf niyazı ile geçinip giderlerken konakladıkları köyde yediğinin yattığının bedelini böyle öderlermiş.
Kitabesinde: Hatip İsmail tarafından 1378 yılında inşa edilmiştir ve 1890 yılında da onarım görmüştür. Onarım kitabesinden tacir Ali Ağa’nın oğlu Mehmet Emin’in hattat olarak çalıştığını anlamaktayız. Son cemaat yerindeki diğer kitabelerden ise Karacahaçinler’den Karamehmet oğlu Mehmet’in ve Hacı İbrahim’in yapıyı tamir ettiği, kıymıkçı Mustafa’nın ise usta olarak çalıştığı anlaşılmaktadır. 1378 yılında yapılan cami’nin Saruhanoğulları döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. Saruhanoğlu Ishak Bey’in 1378 yılında vefat etmiş, yerine oğlu Hızır Şah gelmiştir. Caminin, Hızır Şah zamanında yapıldığı bilinen kültürel yapılardan biri olma olasılığı yüksektir.
Tarihçesi bu.
Onca yıldan sonra restore etmek Manisa Büyükşehir başkanı Cengiz Ergün’e nasip oldu. Cengiz Başkan ulaşımda toplu taşımacılık otobüsleri ile uzakları yakın ediyoruz diyor ama bu kadar ileri gideceğini köye varınca gördüm. Manisa’nın en uzak köylerinden, taksi ile iki saat. Bir ara “Dönsem mi acaba” Dedim. “Ne işiniz var buralarda bulamadınız mı başka yer?” Diye söylendim. Ceviz kiraz çilekmiş geçim kaynakları, birazda hayvancılık, koyun keçi bakılalı.
Ancak bir övünç kaynakları var: 700 sene önce ‘Saruhanlı’ buradaymış 700 sene sonra ‘Cengiz Ergün.’
Anılarda unutulmuş, çocukluklarımızın evleri kaybolmuş, yaşanmışlıklarımız dillerde, eski tanıdıklarımız gönüllerde, evimiz sokağımız yolunda ki ağacımız teneke saksılarda konserve kutularında ki sardunyalarımız.
Evden eve uzak komşuluğa giderken bir dalını koparıp bahçesine diksin diye hediye götürdüğümüz yörük kızı, sarmaşık gülü, kasımpatılarımız, bahçesinde ki çiçekler, bahçe duvarında ki mor sümbüller, avlusunda ki çardak asmalar.
Koca avlulu evlerin bakımı, sokak çeşmelerinden tenekeler, kovalar ile su taşınmasına rağmen bahçede ki coşkun çiçekler. Geçim, bakım, giyim, yokluk, yoksulluk, parasızlık, hastalıklarda ilaçsızlık, sıtmadan veremden kabakulaktan kızamıktan ölümler.
Tüm bunlara rağmen, yaşam sevinciydi komşuluk, dayanışma, gelip gitme, hal hatır sorma, bir işin ucundan tutuverme, bir tas çorba, bir kap yemek, yardıma koşuverme. Gaz lambasında ki sıcak sohbetler, kapı önü toplaşmalar, çivit kuşaklı sokak duvarları, kireç badanalı toprak sıvalı tek katlı kerpiç yapılar.
Yine de mutluluk, yine de sevgi kardeşlik. İnadına huzur, yaşanmışlıklar.
Kısık çıkmazı, değirmen boğazı, Ulu tepe yolunun tarihi, Çaybaşı’nın çınarları, Narlıca, Dilşikar, Arap Alan, Lalapaşa’nın mahalle. Bozköy, Horozköy, Keçiliköy’ün köy, Karaköy’ünün ayrı bir semt olduğu. Alaybey’de beylerin, Asmalık Tımarın da bağların, Akpınar’ın da sahralığın, olduğu bu kadarcık Manisa’m.
Minareleri sayılamaz, sokakları geçilemez, Ulu Cami’den görülemez, yayla suları içilemez, Dumanlı Dağı her yönden seçilemez, olmuş Manisa’m.
Sokak çeşmeleri akmaz, insanları bakmaz, mor salkımlı çatıları çökmüş, hanımeli kokusu gitmiş, duvarları çivit badanasız kalmış, avlularında Sakız Sardunyalar kurumuş, Sarmaşık Gülleri solmuş, çardak asmaları yıkılmış, Muradiye Camisi yeşil alan, orta yeri toz duman olmuş Manisa’m.
Her ağacını bahçemde yetiştirdiğim, kobalak ağaçlı yollarım, kokar ağaçlı boş arsalarda oynadığım, her çiçeğini avlumda suladığım, her insanını akraba bildiğim, her sokağının taşına ayak bastığım her duvarına yaslandığım, her evin odalarında gezindiğim, pencerelerinden baktığım, merdivenini hayatını kapısını açtığım, yıkık kerpiç duvarlarında dedemle oturup çürük ayva parmakladığım, Güzel Manisa’m. AA.
İşte şimdi feyslerde paylaştığımız Eski Manisa Fotoğraflarında arayıp bulamadıklarımız fotoğraflarda görüp de siyah beyaz karelere hayıflandıklarımız.
“ESKİ MANİSA FOTOĞRAFLARI” diye bir sayfa açmış arkadaşlarımız. Manisalılar bir hızla ellerinde ki mevcut eski Manisa’nın evlerini, sokaklarını, panoramik görüntü fotoğraflarını paylaşıyor. Eski yapıların sokakların paylaşımları bitmiş olmalı ki, bazı fotoğraflar tekrar paylaşılmaya başlandı ve dikkat ediyorum aile, okul, talebelik fotoğraflarımız yapılardan, sokaklardan fazla.
Handan hamamdan camiden başka korunmuş yapımız çok az, yayınlanan fotoğraflara bakınca da yorumlar o kadar çok ki bir çoğumuz “Dükkanımızdı, evimizdi, çıraklık yapmıştım.” Dediğimiz unutulmuş kareler. Her bir arkadaşım, eski Manisalı dostlarım, tanımadıklarım, ama yorumlarda birbirlerinin çocukluk anılarını paylaştıkları ‘o teyze rahmetli oldu,’ ‘o ablaya selam söyle,’ ‘onlar çoktan göçüp başka şehre gittiler,’ ‘oğulları yurt dışında’ gibi o mahalle fotoğrafında ki sokakla o evle ilgili komşuluklarını anlatır, hatıralarını paylaşır oldular. Bu tür yorumları okuyunca gözlerim dolmuyor desem yalan olur.
Özlüyoruz elbette, bunlar ayakta kalmış olsalardı hem Manisam kalmış olacak hem anılarımız hem odalarında lavanta, sokaklarında ki kobalak ağaçlarının mor sümbül çiçeklerinin kokuları kalacaktı.
Bu fotoğrafları paylaşıp beğenen yorum yazan göz yaşı akıtan Manisa sevdalılarıdır. Bu paylaşımlara bakıp da duygulanmayan korumanın sahiplenmenin ne demek olduğunu anlamaz anlayamaz.
Kalan bir kaç yapıyı koruyalım beş on yıl sonra onlarda özlenecek yapılar olacak deyince veya korumaya alınca bir yönetici kalkıp “Sözde tarihi eser koruduğunu savunan Azmi AÇIKDİL’i tarih yazacaktır.” Diye yazılar yazıp “Sen ne biliyorsuna” getirip şikayet ediyor sahiplenmemi.
Bir süre önce Rize’ye vali olarak tayin olan Eski Valimiz Erdoğan Bektaş “Manisa Turizmi Çekim Odaklarının” tespiti ile ilgili benim de içerisinde bulunduğum çeşitli kurumlardan oluşan bir komisyon kurmuştu. Manisa ili genelinde turist çekebilecek ancak 38 odak nokta tespit edebilmiştik.
Lidya, Frigya, Helenistik Çağ, Roma, Bizans, Saruhanlı, Osmanlı, Şehzadeler Şehri gibi 4000 yıllık çeşitli medeniyetlerin yaşadığı bir şehirde. Görülebilir 38 nokta.
Bu çok hazin ve acınacak bir tablodur. Ziya Paşa 1850’li yıllarda söylemiş.
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm.
Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.”
Günlük yaşamaya, günü kurtarmaya, plan program yapmamaya alışık olanlar. Yıkıp yapmanın erdemsizliğine ulaşmış olanlardır.
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir.
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.
Sade sen gösteriver ‘işte budur kubbe’ diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman,
Bir Süleymaniye daha lazım yeniden bir de Sinan.
Mehmet Akif Ersoy
Geçen meclis akşamı saat 18.15 suları meclis toplantısına gitmek için belediyeden çıkıp öğretmen evi kavşağından belediye meclis salonuna ulaşacağım. Ulaşmak ne kelime İstanbul sanki, dur kalk. Öğretmenevi kavşağına kolay geldim ama kavşaktan İbrahim Gökçen Bulvarına dönemedim dönüş düğüm olmuş zar zor öğretmenevinin arka sokağına girip oradan Atatürk (istasyon) Bulvarına çıktım doğumevi kavşağından eski adliyenin yanından meclis salonuna ulaştım. Ancak doğumevi kavşağını üçüncü kırmızı ışıkta geçebildim. Eski adliyenin oradan döneceğim manolya kavşağı yoğun kuyruklanma olmuş bir hayli bekledim. Toplantı sonrası Ulupark kavşağını üç ışıkta geçtim.
Çare evet çare cadde kenarlarına parklanmaları kaldırmak ki zor. Otopark ki bulmak kolay değil. Toplu ulaşımın hareket etmesi imkansız her yer çift parklanma.
Çare Yunusemre. “İşi kolay kılalım” demiş ya. Çözüm Yunusemre’yi planlamakta. 17 ilçemiz var 16 ilçenin çarşısı pazarı var Yunusemre’nin yok. Kentsel dönüşüm iyi de planlamayı yarışmayla yapmak lazım ihaleyle, bakanlıkla, onla, bunla, olmaz. Neden yarışma? Modern bir kent planlaması yapmak için: Bahçeler içerisinde konut blokları, alçaklı yüksekli boyları, cadde bulvar boyunca ufak tefek dükkanlar değil mağazalar, kafeler, restoranlar, markalar. Geniş kaldırımlarda alabildiğine kafeler, genç ilçe, heyecanlı gençler, mutluluğun tadı, sporun hası bisikletler. Farklı yol ve kaldırım zemin kaplamaları yeşillendirmelerin yanında rengarenk çiçekler dekoratif aydınlatmalar. Öyle caddede yolda bulvarda park etmiş araba görmek yok hepsi hareketli, olmayanlar yeraltı otoparklarında gizli. Trafik tıkır tıkır akıyor kırmızı da herkes bekliyor, ayağını yola at trafik duruyor, medeni mi medeni işte Yunusemre’de yaşamak istemenin nedeni. Bir yapılsın pir yapılsın bir daha bozulmasın.
Çeşitli su oyunlarının olduğu havuzlar, çocuk oyun alanları, parklar. Hepsinden önemlisi orkestra çukurunun olduğu büyük bir konser salonu, döner sahnesiyle tiyatrosu olmazsa olmazı. Bir de müze, hazır arsası. Kütüphane medeniyetin kültürün aynası.
Bak bakalım Manisa mı İzmir’e yakın, İzmir mi Manisa’ya?
Kapalı yüzme havuzu, spor salonu zaten var. Atatürk Kentpark gibi güzel ve büyük rekreasyon alanı hazır. Yeni yapılacak Karaçay Vadisi daha bi değer ve farkındalık katacak hınzır. Magnesia’sı yetmiyor yeni yeni AVM’ler yapılıyor. Manisa Prime burada yapılıyor. Rezidans daire, yedi yıldız otel. Güzelyurt gibi semti var. Özel Hastanesinin yanında yeni yapılan Merkez Efendi Hastanesi var. Üniversitesi var hatta onun da hastanesi var. Özel okul, kolejler burada. Planlı KSS, Orta Ölçekli OÖS, bakımlı OSB burada. Turizme yönelik uygulama yapılacak yuntdağ köyleri karşı dağlarda. Buradan Aliağa, Çandarlı Limanına ulaşım imkanı otoban burada. Yoğurtçu Kale, Aigai Antik Kenti bile var. İzmir İzbana bağlanacak banliyö hattı burada. Yağcılara yapılacak uydu kent planlaması burada. Saymakla bitmez. Üniversite gençliği planlanacak sosyal ve kamusal alanlar, eğlence kültür merkezleri ile yurtlar kamplar ile bağlanır…
Hele bi taşı temele koyalım harcı atacak bulunur.
Muradiye’yi saymıyorum o büyük bir kayıp oldu. Eğitim zayiatı demek daha doğru. Eğer farklı bir planlama yapılmaz ise Yunusemre Muradiye’ye benzer ki Manisa’nın başka Yunusemre’si yok.
Köprüden önce son çıkış.
Okumaya meraklı değiliz. Halâ mı ya? Köylümüz şehre kente göçmüş, köylerde yaşlılardan başka kimse kalmamışken, teknoloji ve bilhassa telefon çağında herkeste akıllı telefon onu oku bunu oku feysi takip et dedikodu. Vatsaptan mesaj, tivitten hesap, instagramdan beni takip et. Halâ mı okuma yok? İki satırda olsa var artık.
Adam pazardan tavuk almış, arkadaşı yumurtluyor mu? Diye sormuş. Tavuk bu demiş gide gide bağıra çağıra yumurtlar demiş adam. Biz de öyleyiz okumanın yoluna girdik ya mehter marşıyla gitsek de derviş edasıyla yürüsek de bir zaman gelecek okumadan başımızı kaldıramayacağız.
Ama bu işte kafaya vura vura oku demekle olmaz merak uyandırmak lazım. Kahvelerin bir köşesine kitaplık yapılan yerler var. Kitaplık konulan otobüs durakları var. Bunlar acaba okumaya teşvik olur mu heyecanları.
Başta belediyeler, valilikler, kaymakamlık, resmi kurum, sivil toplum
kuruluşları, okul, mektep, medrese daha başka müesseseler. Hastane, postane… Bunların kapılarından girince hemen kafanızı kaldırdığınızda yan duvar, karşı pano, giriş holünde çerçeveletilmiş büyütülmüş vesikalık fotoğraflar görürsünüz. Altlarında aralarında tire işareti olan iki tane tarih vardır. O, şu iki tarih arasında bu müessesede görev yapmış başkanı tanıtır. Fotoğrafa bakar tarih de eskiyse tanımazsın. Kimdi diye merak da etmezsin yıl 1950-70-80 “Nerden bileceğim” dersin.
Yeni başkanın odasına girersin masanın üstünde ön tarafında isim soyad yazılıdır. Zaten başkanı adıyla sanıyla tanıyorsundur ama olsun işte. Peki 1950-60-70 eski yıllarda tanımadığın başkanı nasıl tanırsın. Yaptığı işler ile ‘yiğit namıyla anılır’ boş laf değil. Şimdi ki herkesin tanıdığı başkanı da bir zaman sonra tanımayanlar çıkacaktır. Ticaret odasıysa girdiğimiz kurum oda başkanının, ziraat odasıysa, esnaf, meslek, aklımıza başkanın olduğu hangi kurum geliyorsa bunların vesikalık fotoğraflarını ip çekerek bir hizaya getirerek duvara çivilemekle olmaz, şöyle bir bakar geçeriz. Boş vaktimiz varsa o kurumda birini bekliyorsak bakar da bakarız, nerden tanıdığımızı. “Bunu bi yerden çıkartıyorum gözüm ısırıyor ama…?”
Bu kurumların bir kitap odası, bir kütüphanesi olmalı, ama illa ki kurumun ne yaptığını ettiğini anlatan yazan mutlaka bir arşivi olmalı. Orada tanıyamadığımız zamanı eskimiş başkanların yaptıkları hizmetleri anlatan açıklayan kendi dönemine ait veya kendinden sonra yazılmış bir kitabı olmalı. Neler yapmış orada yazmalı “Aaaaa bu köprüyü bu başkan yapmış.” “Esnafın bu kalkınması bu başkan zamanında olmuş.” “Bağ-kur kurulduğunda bu meslek oda başkanı esnafını bağkurlu yapmış.” “Bu yurt dışından örnekler getirip bu yerli imalatı bu başkan teşvik etmiş” gibi.
Böyle, 100 senelik demiyorum. 30-40-50 senelik arşivi olan müessese, kurum, var mı? Yok.
Acaba bazı başkanların anlatacak yazacak bir şeyleri mi yok? Olsun bir şeyleri olanlar yazsın. Hem ondan sonra gelenlere hem de seçileceklere… Neyse.
‘Saldım çayıra mevlam kayıra, meraklı olan araya bula.’
Okumuyoruz merakımız yok diyerek ahkam savurmakla olmuyor okumalar. Taşın altına elimizi koymamız gerekir. Atamızı, dedemizi, büyüğümüzü, memlekete emeği geçmişi, faydası olmuşu, aslımızı neslimizi bilmemiz lazım.
Bu okuma sevdasını sağlayacağı gibi hizmet aşkını da teşvik edecektir. ‘Ben de okuyup büyük adam olacağım, memleketime hizmet edeceğim.’ Dedirtmek için bu arşiv işini, kütüphane bilincini, çerçeve içine zor sığmış sadece başları olan fotoğrafı asılmış her büyüğümüzün, neden bu duvarda olduğunu anlatmamız tanıtmamız gerekir.
Bu güne kadar hep jeopark dedik; divlit taşları, tepeleri, yolları, yan yana dip dibe yaşarken farketmediğimiz karataşların bu kadar kıymetli olacağını hiç bilmezdik. Biz mi yanıldık, yanlış mı anladık deyip gece uykumuz kaçıp sabah erkenden karataşları görmeye gittik ee bu bizim divlitler dememize rağmen adına jeopark diyenlere hak verdik. Bir bildikleri vardır dedik.
Eski mahallelerimize; yıllar önce koruyalım dediler, kurul dediler, sit dediler, uzun yıllar. Bunlar altın değerinde dediler. Terk etmedik evlerimizi başımıza yıkıldı, tepemize çakıldı, bırakmadık, taşınmadık ama baktık onaracak halimiz kalmayınca bir bir boşalttık evlerimizi. Boş kalan kimsesiz evler daha çabuk yıkılmaya yüz tuttular. Daracık sokaklar, karataş kaplı yollar, yürünmez olunca, yaşanmaz oldu buralar, komşusuz kaldı duvarlar, açılmaz oldu kapılar.
Çarşı pazar; keçeci İpsiz Hasan, nalıncı Telli Musa, demirci Kara Murat, semerci Deli Samet, kalaycı Çalkala Memet, bir bir göçüp gitti. Önce çarşıdan, sonra eşten dosttan, daha sonra dünyadan. Kapatamadık dükkanları oğulları, damatları açık tuttular işi bilir bilmez yürüttüler işleri, işi işte öğrendiler. Çarşıdan çekiş sesi, keçe kılı, kalaycının isi, helvacının tadı, leblebicinin kavruk ateşi çarşıda kaldı.
Artık takat kalmadı. Bu zamanda kalaylık bakır mı kaldı, keçeden kilim, kepenekli çoban mı kaldı. Semer vurulacak eşek, binilecek at, rahvan gidecek binek mi kaldı.
Çorbacı İsa, Dipsiz Musa, hamamcı Paşa, Baygın Rıza, çoktann hakka yürüdüler.
Zaman gelirrrr devrannn döner; Kula’nın Kara Divlitleri elmas, dar sokaklarının taşı toprağı altın, eski evlerinin açılmayan kapıları açılası, duvarlarının çivit boyası, buram buram nar çiçeği kokusu, mahallenin her yakası, yaşanılası yaşatılası olur.
Kalaycının isi, demircilerin örs pası, leblebinin kavrulası, semerlerin binilesi, hamamların kurnası akılası, keçelerin hediyelisi, çarşının hatırası, esnafın sesi, ahilerin adabı, pirlerinin nefesi, duyulası, yaşanılası olur.
Gezilesi, görülesi, çok uzaklardan gelinesi, ‘Gez dünyayı gör Kula’yı’ denilesi, hayran olunası, Tapdukemre ile Yunusemre’si ziyaret edilesi, termal sıcak sularında şifa bulunası, yer olur Kula.
###. ###
Büyükşehir Belediyesi satın aldığı evlerin onarımı, restorasyonu için şu kadar TL harcarken daha başka evleri satın almak yeni evle takas yapabilmek için dericiler sitesi yakınında 32 daire inşaatına başladı. Salihli Zeki Kayda, Kula Hüseyin Tosun, Manisa Büyükşehir Cengiz Ergün, ilkesini, şehrini, ilçesini, yöresini, bölgesini, ülküsünü seven üç başkan üçü beraber Jeopark belediyeler birliğini kurdular, hatırı sayılır bütçe ayırdılar, yeni projeler ile bir hayli yatırım yapmaya hazırlandılar. Jeoparka yollar, kapılar, idare binaları, müze, araçlar gereçler almak için para harcadılar. Kula belediyesi eski evlerin aralarında ki sokaklara yeniden kanalizasyon, içmesuyu, yangın hidrandı, yeraltı elektrik tesisatı, zamanımızın olmazsa olmazı interneti yapmak için Maski ile beraber proje hazırladılar. Eski evler restore edilip otele benzettiler.
Çarşı sokağından evlerin sokaklarına kadar cephelerinin tamiri onarımı boya badanası için kapı kapı dolaşacaklar.
#####. #####
Biz vatandaş olarak ne yapacağız?
Oturup seyretmeyeceğiz.
Bir kenara geçip bakmayacağız.
Ne yapıyor bunlar demeyeceğiz.
Biz de turizm kalkınmasında, hamlesinde üzerimize düşen görevi layığıyla yerine getireceğiz.
Belki de bu yapılan ve yapılacaklardan fazlasını yapacağız.
Esnaf loncaları, ticaret, ziraat… Odaları, sivil toplum kurumları, ilkokulundan yüksek okulunun hocalarına kadar.
Neler yapacağımızı anlatacaklar..
Dersler, kurslar, seminerler verecekler.
Çoluğumuzu, çocuğumuzu, yaşlımızı, gencimizi, hepimiz birbirimizi eğitip, birbirimize öğreteceğiz.
KULA HEPİMİZİN diyeceğiz, turizm de kalkınma hamlesi başlatacağız.
Osmanlı Hazireleri, camileri, hanları hamamları. Sarayları, konakları, sıbyan mektepleri, medrese, hendese….
Şehzadeler şehri Manisa. Say say bitmiyor, bak gör göz doymuyor, anlat anlat söz bitmiyor. Burası, bu şehir Türkiye de değil mi? Bu kadar tarihi zenginliği nasıl korudunuz? Nasıl sahiplendiniz? Tarih bilincini, koruma inceliğini, kim öğretti? Ev de ananız babanız mı, okulda öğretmeniniz mi, sokakta Rüstem amcanız, kapı önünde Fadime teyzeniz mi öğretti?
Camilerde küf kokusu, hadisler el yazması, süslemeler kalem işi, kapı üstünde kitabesi, ahşap oyma minberi. Seramikten ayetler, sanat şaheseri seramikler, rengarenk mihrap kıblesi, Esma-ül Hüsna hat yazılı kasnak silmesi. Kandiller sarkıyor kubbe tepesinden paslı zincirlere bağlı, aşınmış kapı söve mermerleri ellerden yağlı, gıcırdıyor ahşap mahfil merdivenleri, aralanmış menteşelerden namahrem kafesleri, halıların eskimiş desenleri, duvarlarında çınlıyor fatiha sesleri, loş ışığı ile ulviyeti, takılmış bir kıymığa paşa zevcesinin namazlağ örtüsünden kopmuş ilmeği. Müezzinin kameti, imamın tilaveti, nakkaşların mahareti, hakkın hidayeti, hat yazılı kubbe akustiği.
Hanlarda hala duruyor atların develerin bağlandığı kocaman kalın dövme demir halkalar, hancının keçe kaplı odası. Han odalarına sinmiş uzun yolculukların yorgunluk kokusu. Taş odalarının kiremit tuğla kaplı zemini, yalnız odaların rengi kandillerin isi, tahta geçmeli kapıların gıcırtısı hala ağır nağmeden çalıyor dövme menteşelerin yuvarlak geçmelerine sürtündükçe
.
Hanın köşesinde ki nalbandın sesi geliyor çivileri nalladıkça vurduğu tahta çekiçten. Kesilen toynak tırnak parçalarını süpüren yamak, huysuzlanan at, bağlanmış ayağını askıda tutan iri yarı başı külahlı elleri nasırlı kalfa. Ustanın keçe yeleği, elinin mahareti, keserken tırnağı vururken kabara çiviye, alnının teri damlıyor burnundan silerken elinin tersiyle. Atın sahibi sararken sigarasını tablasından çıkardığı tütünle “Babamdan kalma ona da babasından kalmış bu tabla” deyip muhabbete devam ediyordu. Nalbant ustası kesik, kısa, yorgun, cevaplarla karşılık verirken işi bittiğinde. “Sar bakalım baba erenler yadigârından bir tane de bana, oğlum sende okkalı iki kahve söyle Ramazan’a”
Hamamdan gelen kurna sesleri, bacasında ki meşe odunlarının dumanı, peştamala sarılı ördek yürüyüşlü göbekli tellaklar, ipe asılı ıslak peştamallar. Sıcaklığı yalaza vuruyor kapıdan dışarı. Mahallenin delisi kafasına koyarken hamam tasını, fır dönüyordu göbek taşını. Sokağın kabadayısı hovarda ibram, “Bir kese de bize at bakalım hamamcı külhancı, şöyle ramazan pidesi gibi yoğurda hamama geldiğimiz belli olsun, haaa gül kokusunu da unutma tosun. ”
Rahleler havada uçuşuyordu ulema gelmek bilmiyor atışmalar gülüşmeler bağrışmalar durmuyordu. Küçük mektep odasına az da olsa bu kadar veled yetiyordu şamataya. 60 tane vardı mahalle aralarında cami avlularında bu sıbyan mekteplerinden. Tedris-i ilmin vakta ki bilimin okunduğu bu mekteplerde hoca gelinceye kadar evde sokakta bastırılmış çocukluk duyguları burada neşv-ü nema buluyordu. Hızını alamayanlar okul çantası diye boyun ile koltuk arasına sıkıştırdıkları patiska bezden torbayı sallıyordu ona buna, takkeler fesler uçuşuyordu havada.
Handan, hamamdan, camiden, tekkeden, zaviyeden, mektepten, iki kapılı dünyadan geçip mekteb-i medreseden, rahle-i tedrisattan, tedris-i ilimden öğrenemediklerimizle: Ziya Paşa anlatmış hal-i pür melalimizi.
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm.
Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.
Tutunduğumuz, tutturduğumuz, koruyamama günahımızı çıkardığımız, dilimize pelesenk ettiğimiz. “Yunan yaktı.”
1915’de yunanlılar yakıp kaçtıktan, 1923’de Cumhuriyet ilanından dört yıl sonra 1927’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk Manisa’mıza imar planı yaptırıyor. Bu plan ve haritalar kaybolduğu gibi buna uygun planlanan Manisa’da kayboldu.
Sadece, 1927’de ki imar plan çalışmalarında Manisa şehir haritalarını hazırlayan Mühendis Ziya Bey’in 11 yaşında ki kızı Emel’in kabri kaldı Çatal Mezarlığı’nda. 15.Ocak.1927
Ve bir de üç hazirede 800’den fazla mezar taşının okunduğu ‘Manisa’da Osmanlı Hazireleri’ kitabı. 15.Ocak.2017
Kızının büyüdüğünün farkında olmayan babayı bir gün anne uyarır. “Yahu adam bu kız gelinlik çağına geldi eve bazen tanıdık bazen eş dost vasıtasıyla tanımadık gelen giden oluyor sana duyurmuyorum ama bu kız büyüdü ki gelen gidenin ardı arkası kesilmiyor. Bu akşam oturalım da bi konuşalım. Sen ne diyorsun?” “Yav daha kaçında bu kız hele bi okulu bitirsin ne acelemiz var onlar değil biz karar verelim. Hem bunu kızın yanında ulu orta konuşmayalım çok elzem olursa eşek hikayesi deriz şu bizim eşeği diye lafa başlarız kızın aklını da çelmeyelim.” Bu konuşmayı dinleyen kız mutlu mesut sevdiği ile evlenebileceğini düşünür. Gel zaman git zaman evde hiç evlilik muhabbeti olmaz. Dayanamayan kız, “Anne uzun zamandır eşek muhabbeti yapmıyorsunuz ya.” Der.
Bizim imar planı da bu hikayeye döndü uzun zamandır muhabbetini yapmıyoruz. Ama kızın gelinlik çağı geçiyor, anne babanın yaşları gidiyor, yarın emri hak vaki olduğunda bu kızı kim evlendirecek mürüvvetini göremeden torun torba sahibi olmadan göçüp gidecekler.
Plan yapmakta yaş, zaman geldi de geçti bile. 1989 da doğan imar planı 2017 de 32 yaşına geldi. Manisa’nın doğusunda Nurlupınar batısında Horozköy vardı gecekonduların mesken tuttuğu. Sonra Cumhuriyet, Hafsa sultan, Fatih, Barbaros, Kuşlubahçe, Spil, Fevzi çakmak, Akpınar, Bayındırlık, Gediz, İshak Çelebi, Kocatepe, Kazım Karabekir, Ahmet Bedevi, Turgut Özal, Adnan Menderes. Ebediyete intikal etmiş büyüklerimiz hatıraları mahalle isimleri ile yad edilirken, yetmedi rakamlara baş vuruldu 50. Yıl mahallesi gibi.
Manisa Belediyesi’nin 2010’da ilk imar planı teşebbüsünden bu yana geçen altı, yedinci seneye girdik bu kadar zamanda yeni oluşan gecekondu mahalle isimleri için teklifler yakında Manisa Büyükşehir meclisine gelir.
Şehrimizde nüfus artışını tetikleyen göçe sebep doğal olarak Organize Sanayi Bölgesi başı çekmekte. Onun için her il ilçe kendi bölgelerinde OSB yapılmasından yana Ankara’nın yolunu aşındırıyorlar. İstihdam yaratılsın, halkına geçim kaynağı için iş imkanı oluşsun ilimiz ilçemiz gelişsin kalkınsın diye. Her yeni yapılan fabrika asgariden 50-100 işçi çalıştırmayı hedeflemişse bunu dörtle beşle çarpmamız gerekir. Bu insanlara barınacak ev, okuyacak okul, ticaret, park, yol, cami, yeni sosyal alanlar… yapılması gerek.
İşte bunlar olmayınca imkansızlıklar içerisinde olan ile imkanları olanlar arasında bir ayrışım oluşmaya başlar. Oysa kentte yaşayan her bireyin; eşit haklara, eşit imkanlara, eşit yaşam şartlarına… sahip olması gerekir. Bu da yapıldı yapılacak, diye beklenilen, imar planı artık bu asırda adı bile değişti ‘YAŞAM PLANI’ yapmaktan geçer.
Nokta atışı yıkıp yapmak, kaçış planıdır: Gelecekten, zorluktan, düşünmekten, ileriye dönük çözüm bulmaktan, kendimizi göstermek istemekten, seçimlere kadar yetiştirmekten…bulunan çözümler çözüm değil geleceğe düğüm atmaktır. O noktayı o adayı, o okulu, o yolu, o kavşağı düğümleyip bağlamak ileri de master planlamayla yapılacakları çözümsüz bırakmaktır. Günü kurtarmaktır.
Merkez ilçelerin mevzi imar planları ile gemilerini karadan yüzdürmeleri bu dediklerimize çare olamaz, aksine yapmak istedikleri mevzii imar planları, planlı gecekondular yapmaktan başka bir şey değildir.
Aslolan: Günü kurtarmak değil, geleceği tasarlamaktır.
Zamanımızda:
Şehir de yaşam kültürü varken kentlerde yaşayanlar kültürlüdür. Şehirler; mazbut, mütedil, daha içe kapanık avam bir yaşam sunarken, kentler: Ticaret merkezleri, yüksek binaları, katlı ofisleri, renkli ışıl ışıl bulvarları, pırıl pırıl caddeleri, temiz sokakları, yaya geçidleri, trafik ışıkları, otopark ve metro, raylı sistemli modern toplu ulaşım araçları, simge binaları, büyük parkları, rekreasyon alanına dönüşmüş dere ve nehir kıyılarında ki kafe, restoran, hafta sonu eğlence mekanlarının bulunduğu, kolej, yüksek okul, simge eğitim yuvaları, üniversitesi ile kenti tamamlayan eğitimi, insanların giyim kuşamından da anlaşılacağı kültürlü, aydın, çağdaş yaşam seviyeleri ile kentte ki yaşantıyı simgeleyen, sanatçısından, ressamına, heykeltraşından, müzisyenine, mimarına, yazarına kadar insanlarının kentin bir simgesi olmuş, yaptıkları eserleri ile kentin her köşesinde sergilenen bu eserleri ile sanatçı kimliğine bürünmüş veya simge bir kaç yapısı ile dünya çapında ün kazanmış tanınmış bir yaşantıyı sergileyen yaşam alanlarından oluşan yerleşimdir kent.
Manisa: Şehir ile kent yaşantısı arasında kalmış ve kimliğini kaybetmiş veya kaybetmek üzere olan hala bir şehirdir. Ama yaşam kültüründen uzaklaşan bir şehir.
Şehirli mi kentli mi olacağız ikileminden kentli olmaya daha yakınız veya kentli olmalıyız ki kimlik arayışından kurtulalım. Şehir yaşamımızı 1960’lardan sonra kaybetmeye başlamışız. Tarım şehri ve mazbut bir yaşantımız varken suçlamak için söylemiyorum ama bu bir olgu bunlar şehrimize yabancılaşmamızın sebeplerinden bir kaçı. Organize sanayi bölgesi ile göçlerin başlaması, yap sat kanunu ile mazbut yaşantı sürdüğümüz eski evlerimizin yıkılması komşularımızdan ayrılışımız. Giderek şehrimizin yıkılması, yaşam kültürümüzün yok olması, bir çok tek ve iki en çok üç katlı sıcacık mekanlarımızın beş altı yedi kat apartman dediğimiz ucubeler ile yer değiştirmesi. Yeni komşular, yeni Manisalılar, yeni tesis edilmeye çalışılan dostluklar.
Tarım ile uğraşan tarla sahiplerinin traktör ve tarım aletlerini pulluklarını kapı önüne sokağa bırakmaları, ikinci el arabalar, mobilya mağazalarını bir bir açılması, havalı yaşantı ve havalanmalar, şehirden kente dönüşümün başlangıçları idi. Küçük sanayi çarşılarının siteye dönüşmesi, ufak atölyeler, imalathaneler fabrikalaşmaya meyillenmenin göstergeleriydi. Ancak eğitim ve görgünün yetmediği bu tür atılım ve kıpırdanışlar yerinde saymaktan öteye gidemedi. İzmir’in gölgesi ulaşımın rahatlaması ile daha hissedilir olmaya başlamıştı. Tarımdan sanayiye dönüşüm, bir türlü dönüşemedi Manisa’lı. İmkansızlıklar da peşinden geldi açılan fabrikalar ortaklıklar uzun ömürlü olamadı.
OSB’de uzun bir aradan sonra yabancı, dışarıdan gelen sanayiciler, yatırımcılar ile bir bir fabrikalar oluşmaya başladı. İstihdam işçi ihtiyacı göçü tetikledi. Yap sat barınma ihtiyacını karşıladı. Tarım şehri sanayi şehrine ve giderek de gecekondulaşmaya başladı.
1989 yılında yapılan imar planı ile Manisa’ya yap sata yönelik plan hazırlandı. Dar çıkmaz sokaklar, eski az katlı evler, yeşil alan ağaçlı caddeler yıkıldı, bozuldu, açıldı ve çok farklı bir Manisa yapılaşmaya başladı. Mülkiyet hakkı ve tapuların delinmemesi için yani kamulaştırma yapılmaması için uğraşılan haritacılık işleri ile dar uzun parseller, dar sokaklar, bitişik duvar nizamı, adı cadde kendi sokak olan yollar, tarlamızın bağ bahçemizin olmasından dolayı parkın ne olduğunun ihtiyacını bilemediğimiz yeşil alanlar, yok olup gitti. Her yıkımın ardından kimliği değişti Manisa’nın. İçeride yıkım dışarıda bağın bahçenin gecekondu ve sanayiye kurban edilmesi.
32 yıl geçti plan diye kıvranan Manisa’ya, hala bir şey yapılamadı.YAŞAM PLANI’yla Şehir mi? Kent mi? Tercihini yapacak Manisa. Yeni modern yapıları, cadde ve bulvarları, semt otoparkları, yeşil ve rekreasyon alanları, bisiklet yolları, eğitim tesisleri, spor ve sosyal alanlar ile donatılmış Manisa. Şehri ne kadar özlesek de kentleşme yolunda yol alacak Manisa.
Ancak, plansızlık ile 32 yıldır doğum sancısı çeken: Her geçen gün modern bir kent olabilecekken onu da kaçıracağımız, ne deve ne kuş olacağımız, saksağan gibi yürüyüşümüzü unutacağımız, ne kent ne ment olacağımız ama giderek terk edeceğimiz bir yumak olacak Manisa.
Makinist başını dışarı uzatır kondüktörün yeşil levhasını görür, tiz düdük sesini duyar, makinist kolu çeker trenin sesi uzaklara ulaşırken homurdanan lokomotif ağır ağır dönen iri demir tekerler kalınca gel git hareket kolu hız aldığında o tonlarca ağırlığında ki demir tekerler patinaj yapar raylar üzerinde. Yavaşça dönmeye başladığında, aralanan pencerelerden sarkan eller aşağıda ki eli tutarken trenin yavaş hareketine adımlar uyar sonra koşar, bir müddet sonra bırakılan eller sallanmaya başlarlar, bir zaman sonra o eller göz yaşlarını silerken uzaklar buğulanır.
Kapkaradır ayrılıklar, karası sinmiştir kara vagonlara, kara dumanlar istasyonu boğar, gurbet karası çöker rayların üstüne, hasret yarası gönüllere. Uzun uzun çalarken makinist gurbet hasret nedir bilmez başına gelmeyen anlamaz edalardadır.
Hızı gidişinden değil trak trak ray eklerinin tekerler altında ses vermesinden anlaşılır. İki ses hiç bir zaman tek sese dönüşmez ama. Cufu cufu trak trak bir zaman sonra duyulmaz olur kulaklar alışır gider. Gidişi değil ama uzaktan seyredilişi güzeldir gözden kopmaz uzayıp giden vagonlar rayların kıvrımlarında yılankavi çizgiler çizer. Tekerlere bağlı ana kol öyle bir gidip gelir ki vagonlar bunu farketmez havalardadır. O yırtındıkça diğer tekerler bildiklerini okur.
İstasyonda bırakılan göz yaşları, sevenler, kısa zamanda dönmeyi bekleyenler geride kalmış. Yeşillerin arasında giden her trakta varacağı yere yaklaşan kıvrım kıvrım çizgiler çizen, bir eda, bir işveyle giden vagonlar; önde ki öfkeyle kara dumanlar çıkaran, bazen zorlanan, ayarı bulduğunda düttt düt öten, kara mı kara, silindir kazanı, kömür karası her yanı, lokomotif denen çekiciye ayak uydururlar. Bir istasyon bir başkası daha derken inen binenlerin el sallamaları alışkanlık mı ne, her istasyonda aynı terane.
Son istasyon son durak çift demirin bittiği yerin sonunda çapraz kalın odunlar vardır. Olur da kayar vurarak dursun diye. Vuranı görülmemiştir ama bunu görenler yolun sonuna geldiğini anlarlar.
Çaprazlar vardır silmek istediğimiz yazıların üzerinde. Yarası acıtıyorsa silmek istediğimizi karalarız karalar bağlarken. Sonra göz yaşı faslı başlar, akar akar akar, eller kollar inmiş, baş omuzdan düşmüş, hüzün, kararan düşünceleri sarmış, çekiyorda çekiyor taa derinlere.
Ondan karadır trenler, kömür karası değil hasret karasıdır. Ayrılıkların rengidir.

