Onbeş yıldan bu yana her Ramazan Ayı Kadir Gecesi’nde Tapdukemre ve Yunusemre Türbesi’nin bulunduğu Emre Köy’ünde iftar yemeği geleneği yapılır, aşağı yukarı onbin kişiye yakın ziyaretçi gelir iftarlar açılır, sahura kadar çeşitli dini etkinlikler yapılır, dualar edilir, sahurdan sonra sabah namazı kılınır ve ziyaretçiler dönerler.
Her Kadir gecesinde Yunusemre’nin Tapdukemre ile berzah aleminde buluştuğu söylenir yani Vuslat gecesidir.
##########
Konakları hanaylı hayatlı taş evleri, çok eskilere dayalı geçmişi, kervan yolu izleri, yaşamış Germiyanoğlu hizmetlileri. Yaşar olmuş çiftçi köylüleri tahıl ambarı her yeri, antik çağa uzanır tarihi. Carullah Camisi kalmış hamamı çeşmesi yıkık. Taşlar duvardan düşmüş yığın olmuş, çökmüş evleri, insanlar işsiz kalmış göçer olmuş her biri.
Bir zaman bir garip Hacı Bektaş kapısına gelmiş, girmiş içeri,
Buğday diler imiş ana yurduna. Himmet demiş Hacı Bektaş Veli.
Israr etmiş Yunus köyüm aç, ver ekini.
Yola koyulmuş sırtında çuval elinde değneği…
Bir ağaç gölgesinde eylenirken aklı gelmiş başına,
Vurmuş ekini sırtına dönmüş Veli kapısına.
Himmet demiş bir eder her yeri, açlık öğretir sabırı.
Dönmüş geri himmetle değiştirmek için bir çuval ekini.
Hacı Bektaş Veli işaret etmiş Tapduk Emre’yi
Ekini komuş köyüne, dönmüş Tapduk yurduna bulmuş Emre’yi.
………..
Beri gel barışalım,
Yad isen bilişelim.
Atımız eğerlendi,
Estik elhamdulillah.
İndik Rum’u kışladık,
Çok hayır, şer işledik.
Uş bahar geldi geri,
Göçtük elhamdulillah.
Dirildik pınar olduk,
İrkildik ırmak olduk.
Artık denize dolduk,
Taştık elhamdulillah.
Taptuk’un tapusunda,
Kul olduk kapısında.
Yunus miskin çiğ idik,
Piştik elhamdülillah.
Alır başını gider Anadolu yurduna,
Varır her seferinde gurbet diyarına.
Kendi gibi garip fakirler ile bazen bir olur,
Hak’ka niyaz eder, hak’kı bilir, hak’kı solur.
Dua eder garipler’ sofra kurulur yenir bereket ile.
Sıra kendine geldiğinde mahcup söyleyeceğini ne bile.
O da der; bu garipler şeyhi hürmetine yiyelim bereket ile,
Mükelleftir her şey, şaşar garipler Yunus’un himmetine.
O da döner şeyhi Tapduk’a.
Kavuşmuştur Tapduk Rahmet-i Rahmanına.
Aklına gelir Buğdaydan himmete bir ömür nasihate,
Gelir uzanır Tapduk’un kapı önüne eşiğe.
Biz bu dünyadan gider olduk kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun
Ecel büke belimizi söyletmeye dilimizi
Hasta iken halimizi soranlara selam olsun
Tenim ortaya açıla yakasız gömlek biçile
Bizi bir arı veçhile yuyanlara selam olsun
Azrail alır canımız kurur damarda kanımız
Yayıcağız kefenimiz saranlara selam olsun
Sözdür söylenir araya kimse döymez bu yaraya
İltip bizi makbereye koyanlara selam olsun
Aşık oldur Hak’kı seve Hak derdine kıla deva
Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun
Miskin Yunus söyler sözü kan yaş ile dolu gözü
Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun.
Der gönülden, hak’ka niyaz eder.
Garip Yunus bir ahını bin eder.
O da diler hakka yürümek vaktidir,
Hakk’tan niyaz eder buluşma zamanıdır.
Vuslat Kadir Gecesi’ne rast geldi denir.
Her yıl binlerce sofraya bu gece bereket gelir.
İşte türbedarı her ikisinin de Emre köyüdür
Bir gelen bin dönenle gelir, bura Emreler köyüdür.
Gelelim fasulyenin nimetlerine: Bi defa doyurucu sonra yağına suyuna banarak bir ekmek yenilebilir. Yani bir ekmekle bir tabak fasulye katık edilir. Sonra pilav üstü az fasulye istediğinizde en azından çeyrek veya yarım ekmek daha götürülebilir. Fasulyenin yağı pirinç tanelerini yutmakta yardımcı olurken suyuda ekmeğe yardımcı olur.
Doyurucudur, gariban yemeğidir, hatta bu yüzden milli yemeğimizdir. Gaz söktürücüdür, yemeğini yapma telaşesi yoktur, akşamdan suya koy sabah güveci ateşe, akşam yemeğine kadar hazin ateşte kendi kendine adam olur. İkide bir dip tuttu, yandı, endişesi olmadığından kapı önü dedikodularına, komşuya geçivermelere imkan sağlar. Hazin ateşte piştiğinden hüzne devadır.
Yani kısacası fasulyenin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.
Dokuz yaşında ki torunumu biraz sosyal, biraz açık, girip çıkmayı, oturup kalkmayı, konuşup derdini anlatmayı, öğrenmesi için takibimde olarak kendi başına işler becermesine alıştırmaya çalışıyorum.
İftara yakın bir vakitte fırının önünde pide kuyruğuna girdi ben sıraya gir demeden sırasını bildi. Yavaş yavaş ilerliyor ama bu arada sonradan gelenler; kuyruğun bi yan tarafına, bi öte tarafına, girme uyanıklılığını ararken, ayak parmaklarının üstünde kalkarak ön tarafa bakarak bi cinlik düşünenlerin yanında çocuğu görmezden gelip önüne geçmek isteyenler, fırının bankosuna yaklaştığında yana geçip banko uzunluğunca sıralananlara kadar şeytanlıklar dönüyor. Bizim garip de küçücük haliyle önündeki adamı kaybetmemeye çalışıyor ama önünde ki de diğer cinler gibi sıyrıldı öne doğru. Formulada ki Schumacher gibi sağdan soldan öne geçmekler çabası. Yaa şu çocuğu bi yol verin ezeceksiniz deyince aa burada çocuk mu var? Salağına yatıp yol verir gibi yaptılar.
Ramazan da maneviyatın doruk yaptığı iftara yakın bir saatte oruçlu ağızlar ile hidayete erileceği! bir anda yapılanlar.
İftara yetişmek için trafikte atılmayan taklalar, Ramazan haricinde ki 11 aylık yaşantımızdan ödün verilmeyen davranışlar…
Bir ay frene basıp şöyle kendi dünyamızın yolculuğunda inip, sakinleyip, şöyle bir kendimizi dinlememiz gereken bir aylık zamanda azgın nefsi oruçla frenleyip istek ve arzuların asgariye hatta unutulduğu, defterlerimizi açıp yaradanla inceleyip muhasebesini yaptığımız, hesap verdiğimiz, defterleri incelettiğimiz, bir hesap kitap zamanı.
Dur birader ya bi dur. Sende dur kardeşim, Kandıralı sen de dur. Hepimiz duralım nedir bu koşuşturmaca, bu telaş. Oruçlu olmak şart değil kul ile Allah arasında, ama oruçlu gibi olmak şart. Hiç fırsat bulamadığımız, hiç arayıp soramadığımız, dünya telaşı iş gailesinden başımızı kaldıramadığımız, onbir ayda yapamadığımız kadar: Saygılı, hürmetli olmak, sevmek, değer vermek, eşi dostu arayıp sormak, insanlara saygı göstermek, hakkımıza razı olmak, yayalar siz de kırmızıda durmak, yoldan geçmek isteyenlere frene basıp geçmelerini sağlamak, bir yaşlının bir insanın gönlünü almak, bir fakirin halini sormak, bir çocuğun başını okşamak, zamanı.
Belki alışkanlık yapar diğer onbir ayda devam ettiririz bunları.
Geldi, geçti, gidiyor. Bunları yapmak için zamanımız az kaldı, ömrümüz gibi, ömür üç gün diyorlar ya, ama sonra bahanemiz yok. Fırsatımız var, sonra fıtratımız yok. Gönüle girmek için açık kapı çok, sonra açılması zor.
İşte fasulyenin nimetlerini sayarken Bir de kendini fasulye gibi nimetten sayanlar var. Sabrın ölçüldüğü ve önem kazandığı bu zamanda onlar hiç olmazsa cinlik şeytanlık peşinde olmasınlar.
Eskisi de var yenisi de. Yok birbirlerinden farkları zaten adları da aynı ikisi de sahil kasabası. İkisinin de tarihi, tarihçesi, lehçesi, kaneviçe kıyısı, iskelesine balıkçı teknelerinin istilası, her sabah balık gözleyen kedileri ile insanları da aynı. O cana yakın kuyruk sallayarak size kendini sevdirmeye alışmış köpekleri bile aynı. Biri bisikletteyken topuğumdan yakalamıştı (mafya köpeği olmalı) o ayrı.
Eski taş Rum evleri, yıkık dökük her yerleri, çatıları çökmüş, kapıları kaykılmış, beden duvarlarının kilit taşları tutuyor yaşamlarını. Biz de adettendir: Yık yap, boz yap, sat sat yap olmazsa olmazlarımızdandır.
Eski yeniye özenir yeni eskiye derken elde avuçta kalan bir kaç taş ev çok para edip antika fiyatına satılmaya başladığında akıllı yabancılar, malı milyon dolarlar ile götürürlerken, eski ve yenide yanaşık düzen oturan yerliler iki ciroz bir isparozla uğraşa dursunlar. Sabahları pata pata motor sesi, akşamları kahvede çat çat taş sesi.
Manisa ile tarih boyunca çok yakından ilişkisi olmuş Foça’nın. Yuntdağında ki Aioil kenti olan Aigai gibi Foça da Aioiller tarafından kurulmuş. Kankalar yani.13.yy da Saruhanlılar Foça’dan gelerek Bizanslı Laskarislilerden Manisa’yı almışlar daha sonra Manisa’da şehzadeyken yaşamış olan Fatih Sultan Mehmet gözüne kestirdiği Foça’yı Osmanlı topraklarına katmış. 1867 yılında Foça, Manisa eyaletine bağlanmış ancak şimdi İzmir’in ilçesi olmasına rağmen yine Manisa’lıların istilası altındadır.
Yıkık, metruk, koruma altında ki taş yapılar restore edilmeye başladığında şekil şemal değişmeye başlamış. Gözünü açan, atla Üsküdar’ı geçmiş ama balık da kavağa çıkmış. Eski adına yakışır şekilde daha da eskirken yeni de eskimeye başlamış.
Taş evler bir bir onarılırken tarihi kasaba kendine geldi; daracık sokaklar, birbirine yaslanmış taş evler, Sakız Sardunyalı bahçeler, Begonviller duvarları sararken renkleriyle taşları, kapı önlerinde rengarenk Ortancalar koca koca başları. Kimi mavi, kimi kahve rengi, kimileri beyaz, aralanmaya başladı kapıları. Bir sokağı var ki Palmiyeler uzamış da uzamış heybetli, çam ağaçları olanında insan boyu bahçe duvarları insanî, kollarını açsan duvarlara değecek kadar dar sokaklarda kapı önünde muhabette komşular, geçemezsiniz ayaklarını toplamadan o kadar darlar.
Sanki denizi yokmuş gibi, o kadar anlattık ki eski evleri, dar sokakları,
Olmaz mı hem de tertemiz ama turkuaz değil olaydı istila edilirdi buraları.
Çok önceleri yazlık simemaydı. Tahta sandalyeli arka ve yan taraflarına alçak tuğla duvardan örülmüş ufak odacıkları olan adına loca dediğimiz bölmelerin içerisine kalabalık aile veya konu komşu olunduğunda içerisine bir güzel yerleşilirdi. Bazı localarda iki sandalyeyi bacakları altına alıp çocuk uyutanlar bile olurdu. Beyaz gazoz patlatması, çiğdem çitletme sesleri nayır nolamazlara karışır giderdi. Koltuk döşeğin olmadığı evlerde kıtıklı taş gibi minderlere alışık olan kıçlarımız kuru tahta sandalyeden rahatsız olmaz ertesi gece bir başka sinemaya gitmeye can atılırdı. Bu yazlık Şan sineması kat karşılığı yap sat yasasına kurban gitti.
Burası sinema olmazdan çok önceleri yani biraz tarihi bilgilerimizi karıştırırsak Saray-ı Amire denen şehzadelerin yaşadığı alanın bir parçasıymış. Bu Saray-ı Amire rivayete göre ne zaman yapılıp tevatüre göre de ne zaman yıkıldığı pek bilinmez, gören olmuş mu? Görende yok. Evliya Çelebi der o da ne kadar doğru der bilinmez Seyahatnamesi’nde adımlamış boyu bilmem kaç adım eni onun yarısı kadarmış diye yazar. İşte bu sarayın belagir, merkep ve katırların bağlandığı yermiş bizim Yazlık Şan Sineması ve arkası, bir kısmı da sarayın hamamıymış.
Yakın zamana kadar bura sarayın ahırı denilip saraydan sonra da han olan ve hanın atlarının bağlandığı yer addedilip adına da Yaralı Han denilip korumaya alınmış korumadan kasıt elleme demek önce çatısı göçmüş sonra duvarları daha sonra izi tuzu kalmamış şehrin göbeğinde metruk bir alan olarak kalakalmış.
Yan tarafına bu arada Rum tüccarlardan biri yine bir Rum ustaya un ve makarna fabrikası yaptırmış. Sıvasız tuğla duvarlarda konuşturmuş ustalığını, beden duvarları da sıvasız taş, yuvarlak bacalı, makarna hamur yapımında kullandığı su kuyusu dahi varmış. O da korunma kapsamında yıkılmayıp ayakta kalmış ama kaykılmış kalmış. Bu da yine şehrin göbeğinde ikinci bir içine girilmez yapı olarak uzun yıllar harabe halinde kalmışlar. Tabii sahipleri zengin olduğu için buraları yap sata sinema gibi kurban gitmemiş aile fertlerinden hiç biri ellememiş. Zaten koruma kurulu da elletmemiş.
Yakın zamanda Ercüment Giritligil; tuğla duvarlı un-makarna fabrikasını restore ettirerek bir kaç salondan oluşan yenilip içilen bir mekana çevirdi. Şehrimize bir değer kattı. Aradan kısa bir zaman sonrada katırların merkeplerin bağlandığı hanı bu sefer booking tarafından 9.5 ile değerlendirilen gayet nezih bir şehir oteli olarak Manisa turizme kazandırdı.
Her iki mekanda hem vilayet konağına yakınlığı hem kentin merkezinde olması bakımından hem de iki büyük yeraltı otoparkının yakınında olması açısından trafiği aksatmayacak şekilde park imkanı fazlasıyla olan bir mekanlar zinciri oluşturmuş oldu. Turizm belgesi alarak yabancı ve yerli turiste Avrupa standartlarında hizmet vermeye başladı.
“Başlamaz olaydım” diyor. “Yıllarca şu binayı bu arsayı değerlendir Manisa’ya yakışmıyor metruk bir alan senin adına da yakışmıyor, güzel binalar yap da şu mezbelelik kalksın ortadan dediler. Yaptım. Yapmaz olaydım. Gitmediğim merci, çalmadığım kapı, yalvarmadığım insan kalmadı. İki belediye bir valilik, yaptıramadım.
Neyi?
Biri Cumhuriyet Otoparkı diğeri Bülent Koşmaz Otoparkı bir diğeri Vakıf İşhanı Otoparkı olmasına rağmen otelin önüne parketmiş araçlardan dolayı otel müşterileri araçlarını yanaştıramıyor yolun ortasında durmak zorunda kalıyor bazen tur otobüsleri geliyor trafik aksıyor yol tıkanıyor kapanıyor. Bu yeraltı otoparkları varken bu sokağa park yasağı getirilsin dedim. Ben söyledim ben dinledim.
Şimdi: Göbeğimiz çatlıyor turist gelsin diye. Şehzade tevatür saray rivayet olmasına rağmen şehzadeler şehri demek için bir tellal bağıtmadığımız kaldı. Askerden gelen evlenecek oğluna ev yapan baba gibi her eski eseri restore ederken turiste göre hazırladık yaptık. Ne anıtları ne kanıtları ne belgeleri ne diğerleri kaldı. Hepsi tastamam.
Gelgelelim, bir sokakta beş araba tüm hayallerini, ümitlerini, heveslerini, kursağında bıraktı.
Büyükşehir restorasyon yapıyor turizme kazandırmak için. Şehzadeler Belediyesi biz tarihi ilçeyiz diyor turist getirtmek için, valilik turizm destinasyonları deyip projeler hazırlıyor.
Hiç uğraşmasınlar şu sokaktan şu beş arabayı kaldırsınlar şu Giritligil Otel ile şu Taş Fabrika şu turistleri getirir.
Otoparka turist girmez ama arabalar girer.
Üzümünü ye bağını sorma. Denizine gir kıyısını sorma.
İşler iyi iken söylenmiş olmalı. Her şey gani her yer sebil. Bolluk zamanı zekatın nafakanın hayırın bol, eldekinin para etmediği zamanlar. Dağıt sebet sebet üzümleri.
Sahillerde tesis yok dilediğin koy kıyı sahil deniz senin hafta sonu kamyon kasalarına mahallecek doluş git denize. Biri mangal yakarken sahilde, diğeri şamyel şişirsin nefesiyle. Nar gibi kızar akşama yatacak yer ara, elleyene bağır sırtını, ellemeyene anlat hafta sonunu.
Üç yıldızdan başladı otel serüvenlerimiz beş oldu kesmedi, HD oldu yine kesmedi, Arap dedik Rus dedik bunlar yıldızı sever dedik yedi yıldızlı yaptık. Sahil kasaba esnafına hiç destek vermedik. Otellerin kapısından kafalarını çıkartmadılar. Yerli turiste pek yüz vermedik şamyel neyine yetmiyor. Otelin bich klabının yanında taşlık deniz kıyısı senin, yat taşlara altın üstün ciğer gibi kızarsın. Önemsenmedi yerliler, orta gelirli tatilciler.
Ruslarda anam geldiler mi sahillerde sere serpe sırt sırta. Sarışınından fidan boylusuna kumralından fotoroman oyuncusuna kadar var. Denizimize doyamayıp ülkemizde gelin olup kalanlar bile oldu.
Turizmden önce ihracat, yaş meyve sebze ihracatımız bilhassa ağır darbe aldı. Havamızdan bir şey kaybetmedik. Başka pazarlar aradık her pazar dolu. Perşembe pazarı mı bu, pazarın hemen yanı başında köylü pazarı deyip tezgah açacağız, tabii olmadı. Garibin yüzü güldü, akşam pazarı gibi pazarın kalanını yemeyeceğiz dedi. Ne gezer ihraç edilemeyip kalanlar denize döküldü fiyatlar değişmedi. Üreticinin kimyası değişti ihracatcının da, ama havası değişmedi.
Deve tellal pire berber oldu. İhraç malı yiyemeyen, beş yıldızlı sahilde denize giremeyen yerliler, ihracat ve turizm için umut oldu.
Fiyat düşmesin diye denize dökülen meyve ve sebzeler karaya vurdu. Oteller kapılarına kilit vurdu. Biz de körükledik sahil kasabaları boş, oteller kapalı, esnaf kan ağlıyor. Yerli turistte canlı heyecanlı yurt dışı seyahatlerine en kısa yoldan yunan adalarına gitti. Onca suriyeli Ege’yi geçerken biz mi geçemeyeceğiz!
Şimdi, bayram tatili 9 gün olsun. Hıh sana mı yarayacak zannediyorsun? Suriyelilerin botuna lastikciden alınan şamyele bindik mi ver elini adalar. Senin yıldızların bir bir düşerken apoletlerini sökmediklerine dua et.
Geçti Bor’un pazarı, Antalya’nın denizi.
(Masmavi durgun engin deniz, mavi ufuklar dahi.
Tertemiz kum sahilde şemsiye, şezlong, insanlar hani.
Oteller her yıl artarken bağlandı ümitler geleceye.
Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye.
Aldık yedik pazardan, seçtirmediler çürüğü çarığı
Akşam olsun bekledik ucuzlar diye pazarı.
Bir ümit bağlandı ihracattan, yiyeceğiz iyisini diye
Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye.
İçim yanıyor, yazık oluyor ülkemize ama kızdığımdan yazıyorum. Bir tek Rus’a Alman’a veya başkalarına güvenerek bunca yatırım mı yapılır biri olmazsa başka biri diye bir planınız yok mu? Ayıdan post … olmaz derler. Türk’ün Türk’ten başka dostu mu var?
Üzümcü de aynı her yıl pazar ara. Üzüm asmada bağcı pazarda böyle alış veriş mi olur. Çözüm: Okullara üzüm dağıtılacak. Oldu olacak üzüm dağıttığımız okullarıda bol yıldızlı otellere götürelim.)




Evlerde temizlik var Ramazan geliyor sokaklarda bir telaş komşular sözleşiyor.
-Yarın yufkanı yaparız ertesi seninle devam ederiz. Ocaklar kuruldu, unlar, oklava, yufka tahtası…
-Fadimeyi çağırdınız mı? Çok güzel yufka açıyor tül gibi, burdan bak arkasını görürsün
-Aişeyi de aldı gel. Eline çabuk ki üç kişinin işini yapaa.
-Hatçeyi unutma acık çenede lazım laf edivesin, ne laf var emme niden de buluyo anam, çağı çağı, accık dedikodu da ilazım.
-Senin adam da ne huysuz anam bu telaşın içinde kavurma istiyor ha bu akşamda bulduğunu yesin sen bana yolla bakem ben yuvasını yapem o huysuzun. İramazana ne kaldı şunun şursunda. Hadi hadi sallanman bakem.
Eline çabuk Ayşe, diline açık Hatçeba evin adamına laf edecek Emeti nineler mi kaldı? Kuru duvarlar, aşınmış tahtalar, duvarlara sinmiş nefesler, tavan arasına girmiş sesler mi duyuluyor, nerde? Hayatlar var da bahçeye açık yerlerin adı şimdi. Narlar var da çay olmuş bir içimlik demleri. Boya kokan kepenkler, el izi olmayan trabzanlar, ayak izsiz merdivenlerden çıkılıyor, karşılayanı yok, buyur eden sıcak yüzler yok. Ocaklar issiz, kapılar gıcırtısız, taban döşemeleri tozsuz kalmış. Başınızı uzattığınız pencere kafeslerinin arkaları boş. Sokaklarda çocuklar, saçaklarda damlalıklar, duvarların rengi, kapıların dengi, kapı kolları halkaları paslanmış, mandal ipleri çürümüş, açılmaz olmuş herbiri.
###
Emeti nine Hatçeba yok ama evler yine heyecan veriyor, Beylerevi’ni restore ederken titizlik itina aslını bozmayalım yaşayana yapana yaşatana saygısızlık olmasın geceleri dahi uykuna girer onarımlar. Heyecan. Kabusla uyanır ter içindesindir.
Takiptesindir hem de kimler kimler tarafından. Ele yüze bulaştırdıktan sonra kimseye bakamadığın gibi başka eve de bakamazsın, yapamazsın. Kula, Kulayla her ilgilenenin arkasından söylediği gibi biz demiştik laflarını duyarsınız ki taa Menye yoluna kadar.
İşte yapılanı herkesin görmesi zamanıdır. Kuruldan onayı aldığınız gibi Manisa Büyükşehir Başkanı Cengiz Ergün evleri turizme katacak, Kula Kula olacak dediklerinde ikincisi sırada, üçüncüsüde peşi sıra geliyor, dördüncü, beşinci derken Eski Kula Evleri geri dönüyor.
Her yeri yenilenmiş bu ramazan, bayram temizliği değil müze olmuş evler, yenilenmiş içleri. Otel olmuş bekliyor misafirleri. İçlerinde nefes olmayınca tanıtmak anlatmak için nefesler tüketilirken, eskiye benzetilen onarımlar heyecan verirken.
Eski Kula geri gelirken:
Tanıdık bir el tutacak kapı ipini, bastıracak mandalını, aşina ellere açılacak kapılar, güler yüzlere takılacak tebessümler. Gamsız hayatlar, tasasız günler, manili ramazanlar, baklavalı bayramlar, sıcak sohbetler.
Bu defa da mutlu hayatlar yaşanacak ve anlatılacak.
Geçen hafta yerel gazetelerden biri farklı bir başlık atmış Manisa için. “KÖYLÜYÜZ”
Köylüymüşüz kimin umurunda. Köylüymüşüz, köylü olmayan mı var? Köylüymüşüz, ne farkeder? Evet ne farkeder altımızda araba umurumuzda mı dünya? Daha dün üç kişiye mezar yapmıştı işyerini, yolun kenarında oracıkta biçmişti üç günahsızı.
Yol kenarında çalışma var insanlar gelip geçenlere renkli, konforlu bir yol için uğraş veriyorlar. Biri gelip üç hayatı söndürüyor. Köylüyüz, hayır değil cahili cühelayız hem de sapına kadar, yolda araç sürmeyi dahi bilmiyoruz. İnsanlar orada yavaşlayayım, araba altımda en fazla beş dakika kaybederim zamanımdan, bir kilometre geri kalırım yolumdan. Hep acelemiz vardır.
Yaptığımız da bir iş olsa, birine yarar bir iş olsa, yaptığımızın değeri ne ki? Anca tüketiriz. Ürettiğimiz kaç para eder ki? Aceleyle gideceğimiz yerde kaç paralık değerimiz var ki? Bizi bekliyorlarda ne oluyor sanki? Saygı mı var, sevgi mi? Sevmek değil saymak zorumuzmuş. Sevmezsen nasıl sayacan? Korkudan mı? Faydadan mı? Ummaktan mı? Her gün ama her gün kaza. Acelen ne?
Manisa, sosyo-ekonomik gelişmişlik endeksi açısından 23. sıradaymış diğer şehirlerden. Onun için “Köylüyüz” diye başlık atmış. Diğerleri bizden önde de kriter düşük olduktan sonra onlardan altta olmanın da bi hesaba gelir tarafı yok.
Deve boynun eğri hesabı düzelmez artık, kaydı bir defa şakulümüz. Üç nesil geçecek köylüyüm köylüyüz köylüler dememek için. O da bugün başlarsak, uzarsa dört nesile varır, daha da uzarsa kıyamet kopacak uğraşmaya gerek yok.
Biz de kader, adamlarda akıl var.
Sosyo, selam vermekle başlar. En basitinden sosyonun başlangıçıdır bu, bir engelliye yol göstermek, otobüste yer vermek trafikte saygılı olmak. Ağlarken teselli, gülerken temenni etmektir sosyo.
Ekonomo eğitime kadar uzanır da, o kadar ekonomo bilgimiz yok. Üretmediğimiz için tüketirken ezbereyizdir. Ne verirlerse yer, ne iş olursa yaparız. Pratik akıllıyızdır dakikasında çözer ama sonrasını bok ettiğimizi düşünmeyiz. Günü kurtardık mı yevmiye, gemiyi kurtardık mı kaptanlıktır hakkımız! Bir lokma bir hırka dersen o kadar eğitimimiz var demektir. O kadardan da ulema olunacak değil a. O da sosyal-ekonomik yapı= eğitimdir kapı.
Ehliyet bakkaldan arabalar sokaktan alınıyor. Kırmızı laf olsun diye, yeşil yanana da durana da geç diye. Kader deriz bizde bilinir, başka diyarda yok zannedersiniz. Plan program, hesap kitap, örf adet, sevgi saygı ne gezer her iş ezbere her yer mezbele.
Şehirlerarası yol; kavşak, kırmızı ışık, safra atma yeri, pet şişe, naylon torba, alt bezi bile var. Piknik alanları, dönmeye arkanı ne yediysen orada. Bu görüntüler bizde olduğu gibi bizden üst sıralarda olanlarda da var. Demek ki 23’den yükselmenin bir anlamı yok her yer aynı. Birinci olanda yükselmeli yirmiüçüncü olanda. Sosya-ekonomi fakültesi olsa öğreneceğiz yükselmeyi. Vardı da biz mi gitmedik adam sen de?
Ört de öleyim, bari görmeyeyim.
Bahar yağmuru derler, bölge bölge yağar, birden bastırır, ızgaralar oluklar taşımaz, yollarda sel olur akar. Böyle bir bahar yağmuruna yakalanmıştım, sığınacak saçak aramıyor ıslandıkça ıslanmak istiyordum. İçime, donuma kadar. Böyle sağanağa yıllar sonra yakalanmıştım. Herkes sığındıkları saçak altında, evlerinin pencerelerinden bana gülerken, arabalarının içlerinden buhar tutmuş camlarını silerken, “Deli mi ne?” dediklerini duyar gibiydim bisikletimin üstünde.
Forumlarda, yorumlarda, haberlerde, seferlerde, ama her yerde, bisiklet yağıyor. Torunum iki bisikletli görünce “Dede arkadaşların geçiyor.” Diyor.
Meğer en son benmişim,
Herkeste varken benim bisiklete binişim.
…
1960 yılları. Boyumdan yüksek ayaklarım yere parmak ucumda basıyor. Abimin bir eli gidonda diğeri selede hem dengeyi sağlıyor hem gidişime yardımcı oluyor hem de arada bir kendime bıraksa da yanı başımda koşuyor. Bir iki kendi başıma bıraktıktan sonra yanımda koşmamaya başlamıştı alıştım diyerek. Düşmelerim göz yaşımın musluklarını açtığında gülerek yanıma gelen ağabeyim “Hadi kalk bu iş bitiyor, alışıyorsun, öğreniyorsun.” Diye diye alıştım bisiklete binmeyi.
Abimlerin kullandığı yeşil renkte Philips marka bisiklet bana kalmıştı. O kadar hevesle biniyormuşum ki bir zaman sonra derslerimi astığımdan babam da bisikletimi tavana asmıştı. Yalvar yakar derslerle beraber yürüttüğüm bisikletime tekrar kavuştum. 1970’e gelmiştik. Bisiklet ne oldu bilmiyorum (ben mimar olmuştum) o yaşlarda başka sevdalara kapıldık. Yanlış anlaşılmasın yanlış anlaşılacak mevzuda var ama araba sevdası sarmaya başlamıştı hülyalarımı. Ben de değil dünyada da bu böyleydi 50’li yıllarda başlayan akım 70’lerde alım gücüne kavuşıunca yollar caddeler arabalarına kavuşmuş oldu. Giderek her yer araba doldu. Balkon altlarına koyabilmek için verilen mücadelelerin neticesi, bazen mahkemelik çoğu zaman hastanelik oldu. Bisikletler benim bisikletimin ne olduğunu unuttuğum gibi unutulmuştu. Arada bi bisiklete binen görülsede yadırgandı küçümsendi fakirlik edebiyatına malzeme oldu.
Bu araba sevdası Avrupa’dan bize bulaştığında onlar bisikleti yollara çıkarmaya başlamışlardı. Başta Danimarka. Hollanda, İsveç, Finlandiya, Almanya, Belçika, Slovenya, Macaristan ve Avusturya başı çekiyordu.
“Daha çok insanın ulaşım için bisikleti tercih etmesini istiyoruz çünkü bisiklet en verimli ulaşım aracı. Kapladığı alan bakımından optimal. Sürdürülebilir bir ulaşım aracı çünkü çevreyi kirletmiyor. Şehirde A’dan B’ye gitmenin en hızlı yolu. Ayrıca bisiklet sosyalleşmek için harika bir araç. Bisikletle hareket ederken insanlarla göz teması kuruyorsunuz. Etrafınızdaki kişilerle etkileşim içindesiniz. Metal bir kutunun içinde izole bir şekilde oturmuyorsunuz. Bisiklet güvenli bir şehre sahip olmanın yöntemlerinden birisi. Birbirileri ile etkileşim içinde olan insanlar birbirlerine zarar vermezler. Dışarıdasın, etkileşim içindesin, hızlısın. etrafının farkındasın ve tadını çıkarıyorsun. En mutlu insanlar mıyız bilmiyorum ama hayatımızdan memnun olduğumuz doğru.” Diyordu Kopenhag Teknik ve Çevreden sorumlu Belediye Başkanı Morten Kabell.
Yeraltı otoparklarının üstlerine, parklara, meydanlara, toplu ulaşımın duraklarına, istasyona, oto terminale kiralık bisiklet istasyonları kuralım. Bu başlangıç olsun Avrupa bisiklete binmeyi 100 yılda öğrenmiş. Biz de başalayalım biri gidondan diğeri sepetlikten seleden tutsun biri pedala basarken diğeride sepetliğe arkaya otursun. Şehrimizi, yollarımızı, parklarımızı, esnafımızı, mahallemizi, komşumuzu, bakkalımızı yeniden tanıyalım. Tanışalım.
Unuttuğumuz hasletlerimizi yeniden kazanalım. Dostumuzla sohbet için direğe ağaça yaslarken, sehpaya alırken bisikletimizi, hızla akıp giden zamanı durduralım. Bir nefes alırken, soluklanırken; şehrimizi koklayalım, motorsuz sesini dinleyelim, yeniden sahiplenelim; taşını, toprağını, ağacını, çiçeğini, sokağını.
Sevelim mahallemizin Fahriye ablasını, tutalım göçüp giden yaşlılarımızın yasını, duvarın boyasından karşı evin çatısına, sokağın taşından, yeni yapılacak binasına, karışalım.
Gelin şu araba sevdalılarının alınlarını karışlayalım.
Her yıl binlerce araç trafiğe çıkarken otopark yeri ayırmakta bulmakta zorlanan kentler farklı planlamalar ile araç trafiğine çözüm arayışına girmek, yaya araç ilişkisine çare bulmak zorundadırlar. Bunun da tek çözümü şehir merkezlerini yayalaştırmaktan geçmektedir.
Mağaza ve alışveriş mekanlarının, yayaların kullanımına ayrılması gereken alanların araç trafiğinden arındırılması gerekmektedir. Şimdi olmasa da kısa bir zaman sonra şehir merkezine araçların girmesinin yasaklanmasından başka bir çözüm bulunamayacaktır.
Bununla ilgili olarak merkezde 400 ve 600 araçlık otopark yapılmıştır. Eski Garaj’da yeni yapılacak Büyükşehir Belediye Hizmet Binası’nda 2000 araçlık otopark daha yapılacaktır. Eski Garaj çarşı (merkez) arası yaya olarak on dakikalık bir mesafedir. Dolayısıyla araçları depolayacak otoparklarımız olacaktır.
Çarşı esnafına; caddeleri genişletip araç dediğimiz demir teneke yığınlarını vitrinlerin önüne istiflemenin ne faydası olacağını sormak lazım gelir. Otoparka girip çıkmakta zorlanacak şekilde otoparkın burnunun dibine parketmiş araçların kaldırılmasını isteyip alış verişe gelenlere konforlu bir alan sağlamaları gerekirken.
Göreve geldiğimiz günden bu yana cadde ve sokak düzenlemelerinde bu ana fikirden hareketle planlamalar yapıyoruz. Yayalara ağırlık vererek yollar daraltılıp kaldırımlar genişletilmekte, yürüyüş ve gezintinin özendirilmesi için yeşil bantlara ağaç ve çiçeklendirmeğe önem verilmektedir. Bu şekilde merkezde ki mağaza ve dükkanların vitrinlerinin izlenmesi giderek alışverişin canlanmasına arttırılmasına imkan sağlanmaktadır.
Yaya gezintilerinde; insanların birbirleriyle olan ilişki ve davranışları, göz temasları, selamlaşmaları ayak üstü sohbetleri, hal hatır sormaları sayesinde şehir halkını daha da birbirlerine yakınlaştıracak birbirlerini tanımalarına birbirleri ile dost olmalarına çevresini şehrini sahiplenmelerine, korumalarına, benimsemelerine yardımcı olacaktır.
Giderek daha yaşanılabilir bir hayat, daha paylaşılabilir bir gelecek, daha yardımsever bir toplum, saygı ve sevginin hüküm sürdüğü, insanî duygu ve davranışların tekrar insan hayatında ki yerini aldığı, genç ve çocuklarımızın bu görgü, duygu ve saygı ile büyüdüğü bir anlayış yerini alacaktır.
Tüm bunları düşünerek hareket edildiğinde caddelerin, sokakların, kaldırımların planlamalarının değiştirilerek bir takım düzenlemeler yapılarak ağaçlandırılması, aydınlatılması, çiçek ve yeşillendirilmesinin israf masraf ve müsriflik olarak değerlendirilmesi çok büyük bir aymazlıktır.
Eğitime bunca yatırım yapılması çocuklarımıza eğitim için türlü imkanlar aranması harcamalar yapılması en iyi okul ve eğitimcilerden faydanılması için harcadığımız emek ve gayretlerimizi nasıl yadsıyamazsak bu çevre düzenlemelerinin bizlere kazanımlarını da yadsıyamayız.
Sığ düşünce, kıt akıl, sabit fikir ve at gözlüğü ile ufuklar gözlenemez. İnsanî yaşayış, insanî davranış, insanî ve sosyal hasletlerimizin toplumumuza kazandırılması bu duygularımızın çocuklarımıza gençlerimize örnek olması sayesinde geleceğe ümitle bakar yarınlarımızdan endişe duymayız.
İşte bu ana fikirden hareketle yapılan planlama ve düzenlemelerin tek amacı budur. Manisa’yı tekrar yaşanabilir sokakta dolaşılabilir halkın birbirlerini tanımalarını sağlayabilir bir şehir yapmaktır.
Not: MAGİDER dernek başkanı Ayberk Aloğlu ve arkadaşları müteşebbis gençler, şehri ve esnafı için gayret gösteren planlamalar yapan bir kardeşimiz, oğlumuz. “AVM’leri biz yapalım” derken Manisa için güzel bir proje olduğunu anlatacağım.
Merdivenlerden çıkarken ne diyeceğini ezberler gibi içinden tekrar ediyordu. “Ecale etme tane tane, tek tek anlat tenbihledikleri gibi, zaten sen de biliyon.”
Özel odada beklemeye başladı sekreter hanım “Ne içersiniz? diye sormuş, “İçmeyeyim taze içtim” deyivermişti.
-Tamam beyefendi sizi bekliyor buyrun deyince ayakları dolaşarak içeri odaya girdi elinde tuttuğu kasketi yamulmuş sıkıyor da sıkıyor bir elinden öbürüne dolandırıp duruyordu.
Oturdu ama aslında koltuğun kenarına ilişti. Beyefendi yumuşatmak için hal hatırdan sonra,
-Çoluk çocuk nasıllar okula giden var mı?
Yav şimdi onların sırası değil ben kahvede tenbihlenenleri anlatacağım.
-Eyilerdir ama ben bizim köyde ki bu sene ki mahsul için gelmiştim. Yaş üzüm yapıyoz efendim tabii her sene…
-Evet biliyorum her sene sıkıntı yaşıyorsunuz. Pazarlamada sıkıntı var. Tüccar bu sene soğuk vurduğu için ürünün az olacağından ve para yapacağından bahsediyor. Öyle olacak gibi de gözüküyor.
-Efendim tüccar hep öyle diyo da almaya gelince kırk dereden su getiriyo. Biz ilaçımızı attık bir ay sonra sıcaklar basmadan üzümler yanmadan örtmeyede başlığcez. Koca ova bembeyaz oluvecek, kahvede konuşuyoduk naylonlar bu sene bi kat daha artıvemiş buna da dur deyen yok mecburuz ya, onlarda biliyo, kafalarına göre satıyolar.
Açılmış konuşuyordu hem anlatıyor hem de bunları ben mi söylüyorum diye içinden geçiriyordu.
-İlgileneceğiz siz merak etmeyin.
Odadan çıktı binanın dış merdivenlerine kadar gidebildi yığılırcasına basamağa oturdu.
-Of be ne zormuş emme bir bir anlatıvedim o da hak vedi.
Bir sigara yaktı söylemeyi unuttuğum bir şey var mıydı diye düşündü. “Tüh be Halime’nin düğüne davet etcedim. Geri dönülmez gari ayıp olur hem ne bu samimiyet demezle mi. Eh o köye gelince söölerim.”
Bağlara soğuk vurdu haberleri ile üzümcüler hatırlatıldı. Hep unutuluyora. Yapraklar pazara çıktı kaza bela olmadan toplanır inşallah yine bağcılar haberlerde.
Koca Sarıgöl ovası gök yeşili beyaz gelinliğini giyipte beyaza bürünmeden pazarı ederi bulunur da, asmalarda akıp da sirkelik olmaz kehribar sarısı üzümler inşallah. Rusya, ilaç bahane edilmeden geçen yıldan pazar bulunmuş anlaşmalar yapılmış fiyatlar belirlenmiştir inşallah.
Gediz ovasında pamuk geri geleceğe benziyor. Selendi de tütün ekimi başlamış. Üzüm zaten göz bebeğimiz. Bu üçlü Gediz ovasının ayrılmazı, olmazsa olmazı. Ova, boş kalınca ya davulcuya ya zurnacıya misali ya mısıra ya kısıra kaldı.
Üzümü; dünyada tek geçiyor, pamuğu; lifinden parasüt ipi yap, tütünü; tüttür tüttür üfür her dumanı keyf. Adamlık fidanlar seralarda, yaşı lezzet, kurusu kışın kahvaltılarda. Adam dik adam çıksın hüdai nabit aynıyle sabit. Gediz nazlı ak rengin yüzüne geldi salkım söğütlerin gerdanlık, kuşlara yuvalık, kök dibi sazan, diz kapakta levrek, geri geldi enginlerden balıkların. Ovasının her karışı altın sarısı, bereket her damlası, yıllara meydan okuyor, uzun yoldan Murat dağı felan değil tarihlerden akıyor.
Hak verir, kul kıymet bilmez imiş.
Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tukezzibân.